üksirûn-u Sahabeden Bazıları
Ebû Hureyre

Ebû Hureyre (ra), Yemen’in Devs kabilesindendir. Hicret’in yedinci yılı başında Müslüman olup Medine’ye hicret etmiş ve Allah Rasûlü’yle dört yıl bir arada kalma şerefine nâil olmuştur. Kabilesinin reisi olan Tufeyl b. Amr, Müslüman olduktan sonra gerilmiş yaydan fırlayan bir ok gibi Devs’in içine girmiş ve mukaddes bir alev, bir ateş halinde herkesin kalbini tutuşturmuştur. İşte, Ebû Hureyre, bu zâtın elinde Müslüman olup Medine’ye hicret eden muhacirlerdendir.

Hz. Ebû Hureyre, Medine’ye geldiğinde, Rasûlullah Efendimiz (sav) Hayber seferindeydi. Bu itibarla da Ebû Hureyre, hemen Hayber’e koşmuş ve en seri şekilde Efendimiz’e mülâki olmuştu. Allah Rasûlü (sav), kendisine adını sormuş, “Abdüşşems” cevabını alınca da: “İnsan ayın, güneşin kulu olamaz; sen Abdurrahmân’sın” diyerek, adını “Abdurrahman” koymuştu. Ama o, daha çok Ebû Hureyre diye ma’ruftu. Bir gün, Allah Rasûlü onu kucağında taşıdığı kedilerle görünce, ona “Ebâ Hirr” (kedi babası) diye hitap etmişti ki, ondan sonra hep Ebu Hûreyre diye anıldı. O da, daha çok “Ebû Hirr” diye anılmayı severdi. Zira, fakir, mütevazî ve bir mahviyet insanı olarak o, kendine en çok yakıştırdığı, “kedi babası” tabiriydi. Ayrıca, Rasûlallah, sevdiği bir anda, sevdiği bir noktada ona “Ebû Hirr” demişti o da kendisinin bu adla çağrılmasını istiyordu. Sırf bu bile, onun Rasûlullah’a ne derece bağlı olduğunu göstermeğe yeter.

Ebû Hureyre Müslüman olmuştu ama, bir derdi vardı.. ve ona göre bu, büyük bir dertti.. Annesi henüz Müslüman olmamıştı. Bu büyük sahâbi, kendisini yetim büyüten annesini Müslümanlığa çekmeyi, hem bir vazife hem de vefa borcu biliyordu. Bir gün Rasûlullah’a gelerek: “Yâ Rasûlallah, dua etmez misin? Ebû Hureyre’nin annesi de “Lâ ilâhe İllallah” desin” istirhamında bulundu. Sonra Allah Rasûlü, ellerini kaldırıp dua buyurunca, bu füze hızıyla İslâm’a giren ve Allah Rasûlü daha ellerini indirmeden duasının kabul olacağına inanan genç ve taze Müslüman, ok gibi fırlayıp evine koştu. Her gün: “Acaba bugün anneme bir şey anlatabilir miyim, kalbine girebilir miyim? ” ümidi ve: “Acaba bugün de beni reddeder mi, yine yadırgar mı?” endişesiyle koştuğu evin kapısının tokmağına dokunduğunda, içerden annesinin: “Dur, olduğun yerde kal” sözünü işitti. Kadın, “Lâ ilâhe İllallah” dedikten sonra boy abdesti alması lazım geldiğini öğrenmişti. Biraz sonra, başında örtü kapıyı açtı ve: “Oğlum, işte dediğin şeyleri diyorum: Lâ ilâhe illallah, Muhammedü’r-Rasûlullah..” Ebû Hureyre, müjdeyi vermek üzere bu defa da hemen Rasûlullah’a (sav) koştu; koştu ve duanın kabulü, onda ikinci bir ümid hâsıl etmişti: “Yâ Rasûlallah, dua et, mü’minler, beni ve annemi sevsinler” istirhamında bulundu. Allah Rasûlü, ellerini kaldırıp yine duâ buyurdular: “Allah’ım, Ebû Hureyre’yi ve annesini mü’minlere sevdir.” Evet, mü’minler, Ebû Hureyre’yi sever; onu kimlerin sevmediğini ise okuyucunun iz’an ve anlayışına havâle ediyorum.

Ebû Hureyre (ra), Allah Rasûlü’nden gece gündüz hiç ayrılmadı. O, bir zekâ ve hâfıza kahramanıydı. Gecenin üçte birinde uyur, üçte birinde ibadet eder, evrâd ve ezkârını okur; kalan üçte birinde de hafızasındaki hadisleri unutmamak için tekrar ederdi. Aynı zamanda o, bir ilim adamı, bir fakih, bir hadis hâfızı da olmuştu. Bir gün Mescid’de: “Allah'ım, bana hiç unutmayacağım bir ilim nasib eyle” diye dua ederken Allah Rasûlü duymuş ve Mescid’i ihtizâza getirecek şekilde: “Allah'ım, âmîn” demişti.

Ebû Hureyre’nin çok hadis bilmesinin arkasında, duasına Allah Rasûlü’nün böyle “amin” demesi de söz konusu idi. Yine bir gün Allah Rasûlü’ne:“Yâ Rasûlallah, senden duyduğum hiçbir şeyi unutmak istemiyorum” deyince, Allah Rasûlü (sav): “Ridânı çıkar, yere yay” buyurdular. Ebû Hureyre de öyle yaptı ve Allah Rasûlü, ellerini açıp duâ buyurduktan sonra, gâibden bir şeyle dolmuş gibi, mübarek ellerini getirip o ridâya boşalttı; sonra da: “Onu dür ve bağrına bas” buyurdu. Ebû Hureyre, bu hâdiseyi anlattıktan sonra: “Dürdüm ve bağrıma bastım. Yemin ederim, artık bundan sonra Rasûlullah’tan duyduğum hiçbir şeyi unuttuğumu hatırlamıyorum” derdi.

