ivayetlerde Gösterilen Hassasiyet
Efendimiz'in (sav) Tahşidatı

Her şeyden önce şu husus iyi bilinmelidir ki, Rasûlullah (sav) Efendimiz: “Kim benim üzerime yalan uydurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın”; bir rivayette: “Kim kasden benim üzerime yalan uydurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın” buyurmuşlardı. Doğruyla yalanın arasındaki farkın, Rasûlullah (sav) ile Müseylemetü’l-Kezzâb veya gökle yer arası kadar birbirinden uzak bulunduğu o dönemde, en büyük ve en mühim husûsiyetin doğruluk olduğu düşünülecek olursa, o ışık asrında her mü’min, hele bu mü’min sahâbi ve sahâbeyi takip eden tabîinden ise, bırakın Efendimiz’e karşı yalan söylemeyi, Efendimiz’i hevâ ve hevesleri istikametinde konuşturmayı, en ufak bir yalanı bile söylemeleri mümkün değildi. O kadar ki, Hz. Ali Efendimiz (ra): “Ben, size Rasûlullah (sav) Efendimiz’den bir şey söylerken, (öyle dikkat eder, öyle söylerim ki, ) gökten yere düşüp parça parça olmak benim için, O’nun üzerine yalan söylemekten daha ehvendir”buyururlardı. Yine, bizzat Efendimiz (sav) , bu hususta: “Kim yalan olduğunu bile bile benden bir söz rivayet ederse, o da yalancılardan biridir” buyurarak, tahşidat üstüne tahşidat yapıyordu. Şimdi, doğrulukları cihanı tutmuş ve çok kısa bir zamanda İslâm’ı dört bir yana yayıp, beşeriyetin mürebbîleri olmuş böyle bir cemaatten bu tehdide mâsadak olacak bir davranışı beklemek, nasıl kabul edilebilir ki?

Sahabe ve Tabiinin Temkini

Mes’elenin bu denli hassâsiyet istemesi, sahâbeyi öylesine titiz ve temkinli yapmıştı ki, pek çoğu hadis rivayet etmekten âdetâ ürkerlerdi. İlk Müslümanlardan olup hakkında sahâbe-i kiramın: “Biz, onu tanıdığımız andan itibaren Ehl-i Beyt-i Rasûl’den bir ferd olarak bilirdik” diyecek derecede hâne-i saâdete teklifsiz girip çıkan ve Hz. Ömer (ra) devr-i hilâfet penâhîlerinde Kûfe’ye âmil olarak gönderilirken: “Ey Kûfeliler, sizi nefsime tercih etmeseydim, İbn Mes’ûd’u size göndermezdim” dediği Abdullah İbn Mes’ûd, kendisinden bir hadîs rivayet etmesini istediklerinde: (Rasûlullah buyurdu ki) diye başlar ve sonra gözleri dolar, başını eğer, yukarı kaldırır, derin bir soluk alır, düğmelerini çözer, göğsü açılır nihayet hadisi rivayet eder, sonra da: “(Bak, ben hafızamdan bir şey söylüyorum ama bilin ki, Rasûlullah) bunun üç aşağı-beş yukarı veya buna yakın yahut da buna benzer bir şey buyurdu.” şeklinde ikazda bulunmayı da ihmal etmezdi.

Rasûlullah’ın havârisi ve kahraman halası Safiyye’nin oğlu, ilk Müslümanlardan, Aşere-i Mübeşşere arasında bulunmakla serfiraz Hz. Zübeyr İbn Avvâm, o kadar az hadis rivayet etmiştir ki, bir gün oğlu kendisine: “Baba, sen neden hadis rivayet etmiyorsun?” diye sorduğunda: “Bir kelimede bile Rasûlullah’a muhalefet ederim diye ödüm kopuyor. Çünkü O: ‘Benim üzerime yalan söyleyen, cehennemdeki yerini hazırlasın’ buyurmuştur” şeklinde cevap vermişti.

Tam on yıl bilâ-fasıla, Rasûlullah’a (sav) hizmet etmiş bulunan Hâdim-i Nebevî Hz. Enes bin Mâlik (ra), bir gün: “Eğer hatâ ederim endişesi ve korkusu olmasaydı, Rasûl-i Ekrem’den (sav) daha çok şeyler anlatırdım” buyurmuştu.

Beş yüz sahâbiyle görüştüğü söylenen ve bir beldeye vardığında: “Beş yüz sahâbi görmüş bir insan geliyor” denen, tabiînin büyüklerinden.. ve İmam Ebû Yusuf’a, hattâ İmam Ebû Hanife’ye Kûfe’de büyük tesiri olan Abdurrahman İbn Ebî Leylâ: “Yüzyirmi sahâbi tanıdım ki, -bir mescidde aynı anda yüz yirmisi de oturuyor olabilir- kendilerine bildikleri bir şey sorulduğunda hep birbirlerinin yüzlerine bakarlar; konuşurken, Rasûlullah’ın sözlerine bir kelime karıştırıveririm korkusuyla başkasının cevap vermesini bekler, kimse cevap vermeyince de nihayet bunlardan biri dişini sıkar ve Allah’a dayanarak, -İbn Mes’ud gibi hatırlatmasıyla rivayette bulunurlardı” demektedir.

İslâm’ın ilk yıllarında, evini Rasûlullah’a açmış bulunan Erkam’ın (ra) oğlu ki, Efendimiz’i gördüğü gibi, Hz. Ebû Bekir’le diz dize, Hz. Ömer’le omuz omuza yaşamış bulunan ve üzerine aldığı vazifesinde kılı kırk yaran o hazînedâr-ı hulefâ, yani halifelerin maliye nâzırı Zeyd b. Erkam (ra), Hz. Osman’ın hazineye bıraktığı malından alıp da akrabasına dağıttığını görünce, anahtarları getirerek Hz. Osman’a teslim etmiş ve: “Yâ emîre’l-mü’minîn, halk hakkında su-i zan edecek ve benim hakkımda da su-i zanda bulunacaklar. Müsâade ederseniz, ben bu işi daha fazla yapamayacağım” deyip sonra da istifa etmişti. İşte bu büyük sahabî, Abdurrahman İbn Ebî Leylâ, kendisinden bir hadis rivayet etmesini isteyince irkilmiş ve: “Evlâdım, yaşlandık.. unuttuk. Rasûlullah’tan hadis rivayeti çok ağır, çok zor bir iştir” cevabında bulunmuştu.

