ünnetin Tespitine Tesir Eden Amiller
Kur'an'ın Sünnete Teşviki

“(Farz, vâcib, sünnet, müstehab, âdâb adına) Rasûl size ne getirmişse onu alın ve sizi neden menediyorsa, ondan da kaçının”(Haşr/7) buyuruyordu.

Âyette geçen ve meçhul şey ifade eden ism-i mevsûlüyle ister vahy-i metlûv adına Kur’ân olsun, isterse vahy-i gayr-i metlûv adına kudsî hadîs ve hadîs olsun, Rasûl’ün getirip tebliğ ettiği her şeyi, edatıyla da, bunlara behemehal ittiba ve itaatin vacib olduğunu ortaya koyuyordu. Aynı şekilde, ister Kur’an yoluyla, isterse içtihadları, yorumları ve tefsirleriyle Allah Rasûlü’nün nehyettiği her şeyden de kaçınılması gerektiği sarâhatini veriyordu ki, âyetin devamında: “Allah’tan korkun!” diyerek, bunun bir takvâ mes’elesi olduğunu ve kılı kırk yaran bir hassasiyetle görülüp gözetilmesi gerektiğini hatırlatıyordu. Sahâbe bunu çok iyi anlıyor ve Rasûlullah’ın her sözüne, her fiil ve takrîrine uymakla takvânın kazanılabileceğini, yani Allah’ın vikayesine girilebileceğini düşünüyor ve hayatını hep O’nun vesayetinde sürdürüyordu. Zaten, âyetin sonu ki: “Şüphesiz, Allah’ın ikâbı çok şiddetlidir” tehdidini de gündeme getirdiğinden, sahâbi gibi kurbet kadrosunun böyle bir riske girmeleri asla söz konusu olamazdı.

Keza: “Şüphesiz, Rasûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir misâl vardır” (Ahzâb, 33/21) âyet-i nurefşanı, şu eğri büğrü yollarda, şu binbir badire içinde, şu iç içe handikaplar ağında ve gâileli yürüyüşte ancak Rasûlullah’ın sünnetine temessükle sahil-i selâmete çıkılabileceğini ilân ediyordu ki, O’nu bulan ve uğrunda seve seve can veren sahâbe-i kiram hazerâtı, ancak O’nun gemisine binmekle kurtulunacağını ve ötelerde O’nun gözlerinin içine bakılıp, O’nun işaretlerine göre hüküm verileceğini, kendisine: “Bunlar için sen ne diyorsun yâ Muhammed?” diye sorulduğunda, O’nun, başını yere koyup: “Ümmetî! Ümmetî!” diye onları isteyeceğini ve kendisine Huzûr-u İzzet’ten hitab tecellî edip: “Ya Muhammed, kaldır başını , iste verilecek, şefaat et, kabul olacak” denileceğini çok iyi biliyorlardı ve âdetâ, ellerindeki cennete girme varakalarını O’na vize ettirir gibi, O’nun kapısına yöneliyor.. berzahta, mahşerde, sıratta O’nun tanımadığı kişilerin takılıp yollarda kalacağından derin endişe duyuyorlardı. Bu itibarla, O’nun attığı her adımı, her hareketi, söylediği her sözü yüz işmizazlarına, tebessümlerine ve el işaretlerine varıncaya kadar O’nu takip ediyor, belliyor, yaşıyor ve naklediyorlardı. Zaten, bizzat O’nun fem-i mübarekinden şu müjdeyi de işitmişlerdi ki, başka türlü hareket etmeleri de mümkün değildi.

“Allah, bizden bir söz işitip onu muhafaza edenin ve sonra da bir başkasına tebliğ edenin yüzünü (bazı yüzlerin ağarıp, bazılarının kararacağı günde) ak etsin ve güldürsün.”

Bir başka rivayette ise: “Allah, benim sözümü işitip, belledikten, (ruh ve vicdanının kültürü haline getirip, mahiyetiyle bütünleştirdikten) sonra, onu tebliğ edenin yüzünü ak etsin ve güldürsün!”

