evzû' Hadisler ve Günümüzde Mevzu' Damgası Vurulan Sahih Hadîsler Misaller
Meselâ, hadîs diye rivayet edilen bir sözde “Ebû Hanife, ümmetimin kandilidir”denmektedir. Vâkıa, Ebû Hanife, ümmet-i Muhammed (sav) için gerçek bir kandil olmuş ve ashâb-ı kiramdan sonra onun ayarında dine hizmet eden pek az kişi çıkmıştır. Ama gel gör ki, Allah Rasûlü’nden (sav) böyle bir söz şerefsüdûr olmamıştır. Zannediyorum bu, mezhep taassubuyla uydurulmuş bir sözdür.

Hadîs diye uydurulan bir diğer söz de: “Beyaz horoz edinin... dir. Horoz, hele beyaz horoz halk tarafından pek sevilir ve kerâmeti vardır, denilir. Fakat, hadîs nakkâdı zatlar, bu sözün kezzablar tarafından rivayet edildiğini tespit edip, hadîsle alâkasının olmadığını ortaya koymuşlardır. Bu da, her halde horoz ticareti yapan bir yalancının uydurduğu sözdü...

Halk arasında yaygın olan bir başka söz daha vardır: “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın.” Bir defa bu sözün hadîs olamayacağı bir yana, mantığa ve akla uygunluğu da yoktur. Eğer, uydurma caiz olsaydı ben: “Şerrinden korktuğun kimseye iyilikte bulun” derdim. Çünkü iyilik, insanı yumuşatır ve iyiliği yapana köle eder. Nitekim, bu hakikati ifade eden bir sözde: “İnsan, ihsânın kölesidir” denmiştir. Diğeri ise, Efendimiz’e (sav) isnadı mümkün olmayan korkunç bir yalandır.

Yukarıdaki sözün akla ve mantığa uygun olmadığından da bahsetmiştim. Evet İslâm, aklîdir, mantıkîdir; ancak onun aklî ve mantıkî olması ile akla ve mantığa dayanması farklı şeylerdir. İslâm, insanüstü bir hakikattir. Bu hakikat, Allah ve Rasûlü’nün tayin ve tespit ettiği şeydir. İnsana düşen, bu hakikati bulmaktır; yoksa tek tek her akıl, hiçbir zaman hakikatin kaynağı olamaz. Hakikat bu iken, bugün maalesef bir kısım ilim mahfillerinde bu husus da ayrı bir mecraya çekilerek sû-i istimal edilmek istenmektedir. Mesela: “Bendendir diye bir söz naklettiğinizde, onu kendi aranızda müzakere edin. Eğer o söz hakka muvafıksa, tasdik edin ve dininize bir esas olarak kullanın. Ben, onu konuşmuş olayım olmayayım, farketmez; yeter ki, söz hakka muvafık olsun.” Bu söz, kesinlikle hadîs değildir ve olamaz da. Çünkü, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, hakkı tayin ve tesbit eden Allah ve Rasûlü’dür; yoksa, kişilerin ölçü ve değerlendirmeleri, Rasûlullah’ın sözleri için asla kıstas olamaz. Tam aksine, insanlar, kendi söz ve davranışlarını Rasûlullah’ın sünnetine, yani söz ve davranışlarına uydurmak mecburiyetindedirler.

Bunun gibi hadîs diye uydurulmuş bir diğer söz de: “Ben, adil bir melik zamanında doğdum” ifadesidir. Bu, bizim “Nûşirevan”, İranlılar’ın ise “Enûşirvan” dedikleri kişiyi yüceltmek için uydurulmuş bir sözdür. Allah Rasûlü’nün, bir başkasının kazandıracağı şerefe aslâ ihtiyacı yoktur; bilakis, Allah Rasûlü (sav), zamana ve mekâna şeref getirmiştir. Zamana ve mekâna şeref verdiği zamanda âdil bir hükümdarın yaşamış olması, O’nun şerefine şeref katmaz; zaman ve mekânın etekleri, O’nun dünyaya teşrifleriyle şerefle dolmuştur.

Akıl ve mantığa çok ters düşmemekle birlikte halk arasında çok meşhur olmuş, kitaplarda görüp, minberlerden dinlediğiniz, hadîs diye rivayet edilen bir başka söz de: “Temizlik imandandır” ifadesidir. Bu sözün manâsı doğrudur ama, böyle bir söz, asla ve kat’a Rasûlullah’tan sâdır olmamıştır. “Manâsı doğrudur” dedim; çünkü sahih hadîste Allah Rasûlü (sav) “Tuhûr, (yani, maddî temizlik ve tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle gerçekleştirilecek manevî temizlik) imanın yarısıdır, ‘elhamdülillâh da, mizanı doldurur” buyurmuştur.