Aynen Rivayette Hassasiyet

Râvinin lisana tam manâsıyla vâkıf olması, manâyı ifade için kullandığı kelimenin siyak ve sibak arasında yabancı bir kelime olduğu imajını uyandırmaması ve hadisin lâfzının unutulmuş olması gibi belli şartlarla hadîs bi’l-manâ, yani, hadîsi Efendimiz’den sâdır olmayan bir lâfızla rivayet etmek câiz olmakla beraber, sahâbe-i kirâm, hadîsin bir kelimesi, hattâ bir harfi mevzûunda bile alabildiğine titizdi. Meselâ, bir gün Ubeyd İbn Umeyr, Abdullah İbn Ömer’in (ra) yanında şu hadîsi rivayet eder: “Münafığın durumu iki sürü arasında gidip gelen bir koyuna benzer.” Yani münafık, kâfirlerle mü’minler arasında gidip gelen ve birinde karar kılamadığı için iki tarafça da kabul görmeyen bir tiptir; mü’minlerle düşüp kalktığı için, kâfirler nazarında hor ve hakîr görülür; bir mü’minin iç bütünlüğüne ulaşamadığı ve tam mânâsıyla iman edemediği için de, mü’minlerin nazarında hor ve hakir olur.

İbn Ömer, celâllenir ve: “Hayır, öyle demedi!” diye mukabelede bulunur. Umeyr: “Ya, nasıl dedi?” diye sorar ve İbn Ömer: “Ben Resûlullah’tan böyle duydum” diyerek, hadîsi şu şekilde okur: Aradaki fark, sadece ile farkıdır. Bu hâdise Müsned’de ise şu şekilde kaydedilmiştir. Ubeydullah b. Umeyr: “Münâfığın durumu iki sürü arasındaki koyuna benzer ki, sürünün birine katıldığında onu boynuzlarlar; diğerine katıldığında yine boynuzlarlar” diye rivâyet eder. Abdullah İbn Ömer: yerine: olacağını söyler. Zira kendisi Efendimiz’den bu şekilde işitmiştir.

Sahâbenin gösterdiği bu hassâsiyeti, aynıyla tabiîn ve tebe-i tabiîn de göstermiştir. Meselâ, meşhur Süfyan İbn Uyeyne şu hadîsi rivâyet eder: “Nebi (sav), kabaktan elde edilen ve ziftli kaplarda (koruk, üzüm, hurma üsâresi gibi) şıra kurmaktan menetti.” Daha sonra bu hadis Süfyan’ın yanında:” şeklinde rivâyet edildi. Bunun üzerine Süfyân:“Ben Zührî’den öyle duymadım. O, bu hadîsi şöyle rivâyet ediyordu.” diye itiraz eder ve yukarıdaki hadîsi okur. Aradaki fark, birinde fiilinin sülâsîsi diğerinde ise humâsî iftiâl’ babından “” olmasıdır ve manâ olarak da önemsiz bir nüans söz konusudur. Ama, sahâbe olsun, tabiîn ve tebe-i tabiîn olsun, hadîsin aynen Efendimiz’den geldiği şekliyle rivayet edilmesi mevzûunda bu derece hassas idiler. Bu hassasiyet karşısında dün ve bugün, “sahâbe ve tabiîn, Allah Rasûlü’nden (sav) duydukları şeyleri kendi kelimeleriyle ifade ediyorlardı; dolayısıyla, bu şekilde intikal eden hadislerin teşrie esas teşkil edebilecek bir ağırlığı yoktur” şeklinde yapılan boş ve mesnedsiz iddiaların ne değerde olduğunu ve olacağını size bırakıyorum...

Buharî’nin ‘Kitâbü’d-Deavât’ bölümünde Bera’ b. Âzib anlatıyor: “Rasûlullah bana: “Yatacağın zaman namaz abdesti gibi abdest al ve sonra sağ yanına yatarak şu duâyı oku” buyurdu:

Görüldüğü gibi, Rasûlullah Efendimiz, sezebildiğimiz veya sezemediğimiz bir manâdan ötürü, “Rasûl” değil de “Nebi” denmesi lazım geldiğini hatırlatıyor.

Evet, insan, uykuya ve rüyalara girerken, nübüvvetin kırk altıda birine yelken açmış olur. Zira, uyku ve rüya bir bakıma nübüvvetle alâkalıdır; fakat risâletle değil; risalet, hâlet-i sahv, yani göz ve kalb açıklığı ister. İşte, Efendimiz’in gösterdiği bu hassâsiyeti, aynıyla sahâbe de gösterip, hadîsleri fevkalâde hassâsiyet içinde aldılar ve aynı hassâsiyet içinde başkalarına naklettiler.

Müzakere

Sahâbe-i kirâm, Rasûlullah’tan (sav) aldığını nakletmekle kalmıyor, aynı zamanda öğrenip belledikleri şeyleri aralarında müzakere de ediyorlardı. Kendileri müzakere ettikleri gibi, daha sonra talebelerinin de bu mes’eleleri müzakere etmelerini istiyorlardı. Meselâ, sahâbi efendilerimizden Ebû Saîdi’l-Hudrî ve İbn Abbas, talebelerine şöyle derlerdi: “Bu hadîsleri belleyin ve aranızda müzâkere edin. Onların bazısı bazısını hatırlatacaktır; dolayısıyla, bunları aranızda devamlı mütâlâa etmelisiniz.” Hadîsin, sünnetin ehemmiyetini çok iyi kavramış bulunan ve yine hadîs-i şerifte ifade olunduğu üzere, meleklerin ehl-i ilmin ayakları altına kanatlarını serdiğini bilen sahâbe, hadîslere dört elle sarılıyor, onları hafızasına yerleştiriyor, müzâkere ediyor ve sonra da naklediyordu. İşte, böyle bir vasatta hadîsler hafızalara yerleşti, nakşedildi, hayata hayat yapıldı ve bize kadar geldi..