Yukarıdaki hadîsinde de görüldüğü üzere Efendimiz, sünnetinin bellenmesini ve başkalarına tebliğ edilmesini teşvik ediyor ve böyle yapanlara da duacı oluyordu. Çünkü, vazifesinin ve getirdiği dinin temâdisi ancak bununla mümkün olabileceği gibi, insanların kurtuluşu da buna bağlıydı.

Mekke’nin fethinden az önce, Rabîa Kabilesi’nden Abdü’l-Kays heyeti Rasûlullah’a gelerek:“Yâ Rasûlallah, biz sana çok uzak mesâfelerden geliyoruz. Aramızda Mudar kâfirlerinden falan kabîle var. Bu yüzden de haram ayların dışında sana gelmemiz mümkün değil. Bize kısaca bir şeyler emret de, arkada bıraktıklarımıza haber verelim, verelim de o sebeple biz de cennete girelim” dediler. Allah Rasûlü (sav), onlara bazı şeyler emretti, bazı şeyleri de yasakladı ve sözlerini şöyle bağladı: “Bunları hıfzedin ve arkanızdakilere de haber verin.”

Yine, Vedâ Hutbesi’nin sonunda:“(Sözlerimi) Burada bulunan, bulunmayana tebliğ etsin” buyurdukları gibi, sahîh bir hadîslerinde de, bildiği bir şeyi gizleyip tebliğ etmeyeni: “Bir kimseye bildiği bir şeyden sorulur da, o da bunu gizlerse, kıyamet günü kendisine ateşten bir gem vurulur”şeklinde tehdit etmişlerdi. Sahâbe-i kirâm, sünnetin kıymetini takdir ettikleri gibi, onu tebliğ ve nakletmenin ehemmiyet ve lüzumuna da çok iyi inanmışlardı. Onlar Efendimiz’in teşvikleri karşısında coşup, tehditleri karşısında ürpermenin yanında bizzat Kur’ân-ı Kerim’in, bildiğini ketmedenlere tehditlerini de öyle anlıyor ve bu değişik sâiklerle sünnetin neşrine fevkalâde ihtimam gösteriyorlardı. Evet onlar: “Şüphesiz, Allah’ın kitabdan indirdiğini gizleyen ve onu az bir pahâ karşılığı satanlar var ya, işte onlar, karınları dolusu ateşten başka bir şey yemezler.”(Bakara/174) gibi âyetlerin şiddetli tehditlerini de iliklerine kadar duyuyor, hissediyor ve kitabı da sünneti de hakkıyla belleyip, hakkıyla edâ etmeye ve başkalarına tebliğe çalışıyorlardı.

Ayrıca Efendimiz, Kur’ân’ı talim ettiği gibi, kendi sünnetini de aynı titizlikle talim buyururlardı. İbn Mes’ûd Hazretleri: “Bize, Kur’ân âyetlerini talim eder gibi, Tahiyyât’ı da talim ederdi” bir başka ifadelerinde de: “Kur’ân âyetlerini talim eder gibi, istihâre duasını talim ederdi” demektedir.

Allah Rasûlü, söylediklerini herkes bellesin diye ağır ağır konuşur ve söylediği şeyleri ekseriya üç defa tekrar ederdi... Bu hususta Hz. Âişe Validemiz (ra): “Rasû-lullah (sav), sözü -sizin birbirinize zincirleme söylediğiniz gibi değil- ayıra ayıra söylerdi; saymak isteyen, O’nun kelimelerini sayabilirdi”der. O, bununla da kalmaz, ashâbına sunduğu her şeyin, bir araya gelinip karşılıklı gözden geçirilmesini ve müzakere edilmesini teşvîk ederlerdi. Bu mevzu ile alâkalı bir hadîs-i şeriflerinde mes’elenin ehemmiyetine parmak basarak şöyle buyururlar: “Herhangi bir cemaat, Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitâbını tilâvet eder ve aralarında onu müzakere mevzûu haline getirirlerse, şüphesiz üzerlerine huzur ve sekine iner, rahmet kendilerini kaplar, melekler onları kuşatır ve Allahü Tealâ onları nezdindeki hayırlı topluluk arasında zikreder.”