Bir diğer aldatan söz de: “Akikten yüzük takının.” Allah Rasûlü’nden böyle bir söz sadır olmuş değildir. Şu kadar ki, Âişe Validemiz’den rivayet edilen: “Akik’te çadır kurun” hadîsi vardır. Akik, Medine’den ayrılıp da Mekke’ye giderken kendisine uğranılan bir vadinin adıdır. İlk dönemlerde yazıda nokta kullanılmadığından, ihtimal olmuş ve Akik, akik taşı ile karıştırılmış ve ortaya hadîs diye uydurma bir söz çıkmıştır. Bir de bunun sonuna: “çünkü o, fakirliği giderir” yalanı eklenmiştir.

“Güzel yüze bakmak, ibadettir” sözü de, hadîs diye uydurulmuş sözlerdendir. “Güzele bakmak sevaptır” şeklinde, Türk halkının ağzında çok yaygındır. Halbuki bu söz, bir dalâlettir, bir sapıklıktır.

Bunun gibi, yukarıda geçtiği üzere: “İlim, Çin’de de olsa taleb edin” sözü de, -günümüzde ilim adına yeni bir şeyler söylemek ve İslâm’ın ilme verdiği değeri güya ortaya koyma adına ne kadar söylenirse söylensin- yalandır, uydurmadır ve asla hadîs değildir. İlme ait Kur’ân’da ve hadîste o kadar senâ, terğip ve teşvik vardır ki, kâhinlerin secalarına benzeyen böylesi sözlere ihtiyaç yoktur. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de: “Kullarından ancak âlim olanlar Allah’tan haşyet duyar” (Fâtır/28) buyrulmuştur; yine Kur’ân-ı Kerim’de: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer/9) âyeti vardır. Ayrıca sahih hadîste: “Melekler razı olmalarından dolayı ilim talep edenlerin (ayaklarının altına) kanatlarını gererler” buyrulmuştur. Böyle onlarca âyet ve hadîs varken, hadîs diye uydurulmuş sözlere hiç ihtiyaç yoktur.

Mevzû' Damgası Vurulan Sahih Hadisler

Misal olarak getirdiğimiz bunlar ve daha bunlar gibi yüzlerce mevzû’ hadîse dokunulmaz, hattâ konuşmalara konu edilirken, bugün Buharî, Müslim ve Kütüb-i Sitte’den diğer dört kitapda geçen ve muhaddisîn-i kirâmca sahih kabul edilen pek çok sahih hadîse dil uzatılmaktadır.

Tevrat'ın Müjdesi

Buhârî’nin rivayet ettiği şu hadîstir: “Tevrat’ta (Rasûlullah (sav) hakkında) şu âyet vardır: “Ey Nebî, seni şâhid, (ümmet-i Muhammed’in imanlarına, İslâmlarına şahâdet ve nezâret edici), (doğru yolu, doğru yolun encâmı cenneti) müjdeleyen (eğri yolun encâmından) sakındıran, şu ümmî cemâate bir zırh, bir kale olarak gönderdik. Sen, Benim kulum ve rasûlümsün. Ben, seni mütevekkil, (her nebî tevekkül etmişse de, husûsiyle seni hakkıyla tevekkül eden) olarak isimlendirdim. O, haşin, kaba, öfkeli, hiddetli, şiddetli ve sokaklarda gezerken bağıran bir insan değildir. Kötülüğü kötülükle savmaz. Fakat affeder, bağışlar. Şu binbir puta tapan, eğri (büğrü yollara sapmış) kavmi ‘lâ ilâhe illa’llah’ diyerek doğrultuncaya ve bununla görmeyen gözleri, duymayan kulakları ve kapalı kalpleri açıncaya kadar, Allah O’nun ruhunu kabzetmeyecektir.”

Müsteşrikler ve İslâm dünyasında onların çizgisini takip edenler, bu hadîsi tenkid, hatta onun mevzû olduğu iddiasında bulunmaktadırlar. Sebep ise basit, gayr-i ilmî ve gayr-i mantıkî hadîsin ravîsinin Abdullah İbn Amr İbn el-Âs olması ve İbn Abbas, Enes, Ebû Hureyre gibi onun da, rivayetlerinde Kâ’bu’l-Ahbâr kaynaklı hadîslerin olması.

Evvela, bu hadîsin Efendimiz’in sıfatlarına, tarihî vâkıalara ve Kur’ân-ı Kerim’in Efendimiz’le (sav) alâkalı ifadelerine zıt hiçbir yönü, hiçbir harfi yoktur. İkinci olarak, Tevrat ve İncil’de hem de bunca tahrifden sonra, hâlâ Efendimiz hakkında dünya kadar işaret ve beşaretin var olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de, Rasûlullah’a inanan Tevrat ve İncil ehli hakkında: “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buldukları (sıfatlarını ve geleceğinin müjdelendiğini okudukları) bu ümmî, nebî Rasûl’e ittibâ ederler” (A’raf/157) buyurmuyor mu? Yine, Kur’ân-ı Kerim, Fetih sûresinin son âyetinde: “Onların Tevrat’taki misâli buna benzer; İncil’deki misallerine gelince...”(Fetih/29) diyerek, Tevrat’ta ve İncil’de Rasûlullah’tan (sav) ve O’nun ashâbından nasıl bahsedildiğini haber vermiyor mu? Hatta günümüzde bile, allâme Hüseyin Cisrî, mevcut Tevrat ve İncil nüshalarında, yerde Efendimiz’le alâkalı işaret tesbit etmiştir ki; doğrusu, onca tağyirden sonra buna hayret etmemek kabil değil. Bir gün gereken tetkikler yapıldığında -inşaallah- sahih olduğu ortaya çıkacak olan Barnabas İncili’nde zaten apaçık Efendimiz’in (sav) isminden bahsedilmektedir. Evet, kendinden sonra gelecek peygamberi ismiyle haber vermesi Hz. Mesih’in (as) en önemli mes’elelerinden biriydi.