Sahabe ve Tabiinin Tahkiki

Sahâbe, hadîsleri müzâkere etmesinin yanı sıra, herhangi bir dinî mes’eleyle karşılaştıklarında, o mes’elede sünnetin bir hükmü olup olmadığını araştırır; hepsi de yalana kapalı, adalet ve istikamet insanları olmalarına rağmen, sünnetin o büyük ehemiyeti ve teşrîdeki yerinden ötürü, duydukları her şeyi hemen kabul etmeyip, tahkik ederlerdi. Evet onlar, zekâ ve hafıza dahileri oldukları kadar, ehl-i tahkiktiler de.

Bir defasında bir kadın, torununun mirasından pay almak için Hz. Ebû Bekir’e (ra) müracaatta bulundu. Rasûlullah’ın Halifesi: “Kitâbullah’da sana bir şey verileceğine dair bir âyet görmediğim gibi, Rasûlullah’ın da (sav) bu mevzûda bir şey buyurduklarını hatırlamıyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Muğîre bin Şu’be (ra), ayağa kalkıp: “Rasûlullah (sav), nineye altıda bir hisse verirdi” dedi. Hz. Ebû Bekir’in (ra): “Senden başka bunu bilen var mı?” sorusu üzerine, Muhammed bin Mesleme (ra), Muğire bin Şu’be’yi tasdik ederek: “Ben de aynı şeyi Rasûl-i Ekrem’den (sav) duydum” diye şahidlikte bulundu. O zaman, Hz. Ebû Bekir (ra), o kadına altıda bir hisse verdi.

Rasûlullah’ın zayıf bir hadîste: “Dininizin yarısını şu Hümeyrâ’dan alın”81 buyurduğu büyük zekâ ve fetânet sahibi, her şeyi inceden inceye tahkîk eden Hz. Âişe Validemiz, bir gün Allah Rasûlü’nün (sav): “Hesaba çekilen, muhakkak azaba maruz kalmıştır” buyurması üzerine: “Böyle diyorsun ama, Allah, Kurân’ında bazıları için: “Sonra, hesapları görülür de, yumuşak-kolay bir hesaba çekilirler” buyurmuyor mu?” diyerek, açıklama istedi. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (sav), şu tavzihte bulundular: “Yâ Âişe, senin dediğin “arz” dır. Herkesin hesabı Allah’a arzolunacak. Fakat, hesapta Allah bir insanla münakaşaya tutuştu mu, kul, yaptıklarını inkâr edip de, Allah onun yaptıklarını bir bir sayıp döktü mü, işte o zaman insanın işi bitmiştir.”

Sahâbenin duyduğunu tahkik etmesi sadedinde, burada bizi alâkadar eden ve Kurân’ın değişik vecihlerle inmesiyle alâkalı, pek çok tariklerle anlatılan bir hususu daha nakletmek istiyorum: Değişik nakillerin yanında, Buharî’nin rivayetinde, Hz. Ömer Efendimiz (ra), vak’ayı şöyle anlatmaktadır: “Rasûlullah’ın (sav) hayatında, Hişam bin Hakîm’in Furkan sûresini okuduğunu işittim. Rasûlullah’ın bana okumadığı bazı harflerle okuyordu. Namazı bitirip de selâm verinceye kadar sabrettim. Selâm verir vermez, ridâsının yakasına yapışıp çektim ve “bu sûreyi sana bu şekilde kim okuttu?” dedim. “Rasûlullah (sav)” diye cevap verince de “Yalan söylüyorsun. Rasûlullah bunu bana senin okuduğun şeklin dışında okuttu” dedim ve kendisini sürükleyerek Rasûlullah’ın (sav) huzuruna getirdim. “Yâ Rasûlallah, bu adam, Furkan sûresini senin bana okutmadığın harflerle okuyor” dedim. Rasûl-i Ekrem (sav): “Sal onu” buyurdu ve Hişam’a dönüp: “Ya Hişam, oku bakayım” diye emretti. Hişam, benim kendisinden duyduğum şekilde okudu ve Efendimiz (sav), “evet, böyle nâzil oldu” buyurdular. Sonra, “Sen oku, yâ Ömer” diye emrettiler. Ben de, bana okuttuğu şekilde okudum; o zaman da, “evet, bu şekilde nâzil oldu” buyurdu; sonra da ilâve ettiler: “Muhakkak bu Kur’ân, yedi harf üzere nâzil olmuştur. Siz, kolayınıza geleni okuyun”

Yine, bir gün Ebû Mûsâ el-Eş’ârî, Hz. Ömer’i ziyarete gelmişti; kapıyı üç kere çaldığı halde, girmesi için müsaade çıkmayınca geriye döndü. Hz. Ömer, meşguliyeti bitince: “Abdullah b. Kays’ın sesini işitmiştim; izin verin, girsin” diye emretti. “Gitti” dediler. Bunun üzerine, adam gönderip çağırttı ve Ebû Mûsâ’ya: “Neden gittin?” diye sordu. O da: “Resûlullah bize, “Bir yere girmek istediğinizde üç defa kapıyı çalıp, izin isteyin. İzin verilmezse geri dönün” diye emretti” dedi. Hz. Ömer: “Ben bunu duymadım. Böyle olduğuna dair muhakkak bir beyyine getirmelisin” diye gürledi. Ebû Mûsâ, hemen Mescid-i Nebevî’ye koştu ve mes’eleyi oradakilere açtı. Übeyy b. Ka’b: “Bunun için büyüklerin şehadeti gerekmez; küçüklerimiz de bilir bunu” diyerek, Ebû Saîd el-Hudrî’yi Hz. Ömer’e gönderdiler. Hz. Ömer (ra), bu şekilde davranmasının sebebini şöyle açıkladı: “Vâkıa, ben seni itham etmek istemedim. Fakat, rastgele insanların Resûlullah’a yalan isnad etmelerinden korkarım.”