Daha hayattayken kendisine:“Çok hadis rivayet ediyorsun” diyenlere, kemâl-i sâfvet ve samimiyetiyle:“Muhacir kardeşlerim çarşılarda alış verişle, ensâr kardeşlerim de ziraatlarıyla meşgul olurken, ben karın tokluğuna Rasûlullah’a hizmet ediyordum” cevabını verirdi. Gerçekten de öyleydi.. ve o, Rasûlullah’tan (sav) hiç ayrılmadı. Günlerce aç kaldığı olur ve visâl orucu tutardı; yani iftar için bir şey bulamazdı da, yeniden oruca niyetlenirdi ve böylece üç gün, dört gün üst üste oruç tuttuğu olurdu. Bazen, açlıktan sar’a tutmuş gibi yerlerde kıvranır ve gelen geçene, hem: “Bana Kur’ân okuyacak yok mu?”, hem de: “Bana yemek yedirecek yok mu?” mânâsında: derdi. Çok defa Ca’fer-î Tayyâr’dan başka halinden anlayan olmazdı; hatta bazıları kendisine birkaç âyet okur geçerlerdi. Ebû Tâlib ailesinin yüz akı, Hayber Gazvesi sırasında Habeşistan’dan Medine’ye hicretlerinde Allah Rasûlü’nün (sav): “Bilmem ki, Hayber’in fethine mi, Ca’fer’-in gelişine mi sevinsem?” buyurduğu, Allah Rasûlü’yle az bir zaman kaldıktan sonra Mu’te’de şehid olup, Ca’ferliği de, Aliliği de Ali’ye bırakan ve hakkında Allah Rasûlü’nün (sav): “Ca’fer, cennette yeşil kanatlarla sağdan sola pervaz ediyor” müjdesinde bulunduğu Cafer-i Tayyar’sa onu alır, evine götürür ve karnını doyururdu. Ve zaman zaman Allah Rasûlü’nün doyurduğu da olurdu.

Bu ilim dağarcığı, Allah Rasûlü’nden (sav) duyduğu şeylerin bir tekini bile kaçırmamış ve kıyâmete kadar bakî kalmak üzere kemal-i ihtîmamla kendinden sonrakilere nakletmişti. Kur’ân’da: “Apaçık delilleri ve hakikatleri ve göndermiş olduğumuz hidâyet nûrunu Biz, insanlar için kitabda açıklayıp ortaya koyduktan (ve tebeyyün ettirdikten) sonra gizleyenler var ya, işte Allah, onlara lânet eder ve lânet edenler de lânet eder.” (Bakara/159) âyeti olmasaydı, hiçbir rivayette bulunmazdım” derdi. Bu masum, sempatik, nüktedân sahâbinin, Allah Rasûlü gibi mizâcı âlî ve yüksek tavırlardan hoşlanan Büyükler Büyüğü bir zâtın yanında dört yıl kalması ve kurbiyyetinin hiç mi hiç yadırganmaması bile, onun büyüklüğünü göstermesi bakımından yeter zannediyorum. Bir büyüğe yakın olmadan, bunun ne demek olduğu anlaşılamaz. “Reh-î sevdâya girdim; namus, ar bana lazım değil” demedikçe de büyüklere yakın olunamaz.

İddia edildiği gibi, sahâbenin Hz. Ebû Hureyre’ye karşı tavrı yoktu. Ensarın ilk Müslümanlarından, Rasûlullah’la Akabe’de ilk el sıkışanlardan ve Efendimiz’i (sav) hânesinde misafir etme şerefine eren İstanbul’un şanlı misafiri Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, kendisinden rivayette bulunur ve: “Sen, ondan daha evvel Müslüman oldun ve sen de Allah Rasûlü’nün sahâbîsisin” diyenlere: “O, bizim duymadıklarımızı duymuştur.” cevabını verirdi. Yalnız Ebu Eyyûb el-Ensârî Hazretleri değil, Abdullah İbn Ömer, Hıbrü’l-Ümme Abdullah İbn Abbas, Câbir b. Abdullâh el-Ensârî, Enes b. Mâlik ve Vâsıle İbn Eslem gibi ecille-i ashab ve hadîsin temel direkleri; sonra da, tâbiûnun yed-i tûlâ sahibi imamları; Hasan Basri, Zeyd İbn Eslem, mürsellerini, yani kendisinden rivayette bulunduğu sahâbinin adını anmadan rivayet ettiği hadîsleri İmam Şafiî’nin esas kabul ettiği ve hadîslerini arızasız nakletmek için Ebû Hureyre’ye damat olan Saîd İbni’l-Müseyyeb, Saîd İbn Yesâr, Saîdü’l-Makburî, Süleyman İbn Yesâr, beşyüz sahâbîden hadîs rivayet etmiş olan Şa’bî, Muhammed b. Ebî Bekir.. ayrıca Nakşî tarikatında pîr sayılan ve silsilede: “O Kâsım b. Muhammed pek güzeldir; İnâyât-ı keremi lem yezeldir” diye anılan Kâsım b. Muhammed, Ebû Hureyre’den aldığı hadîsleri bir kitabda (sahife) toplayan ve buradaki hadîslerin aynen Kütüb-ü Sitte’de geçtiği, bugün karbon muayenesiyle de bu sahifesinin kendisine ait olduğu ispatlanmış bulunan Hemmâm İbn Münebbih, Rasûlullah denilince gözleri dolan ve ‘Bekk⒠diye tanınan Muhammed b. Münkedir, kendisinden hadîs rivâyet etmişlerdir. Sadece bu kadar da değil; bu insanlar, seviyesinde tam sekizyüz (800) kişi, Ebû Hureyre’den hadîs rivayet etmiştir.