Üçüncü olarak, İslâm’a giren çoğunluk ya müşrik ya Hıristiyan veya Yahudi idi. Kâ’bü’l-Ahbâr da Yahudilikten gelme bir Müslümandı. Asrımızın dev mütefekkirinin ifadesiyle: “Malûmatı da kendisiyle beraber Müslüman olmuştu.” Kur’ân ve sünnete ters düşmeyen ve hakkında Kur’an ve sünnetin sükût ettiği mevzularda İsrâiliyat’a ait bazı şeyler naklediyordu. İddia edildiği gibi, katı, mutaassıb, İslâm düşmanı ve sert biri de değildi. Onu Hz. Ömer’in katliyle alâkalı göstermek ise, daha sonraki asırlarda uydurulmuş bir hezeyandır. İbn Abbas, Ebû Hureyre, Enes b. Malik ve Abdullah İbn Amr gibi büyük sahâbîler, onun Tevrat’tan yaptığı nakilleri dinlerlerdi; ama ne Kâ’bü’l-Ahbâr yalan söylerdi ne de bu büyük sahâbîler. Abdullah İbn Amr ki, kılı kırk yaran, âbid, zâhid bir sahabîydi. Evlendiğinde: “Bu kadın benim ibadetime manî olacak” diye beş-on gün hanımının yanına varmamış ve ancak Efendimiz’in (sav): “Hanımının da senin üzerinde hakkı vardır” diye zorlamasıyla gitmişti. Yalan, onun rüyalarına bile girmemişti. Tarihî vak’alar böylesine berrak ve açıkken, son derece indî mütâlaalarla sahih hadîslere ve bu hadîslerin ravîsi sahabîlere dil uzatmak, İslâm’ın ikinci büyük rüknü olan sünneti yıkma gayesinden başka bir şey değildir.

Tevessül

İtirazda bulunulan sahih hadîslerden bir ikincisi de şudur: Hz. Enes’in (ra) rivâyetine göre, Hz. Ömer Efendimiz (ra), kaht ve kuraklığın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Hz. Abbas’ın (ra) elinden tutar ve onunla tevessülde Allah’tan yağmur ister ve şöyle der: “Allah'ım! Peygamberimiz hayattayken, onunla tevessülde bulunur, yağmur isterdik, Sen de bize yağmur verirdin. Şimdi, Peygamberimiz’in amcasıyla tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur ver.”

Bu hâdise, İbn Ebi’d-Dünya’nın kitabı ve meşhur Câhız’ın,“el-Beyân ve’t-Tebyin”inden delil getirilerek, inkâr edilmek istenmektedir. Meşhur Mûtezile imamı ve sahih hadîsleri bile inkâr etmeyi meslek edinmiş,materyalist Nezzâm’ın talebesi olan Câhız, adı geçen kitabında: “Hz. Ömer’e yağmur duası adına isnad edilen şeylerin hepsinde ızdırap vardır. Çünkü, kâh minbere çıkıp dua etti, kâh namazın arkasında dua etti, kâh kürsüde duâ etti denmektedir. Öyleyse, bu hadîsler doğru olamaz” demektedir. Bir kere Câhız, hadîsçi değildir; hadîsle alâkası, sıradan bir insan kadar ya vardır veya yoktur. İbn Ebi’d Dünya’ya gelince, kendisi mübarek bir kişi olmasına rağmen, kitabının yalanlarla dolu olduğunu, hadîsten haberi olanlar söylüyor. Şimdi, bunlara dayanılarak hadîs hakkında nasıl hüküm verilir ki? Hattâ, o kadar büyük ve İslâm tarihinin kendisiyle iftihar edeceği şahıslardan biri olmasına rağmen, bir hadîs hakkında “İmam-ı Gazâlî rivayet ediyor” dense insana gülerler; çünkü, İmâm-ı Gazâlî de muhaddis değildir. Nitekim, İhyâ’sında naklettiği hadîsleri, hadîste müceddid sayılan Zeynüddin Irâkî, tek tek ele almış ve: “Şu sahihtir, şu hasendir, bu da zayıftır” demiş ve kritiğe tabi tutmuştur. Tabibden mühendislikle, kimyacıdan tabâbetle alâkalı mevzular sorulmaz. Demek ki, bu hadîse olan itirazın, sağlam ve ilmî bir dayanağı yok. İkinci olarak, tevessül yadırganacak bir şey değildir. her şeyden önce Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na vesile araştırın”(Mâide/35) buyrulmaktadır. Sonra, sahâbe-i kirâm, Efendimiz’den duâ isterlerdi ki, bunda da yine apaçık o mülâhaza vardır. Meselâ, bir defasında bir bedevî gelmiş ve: “Yâ Rasûlallah, kaht u galâ var. Dua etmez misin?” demiş, Efendimiz (sav) ellerini kaldırarak: “Allah'ım bize bol bol, bereketli yağmurlar ihsan et” demiş, hemen o anda yağmur inmeye başlamış ve günlerce devam etmiş. Ancak zarara yol açtıktan sonradır ki, Efendimiz’e (sav) gelerek, yağmurun kesilmesi için dua etmesi istirhâmında bulunmuşlar ve o anda yine minberde bulunan Allah Rasûlü’nün duasıyla yağmur kesilivermişti. O kadar ki, bulutlar Medine’nin üstünde tac gibi bir hal almış ve halk, güneşin altında evlerine gitmişti. Hatta o anda bu hususi muamele karşısında Allah Rasûlü de (sav) yüzünde pırıl pırıl tebessüm, şöyle buyurmuşlardı: “Şehâdet ederim ki, Allah her şeye kâdirdir. Yine şehadet ederim ki ben Allah’ın kulu ve rasûlüyüm.”