Tahkik Yolunda Rihlet

Ashâb-ı kirâm, hadîsler mevzûunda böylesine hassâsiyet gösterdiği gibi, tek bir hadîs için ‘rıhlet’ denilen seyahatler düzenleyecek kadar da sünnete ihtimam gösteriyordu. Tabiînin büyük fukahasından ve nice büyüklerin, önünde diz çöktüğü siyâhî Atâ bin Ebî Rebah’ın nakline göre, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin kafasına bir hadîs takılır ve: “Bunu Rasûlullah’tan duyanlardan sadece Ukbe bin Âmir kalmıştır” derler. O da hayvanına binip, Ukbe bin Âmir’in yaşadığı Mısır yolunu tutar. Tek bir hadîs için, hem de bildiği bir hadîsi tahkik için Medine’den Mısır’a yapılan bir seyahattir bu. Mısır’a varınca, emir Mesleme İbn Muhalled’in evine uğrar ve yanına bir rehber alarak, Ukbe’ye varır. İki dost sokakta karşılaşır, sarmaş-dolaş olur ve Ukbe’ye: “Bu hadisi Hz. Peygamber’den işiten senden ve benden başka kimse kalmadı” diyerek: “Her kim, dünyada bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyâmet günü onun ayıbını örter” hadîsini okur. Ukbe’nin, hadîsi aynı şekilde tekrarlaması üzerine: “Ben bunun için gelmiştim; geliş gayemin içine başka bir şey karıştırmak istemem” diyerek geri döner.

Yine, Buharî’nin rivayetine göre, ensarın ulularından Câbir b. Abdillah (ra), Abdullah İbn Üneys’in rivayet ettiği bir hadîsi, bizzat onun ağzından işitmek için, bir ay süren bir yolculuğa çıkmış ve: “Hz. Peygamber’den bizzat işitmediğim bir hadîsi senin rivayet ettiğini öğrendim. Onu işitmeden ikimizden biri ölür diye korktum ve sana geldim” diyerek, hadîsi Abdullah b. Üneys’ten dinlemiş ve gerisin geriye Medine’ye dönmüştür.

Tabiûnun Rihleti (Yolculuk, Sefer)

Hadîs uğruna seve seve girişilen bu rıhletler yalnızca sahâbeyle sınırlı da kalmamış; daha sonraki devirlerde de aynı şekilde devam etmiştir. Saîd İbnü’l-Müseyyib’in “gerektiğinde bir tek hadîs için günlerce yol katettiğini, söylemesi”; Mesruk İbnü’l-Ecda’nın, “tek bir harfi için bile yolculuk etmesi”; Kesir İbn Kays’ın rivayetine göre, Ebu’d-Derdâ’dan tek bir hadîs almak için bir ilim aşığının Medine’den Şam’a gelmesi ve daha pek çok seyahatler, bu mevzûda zikre değer misallerdir.

Hadîs rivayeti mevzûunda sahâbenin gösterdiği titizlik, aynıyla tabiîne de intikal etmiştir. İleride ayrıca temas edileceği üzere, bu ilme öyle insanlar varis olmuştur ki, A’meş’in ifadesiyle, hadîse bir ‘vav’ bir ‘elif’ veya bir ‘dal’ ziyade etmektense, göklerin başlarına yıkılmasını tercih ederlerdi Rivayetlerin Efendimiz’den geldiği şekle, yani aslına uygun olması husûsunda öylesine hassastılar ki, ‘vav’ ve ‘fe’ harflerinin dahi yer değiştirmesine müsaade etmezlerdi.

Sahâbe-i kirâmın her biri ‘adil’ olmasına ve yalana kapalı bulunmasına rağmen, tabiîn imamları, duydukları bir hadîsi başka sahâbîlerden de tahkik ederlerdi. Bu hususta tabiînin büyük imamlarından Ebu’l-Âliye: “Biz, (Basra’da, Bağdat’ta, Horasan’da, Mâverâünnehr’ de, yani) nerede olursak olalım, Rasûlullah’ın ashabından bir şey işittiğimiz zaman, onunla kanaat etmez, oradan göç eder, kendi ağızlarından duyar” demektedir.

Müslim’in rivayetinde Muhammed İbn Sîrîn: “Biz isnaddan sormazdık; (birisi bize bir hadîs rivayet ettiğinde, kimden aldığını araştırmazdık) ne zaman ki fitne çıktı, o zaman isnaddan sormağa başladık” 93 der. İlk dönemlerde isnaddan sorulmazdı; yani, Resûlullah’dan bir hadîs rivayet edildiğinde, bunun kimden alındığı tahkik edilmezdi. Ama, fitneye karşı kapı sayılan Hz. Ömer’in şehadetinden sonra Hz. Osman’ın katline ve Hz. Ali dönemindeki hadiselere müncer olan fitneler başgösterince, az da olsa hadîs uydurmalar başladı. Hz. Osman’ın aleyhinde hadîs uyduruluyor, buna karşılık, bazı safderûn kimseler de, Hz. Osman’ın ihtiyacı varmış gibi, onun lehine hadîs uyduruyorlardı.

Aynı şekilde, Hz. Ali aleyhinde uydurulan hadîslere mukabil, o Bâlâ Kâmet’i, senâ maksadına mâtuf hadîs imal edenler de vardı. İşte, bu tür uydurmalar başlayınca, sıdkı kendilerine şiar edinen büyük imamlar, artık “isnad” dan sorar ve duydukları her hadîsi tahkik eder olmuşlardı. Evet, Şu’be gibi, Şa’bî gibi, Sevrî gibi kimseler, artık bu işi yakın takibe almış ve takip eder olmuşlardı.