Hz. Ömer ve Ebû Hureyre

Hz. Ömer, kendisini çok severdi. Bahreyn’e vali tayin etmişti.. ancak daha sonra azletmiş ve yerine başkasını göndermişti. İhtimal sebebi de, ticaret yapıp bugünkü bir fakirin seviyesinde sermaye sahibi olmasıydı. O gün, valiler, idareciler, halifeler sermaye sahibi olamazdı. Matarasını sopasının ucuna takıp da tayin olunduğu vilayete giden ve aynı şekilde dönen valiler çoktu. Zaten, aksi davrananlar geriye çekilir ve icabında azledilirlerdi. O, bu ufacık sermayesini şüphesiz irtişâ, iltimas ve irtikabla toplamamıştı. Suçsuzluğu anlaşılınca Hz. Ömer, kendisini makamına iade etmek istemiş ise de Ebû Hureyre: “Bana bu kadarlık emirlik yeter” deyip, kabul etmemişti. Hz. Ömer, yalnız Ebû Hureyre’yi değil, Sa’d b. Ebî Vakkas gibi, Aşere-i Mübeşşere’den bir zâtı ve Umeyr İbn Sa’d gibi, sahâbenin önde gelenlerini de vazifeden almıştı. Hattâ, Medâyin halkı, valileri Sa’d b. Ebî Vakkas’tan: “Namazı ta’dil-i erkâna riâyet etmeden kıldırıyor” diye şikayette bulununca, Hz. Ömer, İran fatihi bu büyük sahâbîyi sorguya çekmiş, bunun üzerine Sa’d b. Ebî Vakkas dolmuş, hüzünlenmiş ve: “Bunlar mı bunu bana diyor?” demiş, sonra da geçmişinden bazı şeyler anlatma lüzûmunu duymuştu: “Biz, bu işe öyle bir zamanda sahip çıktık ki, yiyecek bir şey olmadığından ağaç yaprakları yer ve koyunların tersi gibi ıtrahatta bulunurduk. Bir gece o kadar açtım ki, idrarımı yaptığımda, idrarın topraktan çıkardığı sesle, yenecek bir cisim var gibi geldi bana. Elimi attım ve bir deri parçası buldum. Yıkadım, azıcık ısıttım ve ağzımda çiğnedim. O bana yirmidört saat yetmişti. Biz, İslâm’a o günlerde sahip çıktık. Şimdi, falan oğulları kalkmış, “Sa’d, namaz kılıyor, namazında ta’dil-i erkân yok, huşû, hudû’ yok, Allah’a karşı teveccüh yok” diyorlar...” Ve, Sa’d İbn Ebî Vakkas (ra), bir daha da Medâyin’e dönmek istememişti. Evet; Ebû Hureyre (ra), azledilmekte de, vazifesine geri dönmek istememekte de tek değildi.

Hz. Ali, Hz. Osman ve Ebû Hureyre

Bazılarının iddia ettiği gibi, ne Hz.Osman, ne de Hz. Ali, Ebû Hureyre’nin karşısındaydı. Vâkıa bir gün Rasûlullah’tan “halîlim” diye bahsedince Hz. Ali kendisine: “Rasûlullah ne zaman senin halîlin oldu?” demişti ama, bu, Hz. Ali’nin safvet, samimiyet ve ihlâsının, böyle bir sözü Alice tevfik edememesinden ileri gelmişti. Bir insanın, sevdiği bir kişi hakkında “halîlim” demesinde yadırganacak bir şey yoktur. Ayrıca, Hz. Ali (ra) gibi, sâbıkûndan daha sâbık olan ve hâne-i saâdette yetişen birisi, bunu Ebû Hureyre’ye söyleyebilirdi. Emsal arasında konuşulabilir bu; ama, aşağıdan birisinin Ebû Hureyre’yi ta’n etme maksadıyla söylemesi asla doğru olamaz. Sonra, bunu Hz. Ali’nin Ebû Hureyre’ye ta’nı olarak görmek de, neyin ta’n olduğunu neyin ta’n olmadığını bilmemek gibi bir şey.

Emeviler ve Ebû Hureyre

Hele Ebû Hureyre (ra), iddia edildiği gibi, Hz. Ali’ye ve ehl-i beyte karşı, Emevîler’e de kat’iyen dost ve müdâhin değildi. Fitneler zuhûr edince, o, her tarafta şu hadîsi rivayet edip geziyordu: “Fitneler olacak. O fitnelerde oturan, (fitnelere karışmak için) ayakta durandan, ayakta duran fitnelere yürüyerek girenden, yürüyen de bilfiil fitneye koşup karışandan hayırlıdır..”

Bu, onun içtihad ve düşüncesiydi. Belki, fitneleri bastırmak için Hz. Ali’nin yanında yer alması icab ederdi. İhtimal, Allah Rasûlü’nün (sav) bu hadîsi, o döneme bakmıyordu. Ama o, hadisden bu mânâyı çıkardı ve Hz. Ali Efendimiz (ra), zamanındaki hadiselere karışmayıp, evinde oturdu. Allah korkusu ve salâbet-i diniyesi olmasaydı, bunu hiç yapar mıydı; hele hele, bazılarının iddia ettiği gibi kendisinde Emevî hayranlığı ve Muaviye taraftarlığı olsaydı, Muaviye’nin ordularına katılmaktan kendisini alıkoyacak ne vardı? Goldziher, Ahmed Emin, Ebû Reyye, Ali Abdürrezzak gibi hakikati ters yüz etmeye çalışanlar, asla bir hadîs kitabı olmayıp, edebiyatta ve bir dereceye kadar yorumda kendisine müracaat edilebilecek olan İkdü’l-Ferîd’i kaynak göstermektedirler. Her şeyden önce bu zâtlara, neyin nerden nakledilmesi gerektiğini öğretmek lazımdır. Gariptir, bu zâtlar, İbn Kesîr’in de, el-Bidâye ve’n-Nihâye’sinde, Ebû Hureyre’yi Hz. Ali’nin karşısında, Hz. Muaviye’nin yanında gösterdiğini ileri sürmektedirler. Oysa, İbn Kesîr, bu kitabında, onların iddialarının tam tersini söylemektedir. Ebû Hureyre’nin Emevî taraftarı olması şöyle dursun, aksine bir bakıma onların başlarının belâsıydı. Abdülmelik’in babası Mervân’ın karşısına dikilir ve gözünün içine baka baka: “Ümmetimin helâki, Kureyş’ten birkaç gencin elinden olacaktır” hadîsini rivayet eder, Mervân’ın: “Kimlerin elinden olacaksa, Allah’ın lâneti üzerlerine olsun” sözüne de: “İstersen ben, ismi, cismi, şekli ve şemâilleriyle onları size gösteririm” derdi. Yine sokaklarda gezer ve: “Allah'ım, beni 60. yıla (yani çoluk-çocuğun emirliği zamanına) çıkarma” diyerek dua ederdi. Onun bu dileği, o kadar meşhurdu ki, Ebû Hureyre’yi gören herkes, aynısını mırıldanırdı. Allah, Ebû Hureyre’nin bu duasını kabûl buyurmuş, bu şanlı sahâbiyi, Hicret’in 59. senesinde vefât ettirmişti ki, 60. sene de ümmetin başına çoluk-çocuktan Yezid geçmişti.