Yine, sünnet-i sahîhada, mağaraya girince, düşen bir taşın mağaranın ağzını örtmesiyle içerde mahsur kalan üç Müslümanın amelleriyle nasıl tevessülde bulunduklarını görüyoruz. Biri, anne ve babasına yaptığı iyiliği.. diğeri, sevdiği amca kızına tam yaklaşacakken, Allah’tan korkup geri durduğunu.. üçüncüsü de kendine hizmet eden, fakat hizmetinin karşılığını almadan giden bir zâtın bu hakkını nasıl nemâlandırıp, daha sonra ona teslim ettiğini anlatıyor ve bu amelleriyle Allah’a tevessülde bulunuyorlardı. Rasûlullah zamanında da vesîlede bulunanlar oldu. Allah Rasûlü de bunu tasvîp buyurdu ve ayrıntılarıyla anlattı. Meselâ, görme kusuru olan bir zât Allah Rasûlü’ne gelerek, şikayette bulundu. Efendimiz (sav), kendisine güzelce abdest alıp, iki rek’at namaz kılmasını ve sonunda da, aşağıda arz edeceğimiz duâyı okumasını tavsiye buyurdu. Tavsiye buyurulan duada şu hususlar vardı: “Allah'ım! Peygamberin, rahmet peygamberi Muhammed’le (sav), Sana yöneliyor ve Sen’den istiyor, Sana dehâlette bulunuyorum. Yâ Muhammed (sav): Seninle, senin hürmetine bu hâcetim için Rabbime teveccüh ettim ki, hâcetim yerine gelsin. Allah'ım O’nun, hakkımdaki şefâatini kabûl et.” O zat, gidip kendisine söylenenleri yapınca gözleri açıldı.

Köpeğin Yaladığı Kap

Yine Buharî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hanbel’in rivâyet etikleri bir hadîs-i şerif daha var ki, müsteşrikler ve onların İslâm dünyasındaki takipçileri, akıllarına sığdıramadıklarından veya sadece Ebû Hureyre, ya da Abdullah İbn Amr veya Enes rivayet ediyor diye onu da bir türlü kabûl edemiyorlar. Bu hadîs şu: “Birinizin kabını köpek yaladığında, o kabın temizliği birincisi toprakla olmak şartıyla onu yedi defa yıkamasıdır.” Hadîsin bâzı rivâyetlerinde ise: “Birinizin kabından köpek içtiğinde...” şeklindedir.”

Hadîs-i şerifteki ‘yedi’ ifadesi, bizzat ‘yedi’ defayı ifade ettiği gibi, çokluktan kinaye de olabilir. Bu sebeple, Hanefî fukahâsı, üç defa yıkamayı yeterli görmüşlerdir. Eğer, temizleme üç defa ile mümkün oluyorsa, üç defa yıkanır.