Yine Müslim’in, tabiînin büyük imamlarından Mücâhid b. Cebr’den rivayetinde, benzer bir vak’ayı görürüz: Büşeyru’l-Adevî, İbn Abbas’ın yanına gelerek hadîs rivayetinde bulundu ve İbn Abbas, kendisine hiç iltifat etmedi. Bunun üzerine, Buşeyrü’l-Adevî şöyle dedi: “Sana ne oluyor ki, ben sana hadîs rivayet ediyorum, sense hiç kulak vermiyorsun?” İbn Abbas, şu cevabı verdi: “Biz, önceden bir kimse “Resûlullah buyurdu ki” dedi mi, yüreklerimiz hoplar, gözlerimiz ona döner ve hemen kulak kesilirdik. Fakat, insanlar serkeş yahud uysal atlara binip de sağa sola rihlete başlayınca, artık bildiklerimizden başka şeyler almaz olduk.”

Endülüs’ün büyük âlimi, İbn Abdi’l-Berr, tabiûnun dev imamlarından Amir b. Şerâhil eş-Şa’bî’den rivayet ediyor: Rabî İbn Huseym: “Kim, on defa: derse, bir köle azad etmiş sevabını alır” hadîsini rivayet eder. Şa’bî, derhal: “Bunu sana kim söyledi?” diye sorar. “Abdurrahman İbn Ebî Leyl┠cevabını alınca, şedd-i rihal eder ve tabiînin bir başka dev imamı, dev fakihi İbn Ebî Leylâ’yı bulur. Ona sorar ve rivayetin sahih olduğunu anlar... İbn Ebî Leylâ da, bunu büyük sahabî Ebû Eyyûb el-Ensa-rî’den duymuştur.

Yalan ve Yalancının Takibi

Gerçekten o dönemde yalana karşı âdetâ ilan-ı harp edilmişti. İbn Şihab ez-Zührî, İbn Sîrîn, Süfyan es-Sevrî, Amir b. Şerâhil eş-Şa’bî, İbrahim İbn Yezîd en-Nehaî, Şu’be, Ebû Hilâl, Katâde İbn Diâme, Hişam ed-Destevâî, Mis’ar İbn Kudâm, evet hepsi de yalana karşı harb ilanında bulunmuşlar ve birer hisbe memuru gibi yalanı ve yalancıyı takip ediyor ve yalanları doğrulardan ayıklıyorlardı.

Hıfz Misyonu

Bu arada dev hâfızlar, hâfıza dahîleri de durmadan hadîs ezberliyorlardı. Ahmed İbn Hanbel’in, değişik kanal, değişik sened, farklı metin, yani muhteva aynı olsa bile, sahihi, haseni ve zayıfıyla bir milyon hadîs ezberlediği söylenir ki; kırk bin hadîs ihtiva eden meşhur Müsned’ini üç yüzbin hadîsten seçerek meydana getirdiğinde şüphe yoktur. Vakıa, bu kırk binin içinde mükerrerler ve oğlu Abdullah’ın ‘Zevâid’i vardır. Bütün hayatını hadîse, Allah Rasûlü’nün mübarek sözlerine hasreden Yahya İbn Maîn, mevzû hadîsleri de ezberlerdi. Bir keresinde, Ahmed İbn Hanbel, neden böyle yaptığını sorduğunda: “Yanıma gelen insanlara bu mevzûdur, şu mevzûdur; bunların dışında kalanlardan alabildiğini alırsın derim”cevabını vermişti. İmam Zührî’den Yahya b. Said el Kattan’a, Buharî ve Müslim’den Dârekutnî ve Hâkim’e uzanan çizgide daha dünya kadar nekkâd ezberciler yetişti.

Hakperestlik Duygusu

Yalanın takibi, yalana karşı tavır, derken hakkın hatırını âli tutma.. ve doğru olmayanın konuşulmasına meydan vermeme. Meselâ; bir gün Hz. Ömer hutbe irad ederken: “Kadınlarınızın mehirlerini kırk ukıyyenin üstüne çıkarmayın” demişti ki, maksûrenin ardından bir kadın: “O da niye ey mü’minlerin emiri? Allah, Kur’ân-ı Kerim’de “onlara kantar kantar verdiğiniz altın ve gümüşten, onları boşayacağınızda hiçbir şey geri almayın” derken, siz “kırk ukıyye diyorsunuz” şeklinde karşılık vererek, koca halîfeye: “Adam hatâ etti; kadın isabet etti” veya “Ya Ömer, sen dinini bir kadın kadar dahi bilmiyorsun” dedirtiyordu. Bu türlü durumlarda, tabiîn imamları da aynı şekilde davranıyorlardı. Meselâ, Zeyd İbn Ebî Üneyse: -Kardeşinin dikkatsizliğinden mi, vehminden mi, mezhep taassubundan mı, yoksa başka bir sebepden mi- “Kardeşimden hadîs almayın” diyordu. Sahabî adına ilk te’lifte bulunan ve Buharî, Müslim seviyesindeki büyük hadîsçilerin imamı Ali İbnü’l-Medînî’ye: “Baban nasıldır?” diye sorulduğunda: “Bana değil, onu başkasına sorun” cevabını veriyor; ısrar edilince de: “Hadîs dindir, babamsa zayıftır” şeklinde konuşuyordu. Ebû Hanîfe Mektebi’nde yetişip, İmam Şafiî’ye üstadlık yapan ve: “Duyduğum bir şeyi unuttuğumu hatırlamıyorum; duyduğum bir şeyi ikinci defa tekrar ettiğimi de hatırlamıyorum” diyen İmam Şafiî’nin ona, sû-i hıfzından şikâyette bulunduğun-da:“Günahlardan sakın; çünkü ilim nurdur ve Allah’tan olan bu nur, âsiye hediye edilmez” cevabında bulunan meşhur Vekî’ İbn Cerrah, babası hadîs rivayet ederken dâima yanında bulunurdu. “Neden böyle yapıyorsun?” dediklerinde, şu cevabı verirdi: “Babam devletin hazine memurlarındandır. İhtimal, memuru bulunduğu devlet hesabına bazı sözleri yumuşatabilir. Yanında duruyorum ki, böyle bir za’f südûr ederse önleyeyim.”

