ünnetin Mücmeli Tafsil Etmesi
Meselâ Kur'ân-ı Kerim'de: “Namazı ikâme edin” diye emredilir; fakat, namazın nasıl kılınacağı açıklanmadığı gibi, ne zaman kılınacağı da açıklanmaz. Vâkıa, bazı müfessirîn-i kiram, (Allah’ın Rıdvanı üzerlerine olsun): “Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü güzel işler, kötülükleri giderir.” (Hûd/114) âyetinden beş vakti istinbat etmekteyseler de: “Namaz, mü’minler üzerine muayyen vakitlerde yazılı bir farzdır” (Nisâ/103) âyetinde ifade olunduğu üzere, mü’minler üzerine belli vakitlerde farz kılınan namazın hususî vakitlerini sünnet-i seniye ta-yin etmiştir. Bununla alâkalı bir hadîs-i şerifte, vakitlerin belirtilmesinin semâvî ve Cibril (as) vasıtasıyla olduğunu öğreniyoruz: “Cibril (as) bana Kâbe’nin yanında iki defa imam oldu. Birincide, zeval vaktinde gölge, na’linin tasması kadar olduğu zaman öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olunca ikindiyi, oruçlu orucunu bozduğu vakitte akşamı, şafak kaybolduğunda yatsıyı ve oruçluya yemek içmek haram olduğu vakitte ise sabah namazını kıldı. İkincide ise, öğle namazını her şeyin gölgesi kendisinin bir misli olduğunda, ikindi namazını iki misli olduğunda; akşamı evvelki vaktinde (yani daha önce kıldığı vakitte), yatsıyı gecenin sülüsüne (üçte biri) doğru ve ortalık iyice aydınlandığı vakit de sabah namazını kıldı. Sonrada bana dönüp, ‘Ya Muhammed, senden önceki enbiyânın vakti budur ve namaz vakti, işte bu iki vakit arasıdır’ dedi.”

Allah Rasûlü, namaz vakitlerini bu şekilde ümmetine talim buyurduğu gibi, namazın farzları, vacibleri, müstehabları, mekrûhları, müfsidleri, rükûu, sücûdu, kıraati, tahiyyâtı ve selâmla namazdan çıkılmasında biricik kaynaktır. Evet, mücmel olarak gelen, “namazı ikâme edin” emrinin mufassılı ve müfessiri O’dur. O bu büyük ve bu arîz tafsilâtı yaptıktan sonra, Buharî’nin rivayet ettiği hadîste şöyle buyurur: “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, işte öyle kılın.”Eğer Kur’ân-ı Kerim, sünnetteki şekliyle namazın tafsilîne girişseydi, sadece namaza ait mes’eleler şimdikinin birkaç katı şişerdi. Kur’ân, bunları İlâhî maksatları gerektiği gibi anlayacak o büyük fetânete bırakmış ve O da, vahy-i gayr-i metlûvla bize gereken tafsilde bulunmuştur; aklın aklı aşmışlığı, akla kapalı olan yerleri ilhamla aydınlatmışlığı demek olan fetânetiyle yapmıştır bunları.

Namaz gibi, hac menâsîkini tafsil eden de yine sünnettir. Vâkıa Kur’ân-ı Kerim, bir iki yerde mes’eleyi ele almış ve bir hayli izah etmiştir ama, bu yerlerde anlatılan menâsik-i haccın sadece bir kısmıdır. Hac menasiki büyük çoğunluğu itibariyle, sünnetle tafsil edilmiştir ve bu menasîkin hadîs yörüngeli olanı, Kur’ân’la anlatılanın kat katıdır. O, hayatında bir defa hacc yaptı. “Vedâ veya Vidâ Haccı” denilen ve ashâbıyla müvâdeayı (vedalaşmayı) ifade eden bu haccında O, bizzat bindiği merkûbun üzerinde ve herkesin görebileceği şekilde menâsiki îfâ buyurdu. Rehber-i Küll ve Muktedâyı Ekmel olarak, her şeyi hem söyledi hem de fiîlen gösterdi. O kadar ki, oruçlu olup olmadığını iş’âra varıncaya kadar, haccın bütün menâsikini gözler önüne serdi. Sonra da: “Menâsikinizi alın”diyerek söz ve davranışlarının teşri’deki yerine dikkati çekti. Şüphesiz, Kur’ân-ı Kerim, eksik gelmemişti ama, Hz. Muhammed Mustafâ (sav) ile, yani tebliğcisi ve müfessiri ile kendisini insanlara takdim edecek, anlatacak, haşiyelere açık bir derinlikle gelmişti.