Hakkında bir kitap yazılabilecek kadar muhtevalı bu hadîs-i şerif, esasen nübüvvetle alâkalı önemli ip uçları vermektedir. Evet, ancak şimdilerde anlaşılmıştır ki, köpekten insana geçebilecek bazı hastalıklar var. Hıfzu’s-sıhha adına üzerinde hassasiyetle durulması gereken bu mes’ele, köpekte ve insanda müşterek bazı hastalıkların bulunabileceğine dikkati çekmesi açısından ve hem köpekte, hem insanda hastalık yapan müşterek virüs ve mikropların her iki bünyede de yaşayabildiğini tembih bakımından mucize buudlu bir haberdir. Ve bu mevzûda, ilmî mecmualarda dünya kadar yazı çıkmıştır. Aslında çıkmasa ne olur. Bugün, köpeğin tenyasının insana nasıl geçtiğini ve insanda teşekkül eden bazı kistlere köpeğin kaynaklık ettiğini ve köpek dışkılarının gömülmesi lâzım geldiğini artık bilmeyen mi var? Hakikat bu iken, bu hadîsi serrişte edip, sünnete ilişen müstağripler ve müsteşrikler, gün gelip de zaman bu hadîsin ifade ettiği muazzam hakikati ortaya koyduğunda, acaba bu erken iddialarından dolayı hicab duymayacaklar mı?

Sinek Hadîsi

Buna benzer bir başka sahih hadîs daha var ki, Maurice Bucaille gibi, eserlerini takdirle tercüme edip yayınladığımız zatlar bile, acele edip, hadîsi hemen tenkide tabî tutmuş ve âdetâ Müslümanların bilgisizliği veya zuhulü gibi göstermek istemişlerdir; ancak neticede yine hadîs ve hadîsi rivayet eden Ebû Hureyre’lerin yüzleri ak, müsteşriklerle onların takipçilerinin yüzleri de kara çıkmıştır. Hadîs şudur: “Sinek herhangi birinizin (yeme veya içme) kabına konarsa, onu tamamen kabın (yiyeceğin veya içeceğin) içine batırsın ve sonra çıkarıp atsın.”

Hadîsi sened yönünden tenkid mümkün değildir; çünkü Buharî ve yanı sıra Ebû Dâvûd, Nesâî, Darimî ve İbn Hanbel rivayet etmişlerdir. Sahâbe ve ümmet telâkkî bi’l-kabûlle karşılamış; hadîs mütehassısları da herhangi bir şüphe îrâsında bulunmamışlar; bulunmamışlar ve hadîs bugünlere gelmiş ulaşmış. Hadîs, ilk kez, Mu’tezile imamlarının o günkü ilimlerine çarpmış ve inkâr edilmiş. Aynı şekilde, kriterlerine uymadığı için yirminci asır müsteşrik ve ilim adamlarının tenkidine de uğramış. Oysa ki, bu hadîs de başlı başına bir mucizedir. Çünkü, her şeyden önce Allah Rasûlü, sineğin mikrop taşıyıcı olduğuna dikkat çekmekte ve hadîsin devamında: “Çünkü, sineğin bir kanadında şifa, diğer kanadında ise hastalık vardır” buyurmaktadır. Bizim burada ‘yan’ diye tercüme ettiğimiz ‘cenâh’ kelimesi “kanat” manâsına da gelmektedir. Hadîs, her iki manâ ile ayrı iki mühim hakikate parmak basmaktadır. Sineğin bir yanında mikrop, diğer yanında ise, o mikrobu sterilize edecek stoplazma içinde bir ilaç taşıdığı günümüz tıb araştırmalarının ortaya koyduğu bir hakikattir. İkinci durumda, yani ‘cenah’ kelimesini ‘kanat’ diye tercüme ettiğimizde ise, -lâfzın her iki şekilde de yorumlanması mümkün- karşımıza şu gerçek çıkmaktadır: Sinek bir yere pik yaparken, yeniden kalkabilmek için kanatlarından birini ihtiyâten çok dikkatli kullanır. Pek nâdir olarak, yeniden kalkamayacağı bal gibi bir zemine konar. Onun o, miniminnacık kafasında kendi hayâtı adına bütün plân ve programı hazırdır ve kusursuzdur. Sinek bir kanadı üzerinde herhangi bir yere veya yiyecek ve içeceklere, insanın ağzına-gözüne konar kalkar ve tabii tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların mikroplarını da taşır. İşte, ilmin kendisini asırlarca geriden takip ettiği Allah Rasûlü, sineğin bir kanadıyla taşıdığı mikroba karşı diğer kanadının ilaç olarak kullanılmasını emir ve tavsiye buyurmaktadır ki, hıfzu’s-sıhha adına tıbbın bugün keşfedebildiği bu gerçeği, O, asırlar ve asırlar önce iki kelime ile ifade buyurmuştur. Muhaddîslerin, ashâb-ı kirâmın ve ümmetin on dört asırdır telâkkî bi’l-kabûl buyurdukları bu hadîs-i şerifi, Ebû Hureyre rivayet ediyor diye veya akla sığmıyor gerekçesiyle karşı çıkmak, ilim ve hakikat adına ne kadar aceleden bir karar!.

Bir yanında hastalık, diğer yanında şifâ taşıması, yalnız sineğe has bir özellik de değildir. Aynı şey, akrep için de, arı için de bahis mevzûudur. Akrebin soktuğu yere, akrebi ezip sararlar; arı ise bir yanıyla bal yaparken, kuyruğuyla zehir akıtır.