İlel Kitapları

İşte, bu büyük zâtlar bir de bu mevzûda dünya kadar ilel kitapları yazdılar; yani, hadîslerin senet veya metinlerindeki arızaları, tam bir hekim hazâkat ve hassasiyetiyle ortaya koyan eserler tedvin ettiler. Zuafâ ve Metrûkîn kitapları yazdılar; zayıf ravileri, kendilerinden hadîs alınmayan ve hadîsleri terkedilen ravileri birer birer teşhir ettiler. Onlar bu mevzûda o denli hassas idiler ki, biri “babam hazine memurudur” diye, hadîs rivayet ettiği zaman O’nun başında beklerken.. bir diğeri: “Babam şu yaşa kadar hadîs rivayet ediyordu. Belli bir yaşa geldikten sonra zihin hassasiyetini kaybetti ve o günden sonra, onun, evimize gelenlerle görüşmesini engelledim” diyordu.

Yine hadîsin dev imamlarından Abdurrahman İbn Mehdî, Şu’be, Sevrî, İbn Mübarek ve İmam Malik’e: “Bu insanların çoğu yalanla itham ediliyorlar. (Biz de bunlar yalancıdır diye kitaplara alıyoruz. Bunları fâşetmek nasıl olur?) diye sordum. Dördü de: “Hadîs dindir, daha önemlidir; çünkü onda Hakikat-ı Ahmediye gizlidir” şeklinde konuştular” demektedir. Hadîs hususunda alabildiğine sert, tavizsiz ve arkadaşlarının: “Bunu çocukluğundan beri tanıyoruz; rüyalarına bile günah misafir olmamıştır” dediği Yahyâ İbn Said el-Kattan’a: “Sen milletin bu kadar şeref ve haysiyeti ile oynuyorsun; şu hadîs uydurur, şu zayıftır, şu metruktur diyorsun. Bir gün, Allah bütün bunları sana sormaz mı?” dendiği zaman, o, şu cevapta bulunur: “Onların Allah katında hasmım olmasını, Resûlullah’ın (sav) hasmım olmasına tercih ederim.”

Evet, işte sünnet, bu fevkalâde hassasiyet içinde tesbit edildi. Buna rağmen, bir kısım hadîsler uydurulmadı da denemez; uyduruldu ama, uydurulan hadîsler, sahâbe ve tabiînin hadîs sarraflığına çarptı ve karakolları çok iyi tutmuş bu hassas nöbetçileri aşamadı. Aşanlar da zamanla ayıklandı ve sahih hadîs külliyatına girmeye yol bulamadı. Bu mevzûda, ayrıca şu yollar da takip ediliyordu.

Mevzû' Hadîslerin Ayıklanması

Ruhun bir zaman-mekân üstü yanı vardır. Zaman-mekân adına bildiklerimiz henüz kesin şeyler olmadığı gibi, bu mevzuda bilinen şeyler de çok fazla değildir. Mevcud fizik kanunları ve mu’talarıyla (verileriyle) ispat edilmemişse de, Einstein, mekânın üç buuddan sonra bir dördüncü buudunun da var olabileceğini söylemiştir.

Çok defa yalan hadîs uyduranlar, ömürlerinin sonunda, ölmeden önce veya batıl mezheplerinden rücû, ehl-i sünnet ve’l-cemâate iltihak edince uydurdukları hadîsleri itiraf ediyorlardı.

Ayrıca yukarıda izahına çalıştığımız yollarla yalancılar çok iyi takip ve tesbit ediliyordu. Hayatında bir defa yalanına rastlanan bir zattan artık hadîs alınmıyor, hatta sika olmakla birlikte zamanla vehme düşenlerden de rivayette bulunulmuyordu. Burada tipik bir misal vereceğim:

Ebû Dâvûd’un Sünen’inde ismine çok rastlanan İbn Ebî Lehia adlı biri vardır. Zühdde, takvada çok ileri olan bu zat, hâfızasından değil, kitaplarından rivayette bulunurdu. Bir aralık kitaplarını zâyi edince, birdenbire hadîs rivayeti hususundaki kadr ü kıymetini yitirdi. Artık bundan sonra kendisinden hadîs alma mevzûunda o kadar hassas davranılıyordu ki; meselâ İmam Buharî, ondan yalnızca başka hadîslerle te’yid edilen hadîsleri veya sadece fetvaları alıp kaydetti.

Edebiyatta üslûb diye bir mevzû vardır. Sözgelimi, Moliere’i otuz defa okumuş bir insan, Shakespeare’i, Tolstoy’u, Dante’yi, Necib Fazıl’ı, Nurettin Topçu’yu, Sezai Karakoç’u defaatla gözden geçiren bir insan, yığınla söz arasında onların sözlerini rahatça ayırt edebilir. Bu bir üslûp aşinalıktır. Hattâ çok defa otuz defa okumaya bile gerek yoktur. Oysa ki, yukarıda isimlerini verdiğim hadîs imamları hayatlarını hadîse vakfetmiş, Efendimiz’in sözlerine vâkıf söz sultanı, dil üstadı ve hafıza kahramanı insanlardı. Her gün, sabahtan akşama kadar, Efendimiz’in (sav) sözleriyle haşr ü neşr oluyorlardı. Dolayısıyla, Efendimiz’in lâl ü güher sözlerini, O’na ait olmayanlardan çok rahat ayırabiliyor ve ağızlarında bir iki defa söyledikten sonra, çok rahatlıkla, “bu hadîstir veya değildir” diyebiliyorlardı.