Resûlullah Efendimiz (sav), bu şekilde değişik hadîsleriyle ashâbını Kur’ân ve Kurân’ın tefsiri mâhiyetindeki sünnetini belleme ve müşterek mütâlaa etme mevzuunda devamlı teşvik buyurmuşlardır.

Sahabe-i Kiram'ın İştiyakı

Allah Rasûlü’nün ashabı, gerek kitabı, gerekse sünneti öğrenme, müzakere etme ve nakletme husûsunda alabildiğine hâhişkâr idiler. Evet onlar, kendilerini bir ateş çukurunun kenarında yakalayıp, berd ü selâma çıkaran Allah Rasûlü’nün, hayat veren o nurlu sözlerini, fiillerini, takrirlerini belliyor ve bunları sürekli aralarında müzâkere ediyorlardı. Bu hususta Enes b. Malik: “Biz, Rasûlullah’ın (sav) yanında otururken, O’ndan bir söz işitir, yanından ayrılınca da, onu aramızda anar ve müzâkere ederdik” demektedir. Aynı şekilde, bilhassa Suffe Ashâ-bı, gecelerini namaz kılarak, Kur’ân okuyarak ve ders yaparak geçirirlerdi; o kadar ki, bazen yetmişinin birden, bir muallimin etrafına toplanıp, sabaha kadar ders gördükleri olurdu.

Bir de bu ışık topluluğu Efendimiz’den aldıkları: “Benim bu mescidime gelen hayır için, hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelir. Böyle bir kişi, Allah yolunda mücâhede eden kişi mevkiindedir” gibi teşvîklerle, O’ndan öğrenip bellediği her şeyi, bir ibadet neşvesi içinde başkalarına taşıyor ve bu kevserden herkesin yararlanmasını istiyorlardı. Hem de sadece erkekler değil, kadınlar bile aynı hâhişkârlığı gösteriyor ve erkeklerden geri kalmamaya çalışıyorlardı.

Kadınlar, namazda erkekler ve çocuklardan sonra saf bağladıklarından, çok defa Efendimiz’in söylediklerini duyamıyorlar, hatta mescidi bütünüyle erkekler doldurunca da dışarıda kalıyorlardı. Bundan ötürü kaç defa gelip: “Yâ Rasûlallah, sözlerini dinlemek için, erkeklerden bize yer kalmıyor. Bize ayrı bir gün tahsis buyursanız” diye ricada bulunuyorlardı. Efendimiz de bunların ricasını kırmıyor ve onların herhangi bir günde, herhangi bir yerde toplanmalarını emir buyurarak, kendilerine gerekli hususları talim ediyorlardı.

Ezvâc-ı Tâhirât, kadınlık âleminin muallimeleriydiler. Sabah-akşam Rasûlullah’la beraber olan bu nezih kadınlar, Kur’ân’dan, sünnetten öğrendikleri şeyleri, kadınlık âlemine intikal ettiriyorlardı. O’ndan duyduklarını, gelecek nesillere intikal ettirmek için, Rasûl-i Ekrem’in (sav), mübarek solukları sürekli onların ruh ciğerlerine doluyordu. Bu soluklar, Hz. Safiyye Validemiz’le tâ Hayber’e, Meymûne Vâlidemiz’le Âmir İbn Sa’saaoğulları’na, Ümm-ü Seleme ile Mahzumoğulları’na, Ümm-ü Habîbe ile Emevîler’e, Hz. Cüveyriye ile de Mustalikoğulları’na gidip ulaşıyordu. Bu pâkize kadınlar, Allah Rasûlü’nden her gün öğrendikleri yeni yeni şeyleri kendi kabileleri arasında naklediyorlar ve mevkilerinin gerektirdiği mürşidelik, muallimelik vazifelerini bihakkın yerine getiriyorlardı. Bu değişik kabileler de, Efendimiz’in hâne-i saadetlerinde bulunan “Ezvac-ı Tahirât” nam temsilcileriyle şeref duyuyor ve iftihar ediyorlardı.