Hz. Âişe ve Ebû Hureyre

Hz. Âişe Validemiz’in Hz. Ebû Hureyre’yi tenkid ettiği iddiası da bektâşî hikâyesi gibi, başı-sonu ve sebebi açıklanmayan bir siyakta verilmektedir. Vâlidemiz, hâne-i sâadetlerinde namaz kılarken, Ebû Hureyre de onun duvarının dibinde oturmuş, hadis rivayet ediyordu. Vâlidemiz, namazını bitirdikten sonra onların yanına geldi ama, Ebû Hureyre’nin gittiğini görünce “Rasûlullah’ın hadisleri, arka arkaya süratli eklenip söylenmez” dedi. Validemiz’in bundan maksadı ihtimal, o mübarek sözlerin boşa gitmemesi ve dinleyenlerin hafızalarına nakşolması için Ebû Hureyre’yi temkine davet etmekti.

Ebû Hanîfe ve Ebû Hureyre

Ebû Hanîfe, sözde: “Ben üç sahâbînin sözünü hüccet kabul etmem. Bunlardan biri de, Ebû Hureyre’dir” diyesiymiş. İmâm-ı ’zam, â’zamlığıyla te’lif edilemeyecek bu sözü kat’iyen söylemez. Şayet söylemiş olsaydı, Hanefî mezhepinin önemli imamlarından Fethu’l-Kadir sahibi allâme İbn Hümâm: “Ebû Hureyre, önemli fakihlerden biridir” demezdi. Evet, İbn Hümâm gibi mühim bir allâme, başının bağlı bulunduğu mezhepin imamı Ebû Hanîfe’nin: “Ben, kendisini hüccet kabul etmem” diyeceği bir Ebû Hureyre hakkında bu sözü sarfetmezdi. Kaldı ki, İmam-ı ’zam’ın, nerede böyle bir söz söylediği de belli değildir.

Ebû Hureyre, beşbinin üstünde hadis rivayet etmiştir. Bu hadisler, bir kitap halinde toplandığında, Kurân’ın bir buçuk katı kadar bir hacme ulaşır. Kur’ân-ı Kerim’i altı ayda, hattâ daha kısa bir sürede hıfzeden çok insan vardır. Rasûlullah’ın yanında dört yıl kalan, hafıza ve zeka kahramanı ve Rasûlullah’ın (sav) duâsına mazhar olmuş bir sahâbînin, bu kadar hadîsi ezberleyemeyeceğini iddia etmek, o sahâbîyi -hâşâ- ahmaklıkla itham etmek olur. Sonra, rivayet ettiği bütün hadîsler, bizzat Rasûlullah’ın ağzından işittikleri değildir. Kendisinden bazı sahâbiler hadîs aldığı gibi, o da Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Fazl, Ubeyy b. Ka’b ve Hz. Âişe Validemiz gibi (Allah hepsinden râzı olsun) sahâbîlerden hadîs almış ve rivayet etmiştir.

Kaldı ki Ebû Hureyre, tâ kendi zamanında bile denenmiştir. Mervan, Ebû Hureyre rivayette bulunurken, bunların yüzlercesini kâtibine gizlice yazdırmış ve ertesi sene, Ebû Hureyre’den aynı hadisleri rivayet etmesini istemiş, Ebû Hureyre de, “Bismillâhirrahmânirrahîm” diye başlayıp aynı hadîsleri kelimesi kelimesine tekrar etmiştir. Tâ o zaman Ebû Hureyre’yi imtihana çekenlerin payına mahcûbiyet düştüğü gibi, bugün de, ve gelecekte de, bu şerefli sahâbîye, sünnetin bu mühim direğine söz söyleyen ve söz söylemek isteyenlerin de payına sadece mahcûbiyet düşecektir.

Hıbrü'l-Ümme: Abdullah b. Abbas

Hicret’ten dört-beş sene önce dünyaya teşrif etti. Allah Rasûlü (sav), irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurduklarında 14-15 yaşlarındaydı. Bu demektir ki, dört-beş senesi, Allah Rasûlü’nden (sav) duyduğu şeyleri belleyebilecek bir yaşta geçmişti. Bu süre içinde çok şey belledi ve Allah Rasûlü’nün (sav): “Allah'ım, ona dinin rûhunu öğret ve onu te’vile (Kurân’ın hakâik-i mekniyesine) âşinâ kıl” duasına mazhar oldu. O kadar ki, o daha sağlığında ‘Hıbrü’l-Ümme’ (ümmetin allâmesi) ‘Bahr’ (ilimde deryâ) ve ‘Tercümânü’l-Kur’ân’ (Kur’ân’ı bize intikâl ettiren, İlâhî muhtevâyı tercüme eden) gibi sıfatlarla anılırdı.