Mikyas, Kur'an ve Mütevatir Hadisler

Hadîsler, çoğu muhaddisçe “mütevatir” ve “âhad” diye ikiye ayrılmıştır. Bir hadîs, yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir cemaat tarafından rivayet edilmişse, bu hadîs “mütevatir hadîs”tir ve ehl-i sünnetçe ilmin üç sebebinden biridir. Bunun dışındaki hadîslerse, “âhad hadîs” yani tek bir nâkilden gelen hadîstir. Bazıları, sahâbe asrında âhad olmakla birlikte, tebe-i tabiîn döneminde iştihar etmiş olanlarına “meşhur hadîs” demişlerse de, asıl ayrım “mütevâtir” ve “âhad” olarak yapılmıştır. İşte, âhad hadîsler çok defa Kurân’ın ve sünnetin muhkematına vurulur ve onlara uyarsa kabul edilir, uymazsa “fîhi nazar” denilip tartışmaya açık tutulurdu.

Zaman ve Mekân Üstü Mülâkat

Her ne kadar usûl-ü hadîste yer verilmese de, bu rabbânî insanlar arasında, zaman ve mekanı aşarak, doğrudan doğruya Fem-i Güher-i Nebevî’den hadîs alanlar vardı. Meselâ, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, sahih hadîs kitaplarında rastlanılmayan ve kendisine sağlam hadîs diyemeyeceğimiz: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, kâinatı yarattım” sözünü: “Ben bizzat Resûlullah’tan aldım” demektedir. Aynı şekilde, büyük imam Celâleddin es-Süyûtî’nin, defalarca Efendimiz’le hem de yakazada görüştüğü menkuldür. Yine, İmam Buhâri, kendi kanallarıyla tespit ettiği her bir hadîs için, abdest alır, iki rekât namaz kılar ve mes’eleyi Ruh-u Seyyidi’l-En’am’a havale eder: “Doğru mu ya Rasûlallah?” der; kendince aldığı bir işarete göre de o hadîsi kitabına kaydederdi.

Ruhun bir zaman-mekân üstü yanı vardır. Zaman-mekân adına bildiklerimiz henüz kesin şeyler olmadığı gibi, bu mevzuda bilinen şeyler de çok fazla değildir. Mevcud fizik kanunları ve mu’talarıyla (verileriyle) ispat edilmemişse de, Einstein, mekânın üç buuddan sonra bir dördüncü buudunun da var olabileceğini söylemiştir. Ehlullah, öteden beri bu mes’ele üzerinde durmuş ve zamanüstü, mekânüstü halleri, varlığın iç nizamının tecellileri olarak görmüşlerdir. Bu mevzuda yeri gelmişken, çok objektif olmamakla birlikte, yakın tarihte yaşanmış bir ha-diseyi nakletmekte fayda mülâhaza ediyorum:

Son zamanlara kadar İstanbul’un çeşitli camilerinde hadîs, fıkıh, tefsir, kelâm gibi dinî ilimler okutulurdu. İşte, Fatih Sultan Mehmed Han Camiî’nde hadîs takrir veya imlâ eden mühim bir hocaefendi, bir gün evinde eline bir sopa alıp, canını sıkan kedisinin ayağını kırar. Ertesi gün şafak vakti camiye geldiğinde her günkü mekânda bir başka buuda girer ve zamanüstü bir noktaya ulaşır. Bakar ki, âlî bir divan kurulmuş; bir tarafta bir mustantik, yanında hâkim, bir de kedisi ve kendisi. Mahkeme heyeti hocaefendiye: “Bu kedi senden davacıdır, ayağını kırmışsın. Şimdi kısas uygulayacak ve senin de ayağını kıracağız” der. O anda lûtf-u İlâhî olarak hocaefendinin hatırına bir hadîs-i şerif gelir ve: “Hayır, bana kısas uygulayamazsınız” diye itiraz eder. “Neden?” diye sorduklarında, şu cevabı verir: “Efendimiz, Batnü’n-Nahl’de cinlerden biat aldığı zaman onlara: “Başka mahlûkatın suretine girerek, temessül ederek, değişik şekil ve kılıkta ümmetime görünmeyin” buyurmuştu. Halbuki bu, bizim evde temessül ederek veya başka bir mahlûkun içine girerek, ya da perisprisi bir başka canlıyla bizim eve gelerek, bana öyle göründü.” Hoca, delil olarak ileri sürdüğü hadîs-i şerifin senedini de verir ve o çok sıkışık anında, hadîsi rivayet eden sahâbî, çiçek gibi caminin kubbesinde açarak: “Ben, bizzat kulaklarımla bu hadîsi Resûl-i Ekrem’in (sav) dudaklarından dökülürken duydum” der. Ve, mahkeme, hocanın berâetine karar verir. Bundan sonra hoca, belki yüz arkadaşına: “Ben tabiîndenim” der ve “nasıl olur?” diye soranlara da: “Ben, sahabîyi hakikaten gördüm” diye cevap verirmiş.

Ravilerle İlgili Eserler Yazılmıştı

Râvileri, sahâbeyi, tabiîn’i ve tebe-i tâbiîni daha iyi ve yakından tanımak için, bunlara dair mufassal eserler yazılmış; kim nerede doğdu, nereye hicret etti, nerede ikamet etti, nerede yaşadı, nerede öldü, nerede ilmini neşretti, kimlerle görüştü, kimlerden ders aldı, bu eserlerde tek tek açıklanmıştır.