İz Bırakan Sözler ve Unutulmayan Hadiseler

1. Allah Rasûlü’nün manevî kardeşi Osman İbn Maz’ûn vefat etmişti. Allah Rasûlü, herhangi bir cenâze için fazla ağlamazdı ama, Hz. Hamza (ra) gibi, Osman İbn Maz’ûn için de çok ağlamıştı. Hatta denebilir ki; onu su ile yıkamadan önce, cennet kevserlerinden daha değerli olan kendi gözyaşlarıyla yıkamış ve aynı zamanda eğilip, mübarek dudaklarını onun alnında gezdirmişti. Bütün bunları gören bir kadın: “Ne mutlu sana Osman, cennette bir kuş oldun” deyince de, hemen tavrını değiştirmiş ve o kadına dönerek: “Ben peygamberim, bilmiyorum; sen ne biliyorsun” demişti ki, insan üzerinde şok tesiri yapan böyle bir hadisenin ve hele bu hadise münasebetiyle Allah’a karşı birini temize çıkarmanın kimseye düşmeyeceği: “Vallahi, bundan böyle kimseyi tezkiye etmem”40 diyen o kadın ve orada bulunan diğer sahâbinin unutmasına imkân var mıdır.

2. Hem mesela; Uhud Savaşı’nda Kuzman, çok iyi savaşmış ve kendini bomba gibi müşrik topluluklara çarpmış ve çarptığı her topluluğu da darmadağın etmişti. Onun böyle civanmertçe savaştıktan sonra öldüğünü görenler, şehid olduğuna hükmetmişlerdi. Buna karşılık Efendimiz (sav) ise: “Hayır, o cehennemdedir” buyurmuşlardı. Neden sonra yanına gelen biri, yaralarının acısına dayanamayarak intihar ettiğini; veya, ondan: “Ben, dinim için değil, sadece soy gayretiyle savaştım” sözlerini işitecek ve işin perde arkasını anlayacaktı. Şimdi, Uhud Savaşı anıldıkça bu hadiseyi ve Rasûlullah’ın bu münasebetle îrad buyurdukları: “Allah, bu dini bir fâcirle de te’yid eder” sözünü hatırlamamak mümkün mü?

3. Emîrü’l-mü’minin, halife-i rûy-i zemin Hz. Ömer İbnü’l-Hattab naklediyor: “Hayber günü, Rasûlullah’ın ashâbından birkaç kişi gelerek: “Falan şehîd, falan şehîd” dediler. Sonra, (vurulup yere düşmüş) birine rastlayıp, “falan da şehid olmuş” diye söylendiler. İşte o zaman Allah Rasûlü (sav) müdahele etti ve: “Hayır, ben onu ateşte gördüm; çünkü o, daha taksim edilmeden ganimet malından bir bürde almış” açıklamasında bulundu ve sonra da bana: “Ey Hattaboğlu, halkın arasına gir ve: ‘Cennete mü’minlerden başkası; yani inanan, iman ve emniyetin temsilcisi olanlardan başkası giremez’ diye seslen” buyurdu. Evet, şehit dendikçe, Hayber’den söz açıldıkça, ganimetlerden bahsedildikçe ve cennete gireceklerin vasıfları söz konusu edildikçe, sahâbe, hep bu vak’ayı ve bu vak’a münasebetiyle îrâd buyurulan hadîs-i şerifi nasıl hatırlamamazlık eder ki? Evet hadis-i şerifler ve sünnete ait kudsî hakikatler, hadiselerle öylesine, zihinlere, ruhlara perçinleniyordu ki, aradan yıllar ve yıllar geçse de onların hafızalarından silinmesi mümkün değildi. Evet onlar, duyduklarını unutmadılar. Aksine ruhlarının derinliklerine işlediler, dimağlarına nakşettiler ve hiçbir şey eksiltmeden gelecek nesillere aktardılar.