Üç Mescide Şedd-i Rihal

Yine, sünnetin temellerine dinamit koyma adına, Kâ’bü’l-Ahbâr’dan nakillerde bulunan sahâbelerin rivâyetinden ötürü veya Yahudilik adına Mescid-i Aksâ’yı takdîs ediyor gerekçesiyle şu sahih hadîs de tenkide uğramıştır : “(Yolculuğa ve sefer meşakkatlerine katlanıp, ibadet ve sevap arzusuyla) şu üç mescid dışında başka bir mescid için yolculuğa çıkılmaz. Onlar da: Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa.” Bazı rivayetlerde önce Mescid-i Aksa, sonra Mescid-i Nebevî zikredilir.

Bir defa, mü’minler arasında, hadîste Mescid-i Aksâ takdis edildiği için rahatsızlık duyacak kimse yoktur. Mescid-i Aksâ, Allah Rasûlü’nün (sav) Mi’râc’a çıkarken uğrayıp, enbiyâ-i izamın ervâhına imamlık yaptığı ve Kur’ân-ı Kerîm’in: “Çevresini mübarek kıldık” buyurduğu mesciddir. Mescid-i Aksâ, bir Yahudi mescidi olmak şöyle dursun, yeryüzünde Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın hakimiyetinin remzidir. Mescid-i Aksâ’yı içine alan mübarek belde, Hz. Mûsâ’nın cemâati kıvama geldiği zaman, o büyük nebînin fetâsı Yûşâ b. Nûn eliyle fethedildiği bir bük’adır. Mescid-i Aksâ’nın ve çevresinin fethi, daha sonra Hz. Ömer’e (ra) bilâhare de İslâm’ın büyük ve şerefli kumandanlarından Selâhattin Eyyûbî’ye nasip olmuş ve inşaallah son olarak da, âhir zaman kudsîlerine bağrını açacaktır. Mescid-i Aksâ, bir remizdir; elden çıkışı manevî mağlûbiyetin, yeniden fethi de, millet-i İslâmîye’nin yeniden kendini bulmasının remzidir. Eğer Mescid-i Aksâ, kitabda ve sünnette tartılara gelmeyen bir ağırlığa sahipse, Allah Rasûlü de bunu ifade buyurmuşsa, o zaman bu hadîsi yalanlamak niye? Ama onun, Mescid-i Nebevîye rüçhâniyetine gelince o münakaşa edilebilir. Mescid-i Aksa gibi yerlerdeki ibadete gelince, oraya ait hususî bir ibadet yoktur. Zaten, ibadetlerdeki zaman mekan ta’yini de şâri’e aittir. Nitekim, İbn Abbas Hazretlerinden gelen bir rivâyette bir kadın, tutulduğu bir hastalıktan kurtulursa, gidip Mescid-i Aksâ’da namaz kılmaya nezreder. Hastalıktan kurtulur ve yolculuğa çıkmak üzere hazırlandığında Hz. Meymûne Validemiz’e gelip, mes’eleyi açar. Meymûne Vâlidemiz de ona şöyle buyurur: “Otur da yaptığın yemeği ye (burada kal ve işine bak) namazını da Rasûlullah’ın (sav) mescidinde kıl. Çünkü ben, Rasûlullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu işittim: “Bu mescidde kılınan namaz, Kâbe Mescidi dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir.”

Evet, İbâdet ü tâatte Cenab-ı Allah (cc), husûsî bir zaman ve husûsî bir mekân intihâb etmediğinden, namaz her yerde kılınabilir. Burada kurban nezreden, gidip onu başka bir yerde kesebileceği gibi, başka bir yerde nezreden de, gelip burada kesebilir. Meymûne Vâlidemiz mes’eleyi bu zâviyeden ele aldıkları gibi, ayrıca Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın efdaliyetini de tebarüz ettirmiş oluyordu. Maamâfih, fukahâ-i kiramdan bazıları, her zaman ibadete açık olması, namazın yanı sıra tavaf da yapılabilmesi gibi husûsiyetlerinden dolayı, Mescid-i Haram’ı bu umumî kaideden ayrı mütâlâa etmiş ve Mescid-i Haram için yapılan nezrin Mescid-i Harâm’da ifâsının lüzûmuna kâni’ olmuşlardır. Ne bu fıkhî mes’elenin ne de Meymûne Vâlidemiz’in sözünün, Mescid-i Aksâ veya bir başka mescidin kıymet ve derecesine dokunur herhangi bir yanı yoktur.

Dine Sahip Çıkan Cemaat

Tekzîb edilmekle tekzîb edenlerin tutarsızlığını gösteren bir diğer sahih hadîs de şudur: “Dünyanın ömrü olduğu sürece, Allah’ın emri gelinceye (kıyâmet kopuncaya) kadar, ümmetimden hak üzere galip ve daima dine omuz veren bir cemaat bulunacak, bulunacak ve dine sahip çıkacaktır. (Yani din, hiçbir zaman yer yüzünden bütünüyle silinmeyecektir.) Kendilerine muhâlefet edenler, onlara hiçbir zarar da veremeyecektir.”

