ünnetin Kur'an'ı Tefsiri
Fâtiha sûre-i celîlesinde: “Üzerlerine gazab hak olanlardan ve dalâlete düşenlerden” bahsedilir; her gün namazlarımızda: “Bizi sırât-ı müstakîme hidayet et; yani kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna; üzerlerine gazab hak olanların ve dalâlete düşenlerin yoluna değil!” diye dua ederiz. “Üzerlerine gazab hak olanlar ve dalâlete düşenler’” umumî bir manâ ifade ediyorsa da, bir hadîs-i şerifte: “Üzerlerine gazab hak olanlar Yahudîler, dalâlete düşenlerse Hristiyanlardır” buyrularak, âyet tefsir edilmektedir. Kendi karanlık geçmişlerinde ve devr-i risaletpenâhîde, gazaba uğramış bir cemaat arandığında, “mutlak zikir, kemâline masruftur” kaidesince akla ilk gelen kavim Yahudilerdir. Çünkü, gazaba uğramada onların eşi-menendi yoktur. Yerinde peygamberlerini katledenler, yerinde kendileri için merdiven merdiven semâlara yol vuran insanları öldürenler Yahudiler olduğu gibi, kötü huyları, hasis cibilliyetleri, maddeye inhimakları ve maddecilikte başta gelmeleriyle asırları kirletenler, hatta şu yirminci asırda da maddeciliği temsil edenler, dolayısıyla da gazaba en çok istihkak kazananlar Yahudiler olduğundan, Efendimiz’in tefsirine “binbârekallah” dememek mümkün değil. Tabiî bu tefsirin, Yahudi ahlâkıyla ahlâklananları içine alması da her zaman söz konusu. Öte yandan, başlangıçta yolları doğru olduğu ve civanmertlikle dini kucaklayıp İslâm hakikatine sahip çıktıkları halde, daha sonra değişik mülâhazalarla yoldan çıkan ve dalâlete düşen Hristiyanlar da, aynı âyet içinde “dalâlete düşenler” ifadesinin şümûlüne girer ki, sözleri lâl ü güher, bu hususu da: “Dalâlete düşen de Nasârâdır” sözüyle tefsir eder. Evet, tevhidi teslise çeviren, ibadeti ve kitabı tağyir eden ve değişik sapıklıklarla tarih sahnesinde arz-ı endam eden Hristiyanların tam boylarına uygun ısmarlama elbise ‘dâllîn’ (dalâlete düşenler, düşüp de sapıp gidenler) ifadesi gerek... Allah Rasûlü (sav), bu tefsiriyle, ister belli bir karaktere, isterse gerçekten bir ırka ve bir kavme dikkat çekmiş olsun, eğer bu açıklamada bulunmasaydı, biz âyette ifade olunan mübhem hakikati anlayamayacaktık. Allah Rasûlü, bu tefsirleriyle hem âyette kendilerine dikkat çekilen kavimleri nazara vermekte, hem de gazaba uğramış ve sapıp gitmiş insanların ruh portresini çizerek, kimlerin hangi amellerle gazaba uğrayacağını, kimlerin de dalâlete düştüğünü ve düşeceğini beyan buyurmakta ve mes’eleye her yönüyle tam bir açıklık getirmektedirler.

“İman ettiler ve imanlarına zulüm karıştırmadılar: İşte, emniyet onlar içindir ve onlar, hidayete ermişlerdir.” (En’âm/82) âyeti nazil olunca, ashâb, had bilmemezlik ve insanın, hak ve hakikatin dışına taşması demek olan zulmün manâsını çok iyi bildiklerinden endişeye düştüler ve Rasûlullah’a gelerek: “Hangimiz var ki, zulmetmemiş olsun?” dediler. Bunun üzerine de Allah Rasûlü (sav), şu açıklamada bulundular: “O sizin zannettiğiniz gibi değil; O, Hz. Lokman’ın oğluna dediği gibidir” : (Oğulcuğum): “Allah’a şirk koşma; muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür” (Lokman/13).

Allah Rasûlü’nün bu yorumundan anlıyoruz ki, buradaki zulüm, mücerred bir haddini bilmemezlik, bir tecavüz değil, o şirk buudlu bir haksızlık. Eğer Allah Rasûlü (sav), âyete böyle bir yorum getirmemiş olsalardı, biz buradaki bu mübhemin altından ebediyen kalkamayacaktık.

Âişe Validemiz ve İbn Mes’ûd Hazretleri: “Namazlara devam edin (namazları hassâsiyetle takip edin ve kusursuz kılın); Salât-ı vustâyı da” (Bakara/238) âyetindeki “salât-ı vust┠(orta namaz)’dan maksadın ‘ikindi namazı’ olduğuna kaildirler. O kadar ki, Âişe Validemiz, âyeti âdetâ: şeklinde kabul etmektedir. Hizmetçisine, kendisi için bir mushaf yazmasını emretmiş ve “bu âyete geldiğinde beni haberdar et” diye de tembihde bulunmuştu. Sıra o âyete gelince: şeklinde yazdırmış ve: “Rasûlullah’tan böyle işittim” buyurmuştu. “Salât-ı vust┠konusunda değişik tefsirler varsa da, Hz. Âişe ve İbn Mes’ûd, bunun kesinlikle ikindi namazı olduğu kanaatindedirler.