4. Sahâbe-i kiram, Allah Rasûlü’ne (sav) karşı fevkalâde edebliydi.. ve bu edebleri de marifetleriyle mebsûten mütenasipti. Bazen O’na bir şey sormaya bile hayâ ederlerdi de O huzurun edebini bilmeyen birisi gelsin, bir şey sorsun diye beklerlerdi. Derken bir gün, Rasûlullah’ın (sav) huzurunda otururlarken bir bedevî, (Dımam b. Sa’lebe) içeri girdi ve bir hayli kabaca: “Hanginiz Muhammedsiniz?” dedi. Rasûl-i Ekrem (sav), ashâbı arasında sırtını bir yere dayamış oturuyordu ve sahâbe: “İşte, şu sırtını duvara dayamış olan beyaz tenli insan” diye karşılık verdi. Adamcağız, bu defa: “Ey Abdülmuttalib’in oğlu” diye hitab etti. Efendimiz: “Seni dinliyorum” buyurdular. Adam: “Sana bazı şeyler soracağım; ama, soracaklarım pek ağırdır, sakın gönlün benden incinmesin” dedi. Efendimiz de: “Aklına geleni sor” buyurunca, Dımam: “Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına söyle: Allah mı seni bütün bu halka peygamber olarak gönderdi?” Efendimiz: “Evet!” buyurdu. “Allah aşkına söyle, bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmayı sana Allah mı emretti?” Efendimiz: “Evet!” cevabını verdi. Adam, orucu, zekâtı da aynı şekilde sorup, hep “evet!” cevabını aldıktan sonra: “Sen Allah’tan ne mesaj getirdinse, ben ona iman ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçiyim. Ben, Sa’d b. Bekr Kabîlesi’nden Dımam b. Sa’lebe’yim”açıklamasında bulundu.

Şimdi, bu vak’ayı ne Dımam b. Sa’lebe’nin, ne kavminin, ne de o gün mecliste bulunup da, önce onun saygısızlığını, sonra da gözleri yaşartacak imanını gören sahâbe-i kiramın unutması mümkün mü? Hayır; aslâ ve kat’a. Bunca şok hâdise ile zihinle bütünleşen bir şeyin unutulması mümkün değildir.

5. Bir gün Allah Rasûlü (sav), Übeyy b. Kâ’b’ı çağırdılar ve: “Sana ‘Beyyine’ sûresini okumamı, Allah bana emretti” buyurdular. Übeyy b. Kâ’b Hazretleri: “Allah sana benim ismimi de andı mı?” diye sordu. Efendimiz’de: “Evet, andı” cevabını vermesi üzerine gözleri yaşla doldu ve: “Demek, Rabbülâlemin katında anıldım”dedi.

Bu hadise, Übeyy ve ailesi için öyle bir şerefti ki, aradan bir asır geçtikten sonra torunu: “Ben Allah’ın, kendisine Beyyine sûresini okumasını Resûlü’ne emrettiği zâtın torunuyum” diyecekti.. Bunu unutmak, ne Übeyy için, ne ailesi, ne de çocukları ve torunları için mümkün değildi.

Sahabenin Dikkat ve Ciddiyeti

Bunlardan başka sahâbe-i kirâm, o işe programlanmışçasına, Kurân’ın ve sünnetin bir harfinin bile zayî olup gitmesine tahammülleri yoktu. Aslında, Resûli Ekrem (sav) de bu mevzuda aynı tehâlükü gösteriyordu. Vahyi yakalamak, bir tek harfini olsun zâyi etmemek için dilini dudağını oynatıyor ve değişik tavırlara giriyordu. Bu O’nun, henüz tam teminat almadığı günlere ait, vahiy emanetine karşı gösterdiği beşer üstü gayretti. Bu sebeple, “Onu hemen yakalayayım diye acele edip, dilini oynatmana ve bu şekilde kendine eziyet etmene gerek yok; onu senin sînende toplamak da, okutmak da Bize aittir” (Kıyâmet/16-17) meâlindeki âyet inmiş ve O’nun temiz tabiatının derinliklerinde yatan, O’na mahsus itmi’nân üstü itmi’nânı ortaya çıkarmıştı. Evet, nasıl ki Efendimiz, vahiy mevzûunda bu denli tehâlük gösteriyordu; öyle de sahâbe-i kirâm hazerâtı da, Allah Rasûlü’nün (sav) ağzından çıkacak tek bir harfin bile zâyi olup gitmemesi için ölesiye bir tehâlük gösteriyorlardı. Onlar bütünüyle: “Bu, bir daha ele geçmez bir fırsattır; insan hayatta bazı şeyleri değerlendirme turnikesine bir sefer girer; girer ve onun karşısında bir hedef konur ve bu hedefe bir defa ok atma fırsatı verilir. Aman, okumuzu iyi atalım, isabet ettirelim ve bu büyük fırsatı zâyi etmeyelim” düşüncesindeydiler. Çünkü, Allah Rasûlü kendilerine dinlerini açıklıyor ve öğretiyordu. Onlara Kurân’ın tefsirini sunuyor ve ebedî hayatı kazandıracak düsturları ta’lîm ediyordu. Dolayısıyla onlarda, kapalı hiçbir şey kalmasın istiyorlardı.