Bu hadîse, hangi gerekçe ile karşı çıkarlar anlamak zordur. On dört asırlık İslâm tarihinde, din-i mübin-i İslâm’ın yeryüzünden, insanların kalbinden silindiği, desteksiz ve muavenetsiz kaldığı bir dönem hiç olmamıştır ki! Evet tarih, ona omuz veren bir cemaatin bulunmadığı dönemlerden bahsetmiyor. Geçmişi bırakalım; dinin ve ona sahip çıkanların en çok ve en şiddetli hücumlara maruz kaldığı şu yirminci asırda bile din ortadan kaldırılabilmiş midir ki; hadîsin tutarsızlığına hükmediliyor. Komünist ülkelerde baskı altına alındığı, bazı ülkelerde şiddetle takip edildiği ve silinmek üzere olduğunun sanıldığı dönemlerde bile, yine ona sahip çıkanlar bulunduğu gibi, bugün, insanlık, çeşitli dalâlet ve küfür bataklıklarında bunca yıl yüzdükten sonra, kurtulmak için el attığı yine dindir, “Dîn-i Mübîn-i İslâm’ dır; çünkü o İlâhî bir şem’adır; bir şem’a ki, Allah yaka, üflemekle sönmez.

Hadîste sözü edilen ‘cemaat’ hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Buharî, bir yerde: “Bunlar, Şam ehlidir”diyor. Çünkü, onun yetiştiği dönemde Şam, ilmin merkeziydi. Hilâfet, vâkıa Şam’dan Bağdat’a taşınmıştı ama, Şam ondan sonra da, uzun asırlar merkez olma husûsiyetini devam ettirmişti. Evzâî, Leys b. Sa’d ve İmam Mâlik gibi âlimler, talebelerini Şam’a gönderiyor, bunlar da orada ümerânın etrafını alıp, ilim neşrediyorlardı. Bazıları, bu hadîsteki ‘cemaat’tan kasdın muhaddîsler olduğunu, bazıları da müfessîrler olduğunu söylemiştir. Maamâfih, bu ‘cemaat’i belli bir gruba ve zamana hasretmemek, mânâya daha uygun olsa gerek. Her zaman bulunmuştur bu cemaat. Bir zaman Şam’da.. bir zaman başka bir yerde.. bir zaman Ömer İbn Abdülaziz’in etrafında.. bir zaman İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin çevresinde bir zaman İmâm-ı Rabbânî’nin, bir zaman Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin ve bir zaman da bir başkasının arkasında bulunmuştur ve bulunmaya da devam edecektir.

Uykudan Kalkınca Elleri Yıkamak

Anlamayan veya manâsına vâkıf olamayanlar tarafından tekzib edilen bir diğer hadîs-i şerif de şudur: “Sizden biriniz, uykusundan uyandığı zaman elini üç kere yıkasın ve yıkamadan elini (yiyecek veya içecek kabına) daldırmasın. Çünkü o, geceleyin elinin nerelerde gezip dolaştığını bilemez.”

“İnsan, elinin gezip dolaştığı yerleri bilmez mi?” diye, Fecru’l-İslâm, Duha’l-İslâm, Zuhru’l-İslâm kitaplarının sahibi Ahmed Emin, bu hadîsi alaya alır.. Ebû Reyye de onunla alay eder ve bunların üstadı müsteşrik Goldziher de. İnsan, geceleyin elinin nerelerde gezdiğini bilir mi gerçekten? Bence bu hadîs-i şerifde, yukarıdaki benzerleri gibi zamanları aşan bir beyan ve hıfzu’s-sıhha adına bir mu’cizedir; ve mühim hakikatleri ifade etmektedir.

İnsanın alerjisi olur, kaşıntısı olur ve geceleyin bilmeden bazı yerlerini kaşıyabilir. Yine bugün, tırnak altında milyonlarca mikrobun barındığı tıbbın bildiği gerçeklerdendir. Öyleyse, bedenini kaşıyan ve buradaki mikropları eline bulaştıran veya tırnak altlarına yerleşmesine sebep olan bir insan, sabah ellerini yıkamadan yemeğe oturur, elini yemek veya su kabına daldırırsa, şurasına-burasına bulaşan mikropların vücuduna girmesine sebep olmayacak mıdır?

Şimdi, ümmetin öteden beri telakki-i bi’l-kabulle karşıladığı ve ilmî tespitlere de ters düşmeyen; ters düşmek bir yana, onlarla mütesânit olan böyle bir haber veya tembihi, bir kısım müsteşrikler veya onların İslâm dünyasındaki takipçileri müstağriplerin hoşlanmadıkları sahâbîler rivayet ediyor diye, ya da onların yaşadığı dönemde, ilmî seviye henüz o noktaya ulaşmadığı için hadîsi tekzibe kalkışmaları ancak kendilerini utandıracak bir davranıştır.