Tertemiz çehresi, güzel yüzü, ağzını açtığında herkese kendisini dinleten belâğatı, babası gibi iki metreye varan uzun boyu ve çekici endâmıyla Haşimî soyunu bihakkın temsil eden bu kutlu simâ, öylesine bir hafıza gücüne sahipti ki, Amr b. Rabîa’nın: matlaıyla başlayan seksen beyitlik şiirini bir okuyuşta ezberlemişti. Tefsir, fıkıh ve hadîsin yanı sıra, edebiyat ve şiir; bilhassa da câhiliye şiirine de vâkıftı ki, İbn Cerîr et-Taberî, tefsirinde, hemen her âyetin tefsiri münasebetiyle, İbn Abbas’tan câhiliye şiirine ait bir beyit, bir mısra nakletmektedir.

Hz. Ebû Bekir (ra) zamanında o, elde-avuçta bir gül gibiydi. Hz. Ömer, ashâbın yaşlılarından oluşan “Meş-veret Meclisi”ne, yaşının küçük olmasına rağmen İbn Abbas’ı da alırdı. Bir defasında yaşlıların bunu garip karşıladığını görünce Meşveret Meclisi’nde Nasr sûresini okudu ve ne mânâya geldiğini oradakilere sordu. “Allah’ın nusret ve fethi gelince kitleler İslâm’a dehâlet ederler. O zaman, Rabbine tesbih, hamd ve istiğfarda bulun” mânâsına gelir dediler. Hz. Ömer, bunu beğenmedi ve aynı soruyu İbn Abbas’a (ra) yöneltti. İbn Abbas, şu cevabı verdi: “Bu sûre, Allah Rasûlü’nün vefatını haber vermektedir. İnsanlar, fevc fevc İslâm’a girince, insanlara İslâm’ın mesajını getiren Peygamber’in vazifesi bitmiş demektir. (Artık, Rasûlullah’a düşen, kendisine bütün bu nimetleri bahşeden Allah’a, müsebbibü’l-esbâba tesbih, takdis ve bütün sebepleri azledip, her şeyi O’na vermek ve her ne kadar günahı yoksa da, bizzat kendisi arkada bıraktığı mertebeleri kendisi için günah telâkki ettiğinden geçen günlerine istiğfar etmektir).”

Bu cevap üzerine Hz. Ömer: “İşte ben, bunun için onu aranızda bulunduruyorum” buyurdular.

İbn Abbas, firâseti, kıyâseti ve fetânetiyle dillere destandı. Allah Rasûlü’nün bağlı bulunduğu ağaçtan gelmişti; haklı olarak bununla iftihar eder ve: “Biz Peygamber hânesinde büyüdük” derdi. Şahsî kemalâtı da vardı. Her uğradığı mecliste kendisi için ayağa kalkarlardı ve büyüklüğü ölçüsünde mütevazî de olan bu muhteşem insan, bundan çok rahatsızlık duyar, kendisi için ayağa kalkan ensâra, nahiv kitaplarında bir kaideye misal olarak zikredilen şu sözü söylerdi: “Allah yolunda Müslümanlara gösterdiğiniz barındırma ve yaptığınız yardım aşkına size yemin verdiriyorum; Allah aşkına bana ayağa kalkmayın.”

Buna rağmen, Zeyd b. Sabit, ata binerken, İbn Abbas, onun atının üzengisini tutardı. Zeyd b. Sabit de ona: “Ey Rasûlullah’ın amcasının oğlu, böyle yapma” derdi. İbn Abbas da: “Alimlerimize böyle yapmakla emrolunduk.” mukabelesinde bulununca Zeyd b. Sabit (ra), hemen onun elini öper ve şöyle buyururdu: “Biz de Rasûlullah’ın yakınlarına karşı böyle yapmakla emrolunduk.” Hayat-ı içtimâiyede, herkesin ondan görüneceği ve göreceği bir pencere vardır. Boyu uzun olan, yani şahsî kemâlâtı ve fazileti bulunan, görünmek için tekavvüs edecek, iki büklüm olacak; boyu kısa, yani şahsî kemalât ve faziletten mahrum olan ise, görünmek için tetâvül edecek ve kendini büyük gösterecektir. Büyüklerde büyüklüğün alâmeti, mahviyet ve tevâzû, küçüklerde küçüklüğün nişanı tekebbür ve gururdur. İbn Abbas, büyüktü ve büyüklüğü nisbetinde de mütevâzî idi.

Onun hemen her sahada husûsî talebeleri vardı. Said b. Cübeyr, Mücâhid b. Cebr ve İkrime gibi tabiîn imamları: “Her şeyi onun kapısında öğrendik” derlerdi. Allah Rasûlü’nün (sav) bağrında yetişen bu mümtaz insanın rivayet ettiği hadîs sayısı 1600 kadardır. Şimdi kalkıp, bu hadîsler hakkında şüphe ve tereddüt ortaya atmak, hatta fırtına koparmak ve: “Bunlar uydurmadır; Ka’bü’l-Ahbar’dan nakildir” demek, acaba, Rasûlullah’ın bu mümtaz sahâbî hakkındaki duasını; ve ümmetin ve bilhassa tabiînin büyük âlimlerinin onu tavsif için kullandıkları “Hıbrü’l-Ümme”, “Bahr”, “Tercümânü’l-Kur’ân” gibi sıfatları hiçe saymak mânâsına gelmeyecek midir?

İbn Abbas, kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanmazdı ama, kabrine defnedildiği zaman, âdetâ kabrin altındaki herkes ayağa kalkmıştı. Defin hadisesini nakleden râvî: “Bu esnada, bir ses geldi, bu:âyetiydi. Kulaklarımla duydum; yerin üstünden gelen bir ses değildi bu” demektedir O, kabre konurken, toprak ayağa kalkıyor, toprağın altındakiler ayağa kalkıyor ve ruhâniler de yere iniyordu.