Emevî hilâfetinin daha ilk yıllarında, İslâm askerleri İstanbul surları önünde savaşıyorlardı. Bu arada, bir yiğit, yalın kılıç ortaya atılmış, sağa sola koşuyor ve düşman saflarına saldırıyordu. Onu böyle gören askerler bağırıyor ve: “Sübhânallah, kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor” diyorlardı. Bunun üzerine, o güne kadar Allah Rasûlü’ne karşı hep vefalı davranmış.. Medine’yi ilk teşriflerinde mübarek evini O’na açmış.. gül devrinde hep O’nunla olmuş.. O’ndan sonra da yolundan milim ayrılmadan hep aynı çizgide yürümüş.. ve en yaşlı döneminde de kendini atın sırtına bağlattırarak, Konstantiniyye’nin fethine, Anadolu misafirliğine ve ötelere yürümüş, peygambere birkaç ay mihmandarlık yapmasına bedel gibi, birkaç asırdan beri, mihmandarlığını yaptığımız Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri (ra) hemen öne atıldı ve: “Ey insanlar siz, bu “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” âyetini yanlış te’vîl ediyorsunuz. Bu âyet, biz ensar topluluğu hakkında nâzil olmuştur. Allah, İslâm’ı kuvvetlendirip de, onun yardımcıları çoğalınca, biz de kendi aramızda, “Allah, İslâm’ı güçlendirdi ve İslâm’ın yardımcıları çoğaldı. Artık, biraz da ziyan olan mallarımızın telâfisine çalışsak; kaybettiğimiz dünyalığımızı yeniden kazanmaya baksak iyi olacak” dedik. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, işte bu âyeti inzal buyurdu ve bize şunları hatırlattı: “Varınızı, yoğunuzu Allah yolunda harcamamak, infak etmemek suretiyle kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Asıl tehlike, malların üzerine oturmak, gazâyı terketmek ve dünyalığa dalmaktır.” İşte, Sahâbî, Resûl-i Ekrem’den dinini doğru olarak böyle öğreniyor, tahkik ediyor ve en ufak bir yanlış anlamaya meydan vermiyordu.

Kur'an ve Sünnetin Oluşturduğu Orijinal Ortam

Sonra, ilk halleri itibariyle o îbtidaî topluluk içinde İslâm adına, Kur’an adına gelen her şey çok orijinaldi. kitap ve sünnete ait her şey onlara çok orijinal geliyordu. O günün insanı her şeyi o kadar yeni, o kadar cazip buluyordu ki, inançlarını, zihniyetlerini, tavır ve davranışlarını değiştiriyor ve akıl almaz bir farklılık gösteriyorlardı. Daha doğrusu çölde çadırda yaşıyan bu bedevî kavim, çok kısa bir zamanda hem de kıyâmete kadar gelecek insanlığın mürebbîleri olmaya hazırlanıyordu. Evet, her gün semâdan yeni yeni sofralar iniyordu onların önlerine. O saf, o duru, o hiçbir şeyden haberdar olmayan cemaat, her gün yeni bir şeylerle karşılaşıyor yeni yeni şeylere muhâtab oluyordu. Onlar, fıtraten son derece zekî ve hâfızaları alabildiğine kuvvetliydi ki; bir defa söylenileni bile beller ve bir daha da unutmazlardı. Hafıza fonksiyonunun bilgisayara devredildiği ve nesillerin hâfıza malûlü olduğu şu zamanda bile öyle hâfıza dâhîleri çıkmaktadır ki, Kur’ân-ı Kerim’i iki ayda, üç ayda hıfzedebilmektedir. Halbuki, o bâdiyenin sade ve safdil insanlarının her biri birer hâfıza dahîsiydi. Duydukları şeyi hemen ezberliyorlar ve bir daha da unutmuyorlardı.

