ur'an'da Sünnet
1. Kur’ân-ı Kerim’de birkaç yerde, birbirinin aynı veya çok az değişiği lâfızlarla şöyle buyurulur: “O (Allah) ki, ümmîler içinde kendilerinden bir rasûl ba’s buyurdu. (O Rasûl), onlara Allah’ın âyetlerini okuyor, onları temizliyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor...” (Cum’a/2)

Hemen hemen büyük çoğunluğu itibariyle muhaddisîn ve müfessirîn-i kiram, ayette geçen ‘hikmet’ kelimesinden ‘sünnet’i anlamışlardır. Çünkü, mu’cize olan Kur’ân-ı Kerim’in içinde gelişigüzel sıkıştırılmış kelimeler, maksada kapalı ifadeler ve gereksiz itnâb, yani yok yere kelime dökme ve sözü uzatma olamayacağından, söz konusu âyet-i kerimede, hikmetten kasıt, kitap veya kitabın bir kısmı olamaz; zira o zaman, hikmet, kitap üzerine atıf yapılmazdı. Evet burada kitabdan maksat, çok âyetlerde de geçtiği üzere Kur’ân-ı Kerim’dir. Hikmet ise, kitabın icmâlini tafsîl, mübhemini tefsir, umûmî olanını tahsis ve mutlakını takyîd bâbında, Allah Rasûlü’nden şerefsüdûr olan sünneti seniyedir.

2. Bir başka âyet-i kerimede, Allah (cc), peygamberlerini onlara itaat edilsin diye gönderdiğini ifade buyurur: “Biz gönderdiğimiz her peygamberi, başka değil, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisâ/64)

Allah, kendisine itaat edilsin diye peygamber gönderir. Peygambere itaat ise, onun zatından dolayı değil, ferdî-içtimaî, maddî-manevî aydınlığa vasıta ve vesîle olması hasebiyle, Allah’ın memuru bulunması itibariyledir.

Evet: “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ve O’ndan yüz çevirmeyin.” (Enfal/20)

“Allah’a itaat edin; Rasûl’e itaat edin.” (Nisâ/59; Nûr/54...)

Âyetlerde ifade olunan Allah’a itaatle, Rasûlullah’a itaat aynı şeyler değildir. Allah’ın emir ve nehiylerinde Allah’a, Rasûlullah’ın emir ve nehiylerinde, yâni O’nun sözlerinde, fiillerinde ve takrirlerinde de O’na itaat açıkça Kur’ân-ı Kerim’in emridir. Çünkü, Allah’a itaat adına Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyup ve Rasûlullah’ın(sav) tebliğ buyurdukları emir ve nehiylerin dışında, bir de, müstakillen sünnet eksenli emirler-yasaklar, terğibler-terhibler, teşvîkler-tavsiyeler var ki, bütün bunları ifade sadedinde Allah Rasûlü (sav): “Şüphesiz, bana kitap ve onunla birlikte bir benzeri, bir misli verildi” buyurmaktadır.

Ayrıca, yukarıda misal olarak getirdiğimiz âyet-i kerimelerde, Allah’a ve Rasûlü’ne ayrı ayrı itaat emredildikten sonra: “Rasûlullah’tan yüz çevirmeyin” deniliyor ki, bu da, sünnete ittiba etmemenin, hatta onu hafife almanın ve sorgulamanın bir nev’î irtidad olduğunu ifham etmektedir.

3. Bu mevzuyla alâkalı olarak, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen âyetlerden bazıları da şunlardır: “Ey iman edenler; Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan ülü’l-emre de (içinizden çıkan, inanç, duygu ve düşüncelerinizi paylaşan, acıda, sevinçte, kederde sizinle beraber olan büyüklerinize de) itaat edin” (Nisâ/59).

Âyet, Rasûlullah’tan sonra gelen emir sahiplerine ve büyüklere itaati bile emrederken, insanlık adına büyükler büyüğü, kendilerine itaat edilmesi emrolunan büyüklerin de büyüğü, melcei, mencei, Rasûlullah’a itaat etmemek.. Kur’ân dışında O’nun sünnetini, yani mübarek sözlerini, fiillerini kâle almamak ve O’na ayrı bir emretme, yasaklama hakkı ve salâhiyetini vermemek, acaba hangi insafla te’lif edilir?

 “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ve nizâa düşmeyin. Aksi halde gevşer, za’fa dûçâr olursunuz; kuvvetiniz, nusretiniz, devletiniz gider; sabredin ha!” (Enfal/46)

Bu İlâhî beyan, Allah’a ve Rasûlullah’a itaati, nusretin, kuvvetin, birliğin ve devletin kaynağı saymaktadır. Rasûlullah’a itaattan uzaklaşıldığı zaman, yani imam bilinmediği veya kâle alınmadığı zaman, tıpkı namaz imamında olduğu gibi, kimin hangi kıbleye döneceği belli olmaz; o halde, nizâa düşmemenin yolu, Rasûlullah’a itaat ve iktidâdır; nitekim, bir başka âyette: “Kendi aranızda nizâa düştüğünüz zaman, Allah’a ve Rasûlüne götürün!” (Nisâ/59) buyrulmaktadır. Hakikat bu iken ve bizi birleştirecek, içtimaî vahdetimizi sağlayacak mercî O ve O’nun sünneti iken, O’nun kudsî âsârını sorgulamanın neye müncer olacağı acaba hiç düşünülmüş müdür?

 “De ki: ‘Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin” (Al-i İmrân/31).

Allah’ı sevmek, Rasûlullah’ı sevmek; Rasûlullah’ı sevmek de Allah’ı sevmek demektir. Rasûlullah sevilmeden Allah sevilemez ve O’nun sünnetine ittibâ etmeden, Allah’ı sevme davasında bulunmak, boş bir iddiâdır.

 “Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok zikredip, Allah’la irtibatını kavî tutan ehl-i imân için, doğrusu Rasûlullah misal alınacak insandır; O’nda, misâl edinme adına çok güzel şeyler vardır.” (Ahzâb/21)

Değişik yönlere giden yollarda istikameti bulabilmek ve sırat-ı müstakîmde istikamet üzere yürüyebilmek için, istikameti temsil eden insana ittiba etmek, O’nun sünnetine uymak, yapılması gerekli olan biricik iştir.

 “Hayır, asla! Rabbine andolsun ki, aralarında nizâa bâdî her mes’elede seni hakem olarak kabûl etmedikten sonra, onlar iman etmiş olamazlar” (Nisâ/65).

İşte, Peygamber’i en yakından tanıyan bir sahâbinin bu mevzudaki anlayışı! Bir gün bir kadın İbn Mes’ûd’a gelerek:“Sen, dövme yapıp yaptıran, yüz tüylerini yolan ve yolduran, dişlerini seyrekleştiren ve güzel görünmek için dişlerinin arasını yontan ve Allah’ın yarattığını değiştiren kadınlara lânet etmişsin” der. İbn Mes’ûd Hazretleri de: “Bu Allah’ın kitabında var” buyurur. Kadın: “Yemin olsun ki, ben Mushaf’ın iki kabının arasında ne varsa okudum, böyle bir şey görmedim” deyince, İbn Mes’ûd (ra), Allah’ın: “Rasûl size ne getirdiyse, onu alın ve sizi neden nehyettiyse, ondan kaçının” (Haşr/7) buyurduğunu okumadın mı?” cevabını verir. Evet, Efendimiz: “Takma saç kullanan, saçına başkasının saçını ekleyen, vücuduna dövme yapan ve yaptıran kadınlara lânet etmiştir.”