Bu mevzûda ilk eser veren İbn Medînî’dir. O’nun hangi sahâbenin Mekke’den, Medine’den ayrılıp nereye gittiği, Taif’te mi, Şam’da mı, Kûfe’de mi, Basra’da mı, Mâveraünnehir’de mi, nerede kalıp, kimlere ders verdiği ve kimlerle görüştüğünü anlatan Kitabü Ma’rifeti’s-Sahâbe’sinden sonra, İbn Abdi’l-Berr’in el-İstiâb’ı, İbn Hacer’in el-İsâbe fi Temyizi’s-Sahâbe’si, İbnü’l-Esîr’in Üs-dü’l-Ğâbe’si, İbn Sa’d’ın Tabakât’ı, İbn Asâkir’in Tarih’i, Buhârî’nin Tarih’i ve Yahya İbn Maîn’in Tarih-i Kebîr ’i bu sahada yazılmış mühim eserlerdendir. Bunlardan kiminde üçbin, kiminde beşbin, kiminde onbin sahâbinin hayatı anlatılmaktadır. Bu kitaplara ve meselâ Zehebî’nin el-Kâşif’ine baktığımızda, her zat hakkında: “Bu zat, şu, şu, şu şahıslardan hadîs rivayet etmiştir; kendisinden de şunlar şunlar hadîs rivayetinde bulunmuşlardır” şeklinde bilgiler verildiğini görür; böylece kimlerin kimlerden hadîs alıp almadığını öğrenir ve senet açısından hadîslerin değerlendirmesini yapabiliriz.

Hadîs Kitapları Süzgeçten Geçirildi

Daha sonra, bütün bu kadar tahkik ve titizliğe rağmen, sahih hadîsleri muhtevi hadîs külliyâtına, belki tek-tük mevzû hadîs sızmıştır diye, hadîsler yeni baştan elekten geçirilerek bir kere daha, inciler sun’î incilerden tefrîk edilerek, ayrı ayrı telifler meydana getirildi. Bu mevzuda ilk defa Makdisî, Tezkiratü’l-Kübrâ’sında mevzû hadîsleri bir araya topladı. O ve diğerleri bu hususta insafsız denilecek ölçüde öylesine hassas ve hakperestçe davrandılar ki, meselâ İbn’ül-Cevzî, kendi mezhep imamı olmasına rağmen, Ahmed İbn Hanbel’in kırk küsur bin hadîs ihtivâ eden Müsned’indeki bir hayli hadîsin mevzû, zayıf veya metrûk olduğuna hükmetti. Daha sonra gelen İbn Hacer el-Askalânî, İbnü’l-Cevzî’nin mevzû, zayıf veya metrûk hükmünü verdiği hadîsleri yeniden elden geçirdi ve on üçü dışında geri kalanların hepsinin değişik kanallarla sıhhatini tespit edip, on üçünün sağlam bir esasa dayayamadığını ‘el-Kavlu’l-Müsedded fi’z-Zebbi an Müs-ned-i Ahmed’ isimli eserinde belirtir.

Burada şu noktayı ifade etmek gerekiyor ki, hadîsçiler, İbnü’l-Cevzî için, fazla dikkatli olmadığından pek çok sahih hadîse mevzû veya metrûk damgası vurması sebebiyle “mütesâhil” derler. Onun mevzû olduğuna hükmettiği hadîsleri İbn Hacer gibi, hâtimü’l-huffâz ve Resûlullah’la yirmisekiz defa vicahî görüşen Celâleddin es-Süyûtî de yeniden tetkikten geçirmiş ve: “Ben bunların içinde mevzû hadîs görmedim; belki zayıf olabilir” demiştir. Süyûtî, ayrıca İbnü’l-Cevzî’nin “Mevzûâtü’l-Kübrâ”sını da tetkik ederek, ‘yapma inciler’ manâsına gelen meşhur “el-Leâli’l-Masnûa”sını yazmış ve İbnü’l-Cevzî’nin mevzû dediği hadîslerden hangisinin gerçekten mevzû, hangisinin metrûk ve hangilerinin sahih olduğunu göstermiştir.

Bunlardan başka ayrıca bir kısım müstedrekler yazılmıştır ki, bunlarda, Buharî ve Müslim’in hadîsin sıhhati konusunda kendi koydukları ölçülere uyduğu halde, Câmiu’s-Sahih’lerine almadıkları hadîsler ayrı kitaplar halinde bir araya getirilmiştir. Bunlardan en meşhuru Hâkim’in Müstedrek’idir. Daha sonra gelen ve hakkında İbn Hacer’in: “Hayatımı ona hayranlıkla geçirdim. Hâfıza dualarını yazıp yutardım ki, Allah bana Zehebî’ninki gibi bir hâfıza versin” dediği Hâfız Zehebî, Hâkim’in Müstedrek’ini inceden inceye kritiğe tabi tutmuş.. tesbit etmiş, tahlil etmiş ve her şeyi bir kere daha aydınlatmıştır.

Daha sonraları, halk arasında hadîs diye meşhur olmuş sözler hakkında da kitaplar yazılmıştır. Sehavî, “Makâsıdü’l-Hasene”sinde, Aclûnî, “Keşfu’l-Hafâ”sında bunları tek tek ele alıp ve hangilerinin hadîs, hangilerinin hadîs olmadığını ortaya koymuşlardır. Meselâ, ilmi teşvik eden onca hadîsin yanı sıra halk arasında iştihâr etmiş bulunan: “Beşikten mezara ilim tahsil edin”;“İlim Çin’de de olsa öğrenin”; “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır; insanların şerlisi de, insanlara zararlı olandır” sözlerini hadîs terazilerinde tartarak, “bunların hadîs adına öyle pek fazla bir ağırlıkları olmadığı” gerçeğini ortaya koymuşlardır.

Şimdi, bu kadar tahkik, bu kadar ince eleyip sık dokuma ve rivayet hususunda gösterilen bu kadar titizlikten sonra, sahih hadîs külliyatı ve sahih hadîs mecmuaları hakkında hâlâ şüpheler îrâd etmek ve İslâm’ın ikinci büyük ve mühim kaynağına leke sürmeye çalışmak, acaba neyle izah olunabilir?