Hudeybiye Musalâhası’ndan sonra, Allah Rasûlü, hem Arap kabilelerine, hem de dünya devletlerinin liderlerine nâmeler gönderdi. Dört bir yana dağılan bu elçiler, elçilerle beraber muallimler, gittikleri her yerde Kur’ân ve sünnetten bilip öğrendikleri şeyleri başkalarına da anlattılar. Müsâlaha sonrası barış ortamını çok iyi değerlendirip kabileler arasına girdiler ve her ocağı, her bucağı bir medrese haline getirerek herkese kitabı ve sünneti anlattılar. Öyle ki daha Mekke’nin fethinde Rasûlullah’ı dinleyenlerin sayısı on bini aşıyordu. Bu ilim-irfan seferberliğinde, erkeklerin yanında kadınlar, onların arasında da Efendimiz’in pâk zevcelerinin hizmeti başlı başına bir destandı. Böyle hızlı bir tempo ile sürdürülen irşat ve tebliğ, ta’lim ve terbiye sayesinde bir iki sene sonra veda haccına gidilirken Efendimiz’in etrafında yüzbini aşkın insan vardı. Bu hac esnasında, değişik yerlerdeki hutbeleri ve fetvaları büyük ölçüde sünnet yörüngeliydi ki, başlı başına bir te’life esas teşkîl edebilirdi. Evet O, bu hac esnasında etrafındaki halka halka insanlara mirastan bahsetti.. kan davalarının kaldırıldığını anlattı.. kadın haklarından söz etti.. faizin haram olduğunu duyurdu.. ümmetin gelecek hayatıyla alâkalı nasihatlarda bulundu.. ve bütün bunları orada bulunanların bulunmayanlara tebliğ etmesini istedi. Artık, din kemâle ermiş, nimetler tamamlanmış ve Allah, mü’minler için İslâm’dan hoşnût olduğunu beyan buyurmuştu. Bütün bunlar hoş şeylerdi; ama biraz poyraz gibi esiyordu. Zira bunlardan sahâbi, biraz da Efendimiz’in nübüvvet vazifesinin hitama erdiğini ve maddeten aralarından ayrılacağını anlıyordu. Bu itibarla da, bir yandan hıçkırıklara boğulurken, bir yandan da can kulağıyla O’nu dinliyordu. Zaten, belli bir süre sonra, Kur’ân’dan en son inen: “Allah’a döneceğiniz bir günden sakının ki, o gün herkes kazandığının karşılığını görür ve kimseye zulmedilmez” (Bakara/281) âyeti de dine sahip çıkma mes’elesinin ehemmiyetini bir kere daha anlatıyor ve sahâbe-i kirâma vazifelerinin ağırlığını.. Rasûlullah’a ve O’nun 23 yıl boyunca tebliğ ettiği dine vefânın ne derece mühim olduğunu âdetâ son bir defa daha ihtar ediyordu.. ediyordu ve sahâbe, bunun farkındaydı. Dinlediler, bellediler, tahkik ettiler, yaşadılar ve naklettiler... Böylece sünnet de, kitap gibi o pâk kanallardan başlayarak, yine pâk kanallardan geçe geçe bugünlere geldi ulaştı.. ve tabii Kıyâmet’e kadar devam edecek “anilmerkez” gücüyle...