Abdullah İbn Ömer

Aslında hiç öyle olmamasına rağmen, müsteşriklere göre Ka’bü’l-Ahbar’ın bir diğer talebesi de, Abdullah İbn Ömer’dir.

Hz. Ömer’in, Abdurrahman, Abdurrahmanü’l-Evsat, Abdurrahmanü’l-Asğar, Abdullah, Zeydü’l-Ekber, Zeydü’l-Asğar, Ubeydullah, Âsım ve Iyâz adlarında dokuz erkek çocuğu vardır. Ama, bunlardan yalnızca Abdullah İbn Ömer’e: “İbn Ömer”, yani “tam Ömer’in oğlu..” denildi. Zira, Ömer’in oğlu denilince akla ilk gelen insan odur.

Ashâb-ı kirâmı belli ölçülere vurmak bize düşmez ama, İbn Ömer’in zühdü, takvası, ibadet ü taatı, inceliği ve sünnete ittibâı ile babasından üstün olduğu yanları bile vardı. Sünnete ittibâda o, bir başka derinlik arz ederdi. O kadar ki, mevlâsı ve büyük İmam Malik b. Enes’in hocası (bu üçlü, İbn Ömer, Nâfî ve İmam Mâlik, hadîste isnadın altın zincirlerinden birini teşkil eder) Nâfi’nin nakline göre, bir gün birlikte Arafat’tan inerlerken İbn Ömer, bir yerde bir çukura iner ve tekrar yukarıya çıkar. Nâfî “Ey İmam, ne yaptın orada?” diye sorunca, şu cevabı verir: “Ben, Arafat’tan inerken Rasûlûllah’ın arkasındaydım. Burada inip, def-i hacette bulundular. Benim öyle bir ihtiyacım yoktu ama, O’na muhalefette bulunmak istemedim.”

Allah Rasûlü, suyu üç yudumda içmiş, bu noktada onun dört yudumda su içtiği görülmemiştir. Bu ölçüde bağlıydı sünnete. Bu öyle bir bağlılıktı ki; gösterdiği bu denli hassasiyet, o devirde bile biraz fazla bulunurdu. Rica ederim, böyle bir insanın sünnet adına, Efendimiz’e (sav) karşı hilâf-ı vâkî beyanda bulunması mümkün müdür?

İslâm'ın ilk yıllarında doğmuş, babasının gördüğü işkencelere de şâhid olmuştu. “Babamın başına yığılır, döver döver, döverlerdi; bir defasında Âs b.Vâil, gelip onu kurtarmıştı” diye bunları nakleder. Hicrette on yaşında vardı yoktu. Bedir’de akranlarıyla birlikte Rasûlullah’a arz edilmiş ve ayak parmaklarının uçlarına basıp, büyük görünmek istemelerine rağmen, Rasûlullah kendilerini orduya dâhil etmemişti. Boyları uzun da olsa, Rasûlullah (sav) yaşlarını soruyordu. Uhud’da da arzolunmuş, yine yaşı tutmadığı için orduya alınmamıştı. Arkadaşları gibi gözleri dopdolu, içi de hüzünlü evine dönmüştü. O gece sabaha kadar da hiç uyuyamamış ve: “Ne günahım var ki, beni Rasûlullah (sav), yolunda mücadele edecek sahâbî topluluğu içine almadılar?” demiş, sızlanmıştı. Ancak bir-iki sene sonra reşit görülmüş ve Hendek Savaşı’na katılabilmişti.

İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân’da İmam Şa’bî’den şöyle bir vak’a nakleder:“Bir gün gençliklerinde Abdullah İbn Zübeyr, kardeşi Mus’ab İbn Zübeyr, Abdülmelik b. Mervan ve Abdullah İbn Ömer, Kâbe’nin karşısında oturuyorlardı. Her birimiz, şurada Kâbe’nin karşısında birer dua edelim; Allah’ın rahmetinden umulur ki, hepsini kabûl buyurur” dediler. Abdullah İbn Zübeyr: “Yâ Rabbi, azametin hürmetine, ızz ü celâlin hürmetine, beni Hicaz’da melik kılmanı Sen’den diliyorum” diye duâ etti. Mevsimi gelince, İbn Zübeyr Mekke’de muvakkaten melik oldu; orada Allah Rasûlü’nün (sav) âsârını bihakkın temsil etti. İslâm uğruna cansiperâne mücâhedede bulundu ve nihâyet Haccâc-ı Zâlim tarafından şehid edilerek, mübarek cesedi de annesi Hz. Ebû Bekir’in kızı, Zâtü’n-Nitâkeyn Hz. Esmâ’nın gözleri önünde günlerce asılı bırakıldı. Bu kahraman kadın, Haccac’a: “Siz onun dünyasını berbad ettiniz; o da sizin ahiretinizi berbad etti!..” deyip Haccac’ı su-i âkıbetine karşı uyarmıştı.

Mus'ab b. Zübeyr: “Allah'ım, ızz ü celâlin hürmetine, azametin hürmetine, arşın, kürsün hürmetine Irak’ta emirlik istiyorum” demişti. Allah onun da duasını kabul buyurmuş... Mevsimi gelince, o da muvakkaten Irak’ın kaderine hâkim olmuştu. Abdülmelik b. Mervan: “Allah'ım, beni bütün Müslümanların başına emir kılmanı ve karşı çıkanların kelleleri pahasına da olsa, İslâm Birliğini temin etmeni istiyorum” duasında bulunmuştu. Abdülmelik’in duasının da aynen kabul buyurulduğunu zaman gösterdi. En son Abdullah İbn Ömer duâ etmiş ve şöyle demişti: “Allah'ım, Sen’den cenneti bana vâcib kılmadan rûhumu kabzetmemeni istiyorum.”