Mi'rac'da Hz. Musa İle Mülâkat

Tekzibine çalışılan hadîslerden biri de, Mi’râc’da Rasûlullah Efendimiz’in (sav), ümmetine günde 50 vakit namaz farz olmuşken, Hz. Mûsâ’nın, irşâd ve îkâzıyla, bunun beş vakte indirilmiş olmasıdır Bu hadîsi, Bûhârî ve Müslim gibi en sahih kaynaklar rivâyet etmektedir.

Evvela, bu bir mülâkattır, mürâcaat değildir. Kaldı ki, Peygamberimiz’in Hz. Mûsâ’ya mürâcaatının da, yadırganacak bir yanı yoktur. Bir kere Efendimiz (sav), yeni Mi’-râc’a çıkıyor; Hz. Mûsâ (as) ise, çoktan o âlemlerin tâvûsu olmuş bir nebî. İkinci olarak, Efendimiz (sav) edep timsâlidir; hem Allah’a karşı tavrında hem de Hz. Mûsâ’ya karşı tavrında. Ayrıca, O hep ümmeti hakkında yüsr (kolaylık) yolunu araştırmış ve ona vesileler aramıştır. Hz. Musâ ile mülâkatı da böyle bir vesile olarak değerlendirmiş olabilir. Sonra, bu bir müracaatsa, O’nun Hz. Mûsâ’ya müracâatının, İsrailoğulları veya Yahudi kavmi nazarında umumî havayı yumuşatıcı olması bakımından taşıdığı psikososyolojik durum da çok önemlidir. Bundan başka Efendimiz (sav), bütün peygamberleri tasdikle gelmiştir. Bu kabil muhtevasıyla böyle bir mülâkat, bu yüce manâyı ifade bakımından çok önemlidir. Evet, O’nun peygamberleri kabulü âdetâ dâsitânîydi. O kendisinin, önceki peygamberlerden üstün görülmesine ve önceki peygamberlerin -hâşâ- hafife alınmasına aslâ izin vermemişti. Hatta bir defasında bir sahâbi Hz. Mûsâ’nın kadrine gadrettiğini görünce O, hemen müdahale edip: “Beni Mûsâ b. İmrân’a tercih etmeyin. Zira, ben onu Mahşer Günü’nde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim” buyurmuştur. Burada da hak çizgisi mahfûz, böyle bir kadir bilirlik, dolayısıyla da yumuşatma söz konusu olabilir.

Sonra, biz mekânın bütün buudlarını tam olarak bilemiyoruz. Dolayısıyla bazı hâdiseler hangi buudda cereyan ediyor, ondan da habersiziz. Meselâ, yine Ahmed İbn Hanbel, Müslim ve İbn Mâce gibi sahih hadîs kaynaklarının rivayet ettiği ve Hristiyanken Müslüman olan Temîmü’d-Dârî’nin, bilmediği bir adada gördüğü son derece kıllı bir yaratığı “Cessâse” ve mağarada, ki kendisini “Deccal” olarak takdim eden bir insan azmanını anlatan hadîs-i şerifi “Temîmü’d-Dârî Hristiyandı; bunu Hristiyanlıktan getirmiştir” veya “Böyle bir şey mümkün değildir” diye hemen inkâr yoluna mı gitmek gerek? Bu hadîsi, en azından, bazılarının trans halinde gördükleri bazı şeyler kabilinden anlayamayız mı? Öyle anlayalım değil. Kaldı ki, Temimü’d-Dârî’nin bu hâdiseyi, hangi mekân buudunda gördüğünü de bilmiyoruz. Yine, Hz. İsâ’nın -keyfiyeti ne olursa olsun- nüzûlüyle alâkalı pek çok hadîs var; bütün bunlara Hristiyanlar tarafından uydurulmuş gözüyle mi bakacağız? Hz. İsâ (as), peygamberliğine iman ettiğimiz ve Efendimiz’in (sav) de geleceğini müjdelemiş olduğu ülü’l-azm peygamberlerden değil midir? O da bizim peygamberimizdir; Hz. İbrahim, Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman, Hz. Mûsâ gibi. Denizler altında, telepati yoluyla yapılan konuşmaları, ruh çağırmayı, insanların uyutulmasını, telefonla hipnoz hâdisesini kabûl edip de zikrettiğimiz hadîsleri -ki hangi buud ve keyfiyette cereyan etmiş olursa olsun- Allâme Kadı Iyaz’ın Şifâ’sından ve Ebû Nuaym İsbehânî’nin Delâil’ine, ondan da İbn Kesîr’in Şemâil’ine kadar bütün şemâil kitaplarının kaydettiği Şakk-ı Sadr (Efendimiz’in göğsünün yarılması) hâdisesini akıl ve pozitif ilimlere göre izah edemiyoruz diye inkâr mı edeceğiz?

Evet, sahih hadîsleri inkârla sünneti yıkmaya çalışanlar, zannediyorum, yıkamayacakları bu şeyi yıkma kuruntularıyla hArap olup gidecekler; ama, sünnet ebedlere kadar dimdik ayakta kalacaktır...