Hâdiseyi nakleden İmam Şa’bî: “Üçünün dualarının kabul edildiğine şâhid olduk; imamın duasının kabul edilip edilmediği ise orada belli olacak” der. Şa’bî'nin bildiği bir şey vardır. İbn Ömer, hiçbir zaman ehl-i beyte muhalif ve Emevîler’in yanında olmamıştı. Bilhassa Haccâc’ın en çok endişe duyduğu bir insandı. Bir defasında Haccâc, ihtimal zulümlerini haklı göstermek için hutbeyi uzattıkça uzatmış ve neredeyse öğle namazının çıkma vakti gelmişti. İbn Ömer, durduğu yerden seslendi: “Ey emir, zaman senin hutbeni beklemeyip geçiyor” Ve, Haccac iğbirar üstüne iğbirar şişiyordu. Nihayet bir hacc mevsiminde, Harem-i Şerif’te bu büyük sahâbinin şehâdetine tevessül etti; hem de arkasında ihramıyla. Adamlarından biri ucu zehirli mızrağıyla İbn Ömer’in arkadan topuğunu yaraladı. Derken bu yara ve zehir, o koca insanın şehâdetine sebep oldu.

Abdullah İbn Mes'ud

Çok hadîs rivâyet eden sahâbilerden biri de Abdullah İbn Mes’ûd’dur. İbn Mes’ûd, sâbikûn-u evvelîndendir. Gençliğinde Ebû Cehil, Ukbe b. Ebî Muayt gibi Kureyş ileri gelenlerinin koyunlarını güderdi. İnsanlığın Ebedî Râîsi ile tanışınca, bir daha O’nun yanından ayrılmadı. Rasûlullah’a o kadar yakın ve O’nunla o kadar içli-dışlıydı ki, hâne-i sâadete istediği zaman teklifsiz girip çıktığından, hep ehl-i beytten zannedilir ve bilhassa seferde Rasûlullah’ın (sav) matarasını, yatağını, nalinlerini ve serîrini taşıdığı için: diye anılırdı.

Zâhir ve bâhir kerâmet sahibi idi İbn Mes’ûd. Bunlardan bir tanesi, zayıf bir rivayete dayanan ve Mekke’de işkence görürken birdenbire kayboluvermesidir. Allah Rasûlü, ona derdi. Yine: “Kim yeni indiği gibi Kur’ân-ı Kerim’i okumak isterse, onu İbn Ümm-ü Abd’in kıraatı üzere okusun” buyururdu. Bir defasında, yine Allah Rasûlü kendisine: “Bana Kur’ân oku, dinleyeyim” buyurmuş: “Ya Rasûlullah, Kur’ân sana inmişken, onu sana ben mi okuyacağım?” cevabını verince de, Allah Rasûlü: “Başkasından dinlemek daha çok hoşuma gider” demişti. Bunun üzerine de İbn Mes’ûd, Nisâ sûresini başından itibaren okumaya başlamış, t⠓Her ümmeti şâhidiyle, (peygamberleriyle haşredip) getirdiğimizde, seni de bunların başında (seni kabûl edip etmemelerine karşı) şâhid olarak getirdiğimiz gün, nasıl bir gün olacaktır o gün?” (Nisâ/41) âyetine gelince, Allah Rasûlü’nün (sav) gözleri dolmuş, kalbi duracak hale gelmiş ve eliyle işaret ederek: “Kes artık, yeter” demişti.

İbn Mes’ûd, fizik olarak çelimsiz bir insandı. Bir gün Allah Rasûlü adına bir iş için ağaca çıktığında, orada bulunanlar bacaklarına bakarak gülümsemişler, bunun üzerine de, Allah Rasûlü (sav): “Bu bacaklar, yarın Mizan’da uhrevî hesap itibariyle Uhud Dağı’ndan daha ağır olacaktır” buyurmuşlardı. Kendisini muallim ve bir nevi defterdar olarak Kûfe’ye gönderdiğinde Hz. Ömer’in Kûfelilere yazdığı mektupdaki ifadeleri unutulacak gibi değildir. “Ey Kûfeliler” diyordu mektubunda Hz. Ömer (ra): “Eğer sizi nefsime tercih etmeseydim, İbn Mes’ûd’u size göndermezdim.”

İbn Mes’ûd (ra), Hz. Ömer devrinde Kûfe’de kaldı ve insan yetiştirdi. İmam Ebû Hanîfe’nin kendisi için: “Sahâbîden geri değildir” dediği Alkame İbn Kays, Esved İbn Yezid en-Nehâî ve İbrahim b. Yezid en-Nehâî gibi tabiînin dev âlimleri İbn Mes’ûd’un hazırladığı iklimde yetişmişlerdi. Bilhassa, hulefâ-i râşidînden de hadîs rivayetinde bulunan Alkame, ilmini büyük ölçüde İbn Mes’ûd’dan almıştı. Kendisini dinleyenlerden biri, bir gün: “Kimden aldın bunları?” diye sorunca: “Ömer, Osman, Ali ve İbn Mes’ûd’dan” cevabını vermiş, soruyu soran da: “Bah bah!” diyerek takdir etmişti.

Kûfe Mektebi’nin kurucusu olan İbn Mes’ûd, Hz. Osman devrinde de bir süre Kûfe’de kaldı. Bilâhare, hakkındaki asılsız bir şikâyet sebebiyle tahkik için Medine’ye çağrıldı. Artık yaşlanmıştı ve tekrar Kûfe’ye dönmek de istemiyordu. Günleri Medine’de geçerken, bir gün bir adam koşarak geldi ve: “Bu gece Rasûlullah’ı rüyamda gördüm. Sen, yanında oturuyordun. Seni yanına çekti ve “Benden sonra sana çok cefa ettiler, gel gayrı” buyurdu. Sen de: “Evet ya Rasûlallah, gayrı bundan sonra Medine’den ayrılmayacağım cevabını verdin” dedi. Aradan birkaç gün geçti ve Hz. Muhammed (sav) Medresesi’nin bu ilk ve mümtaz talebelerinden ve İslâm’ı ilk kucaklayan beş-altı kişiden biri olan İbn Mes’ûd (ra) hastalandı. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, bütün meşâhidde beraber bulunduğu, iki kıbleye birlikte namaza durduğu Hz. Osman ziyaretine geldi ve aralarında şu konuşma geçti:

-Herhangi bir şikâyetin var mı?
-Çok şikâyetçiyim.
-Neden şikâyet ediyorsun?
-Allah’a giderken, günahlarımdan.
-Bir arzun var mı?
-Allah’ın rahmetini arzuluyorum.
-Sana bir tabip göndereyim mi?
-Zaten beni tabip hastalandırdı. Hastalandıran tabip olduğuna göre, göndereceğin tabibin yapacağı bir şey yoktur.”

Ve, İbn Mes’ûd (ra) vefat etti. Allah Rasûlü’yle (sav) 23 yıl beraber olan bu sahâbi 800 kadar hadis rivayet etti diye, kendisine -hâşâ- ta’nda bulunmanın ne mânâya geleceğine varın siz karar verin.!

Haklarında kısa kısa malûmat vermeğe çalıştığımız bu dört büyük sahâbîden başka Hz. Âişe-i Sıddîka, Ebû Saîdi’l-Hudrî, Câbir İbn Abdillâh ve Enes b. Mâlik de çok rivâyette bulunan sahabîlerdendir. Artık daha fazla tafsilata girmeden, bu dört sahâbîden de birer cümle ile bahsedip, tabiîn-i izâma geçmek istiyorum.

Hz. Aişe-i Sıddîka (ra)

Gözünü Hâne-i Saâdet’te açtı. Efendimiz (sav), Medine’ye hicret buyurur buyurmaz, bu hâneye girdi ve on yılını Efendimiz’le geçirdi. Allah Rasûlü (sav), çok gecelerinde onun yanında kaldığından, bu derin zekâ, firâset ve fetânet sahibi kadın, aile hayatına ait hemen bütün husûsiyetleri Rasûlullah’tan öğrendi ve bunları kadınlık âlemine taşımakta hiç kusur etmedi. Kadınlık âlemi, bütün Ezvâc-ı Tâhirat’a çok şey borçludur; hususiyle de: “Dininizin yarısını şu Hümeyrâ’dan alın” senetzede hadisîyle anlatılan Hz. Âişe Validemiz’e borçludur. Zekî, içtihada açık ve duyduğu her şeyi sorup tahkik eden bu müstesnâ validemizin çok hadis rivayet etmesinde istib’ad ve istiğrâb edilecek hiçbir şey yoktur.

Onunla alâkalı denebilecek her şeyi muhakkikin-i izam yazıp, çizip anlattıklarından onlara havale edip geçiyorum.

Ebû Saidi'l-Hudrî (Sa'd İbn Malik)

Kendi zamanında Medine’nin âlimi sayılmıştır ve Medine’de merci’ kabul edilmiştir. Babası ensârın ilklerindendir. Bu fakir sahâbî, babasını Uhud’da şan ve şeref içinde uhrevî âleme gönderince, geriye kendisi kalmış ve Allah Rasûlü’nden (sav) hiç ayrılmamıştır. Onun günleri de Ebû Hureyre’ninkiler gibi Suffe’de geçiyor, vahiyle besleniyor, ve hakikat-ı Ahmediye’nin vâridatla köpüren ikliminde dolu dolu yaşıyordu. Daha sonraki mülâhazaları ve mülâhazamız her sahâbi gibi...

Cabir b. Abdullah

Hz. Câbir, İkinci Akabe Bey’atı’nda bulunan, Uhud’un şanlı şehitlerinden ve şehâdetinden sonra Cenâb-ı Hakk’ın huzûr-u kibriyâsına alıp vicâhî olarak görüştüğü büyük sahâbî Abdullah b. Amr b. Harâm el-Ensârî’nin oğludur.

2. Akabe Bey’atı’ndan itibaren küçük olduğu için babasının engellemesinden dolayı katılamadığı Bedir ve Uhud hariç, seferde de hazerde de devamlı Efendimiz’in (sav) yakın çevresinde bulunan Hz. Câbir’in çok hadîs rivâyet etmesinden daha tabiî ne olabilir ki? Bunda yadırganacak bir şey olmasa gerek!

İşte bu âlim sahâbî Şam’a ve Mısır’a geldiğinde halk, Efendimiz’den (sav) duyduğu hadîsleri almak için çevresinde halkalanırlardı. Ayrıca Hz. Câbir’in Medîne’de Mescid-i Nebevî’de de bir tedrîs halkası vardı. Amr b. Dînâr, Mücâhid ve At⒠b. Ebî Rebah gibi tâbiînin büyük imamları talebelerinden bazılarıdır.

Enes b. Malik

Tam on yıl fasılasız Efendimiz’e (sav) hizmet etmiştir.Altı ayda Kur’ân ezberlenebildiğine göre, Enes b. Mâlik’in, on yılda yirmi Kur’ân kadar tutacak hadîs ezberlemiş olması her zaman mümkündür. Oysa eldeki bütün hadîsleri içine alan Kenzü’l-Ummal’de topu topu 46.624 hadîs vardır. Zaten, hadîs külliyatına büyük ölçüde hacim kazandıran da isnâd zinciridir. Burada bizim maksadımız, menkıbe yazmak ve sahabiyi tanıtmak değildi. Maksadımız, dinimizin nâkil ve muhafızlarından, yarım düzine pak-dâmenin, dâmenlerine atılmak istenen, atanların düşünceleri, levsiyatı, bu arenanın, yüzlerce muhakkikin kahramanının yanında, sırf şefaatları hakkındaki ümidimizi beslemek ve onca kahraman müdafi arasında kadirşinaslık deyip bu mini gayreti, o insanlığın kerimlerine bir adres gibi sunmaktı. Niyet, amelden daha büyük, daha tutarlı; Allah’ın inayeti ise her şeyden daha vâsi’dir.