ualarından Bir Demet
Uykudan Önce

Uyku ölümün küçük kardeşidir. İnsan uykuya girerken bu şuur içinde girmelidir. Zira bu göz kapayış, onun için dünyaya ait bir son da olabilir. Öyle ise gafletle değil de yatağa uyanık ve dikkatli girmelidir.

Allah Resûlü yatağa girmeden evvel şunları okurdu: Bakara sûresinin başı ve son üç âyeti. Âyet’el-Kürsî, Yâsîn sûresi, Secde sûresi, Mülk sûresi, sonra üçer defa olmak üzere İhlas ve Muavvizeteyn sûrelerini ve bir defa da Kâfirûn sûresini okur; sonra da ellerini birleştirerek avucuna üfürür ve ellerini vücudunun ulaşabildiği her noktaya sürerdi. Daha sonra da birçok duâ okurdu ki, zikri uzun süreceğinden biz bunları yukarıda ismini verdiğimiz esere ve daha başka duâ mecmualarına havale ediyoruz. İsteyen, o duâların neler olduğunu oralardan bulup öğrenebilir ve hayatlarını o dualarla nurlandırırlar.

Yatağa Girdiğinde

Yatağına girdiği zaman 33 defa Sübhanallah, 33 Elhamdülillah ve 33 (Bir rivayette 34) Allahuekber der ardından da birçok duâ okurlardı. Bu duâlardan birisi de şudur: “Allah'ım kendimi Sana teslim ediyor, yüzümü Sana çeviriyor ve işlerimi Sana havale ediyorum. Hem korkarak hem de ümit ederek sırtımı Sana dayıyorum. Senden ancak yine Sana sığınılır, başka sığınak yoktur. Allah'ım indirdiğin kitap’a ve gönderdiğin Nebî’ye îmân ettim. (Peygamberin kendi peygamberliğini tasdik etmesi şarttır.) Allah'ım kullarını dirilteceğin o gün, beni azabından koru. Ben, ancak Senin adınla ölür yine Senin adınla dirilirim.” Sağ elini başının altına koyar, dizlerini hafif kıvırır ve sağ tarafına doğru yatardı. Bu kalkmak için bir yatmaydı. Zira O, hep gece kalkmanın heyecanını yaşardı.

Teheccüde Kalktığında

Teheccüd namazı için kalkışını da şu duâ ile süslerdi: “Allah'ım Sana hamdolsun. Sen semâları, yeri ve içindekileri ayakta tutan ‘Kayyûm’sun. Sana hamdolsun. Sen semâların, yerin ve içindekilerin hakiki sahibi olan Melik’sin. Ve Sana hamdolsun, Sen semâların, yerin ve içindekilerin Nûrusun.”

Gecenin yarısında bu duânın okunması çok mânidardır. Semâ bütün ihtişam ve görkemiyle gecede gözükür. Yıldızlar ışıl ışıl göz kırpar ve oralardan insanın gönlüne neler neler akar gelir. Yeryüzü de aynı âhenge dilbestedir. Ve işte ihtişam, debdebe ve ahenk içinde, gökyüzünü ve yeryüzünü ayakta tutan Allah (cc)’a, bu duâda hamdedilmektedir.

“Kayyûm” çoklarına göre, İsm-i A’zam’dandır. Efendimiz Cenâb-ı Hakk’a hamdederken, çok defa bu ismin cilve ve tecellilerini şefaatçı yaparak hamdetmektedir.

Mülk de Milk de Allah'ın (cc)dır. Öyle ise Melik de Mâlik de yalnız O’dur.

O’ndaki şu ahd ü peymanâ, şu sadakata bakın ki, iki-üç saat evvel ahd ü peymanını yeniledi, uykuya girdi. Kalkarken de ilk iş olarak yine ahd ü peymanını yeniliyor. Çünkü uykuda gezip dolaştığı âlemlerden, şehadet âlemine yeni dönmüştür ahd ü peymanın da yenilenmesi gerekir.

Ardından da aynı duâyı şu şekilde devam ettirir: “Sana hamdolsun, Sen Hakk’sın. Va’din haktır. Sana kavuşmak haktır. Senin sözün haktır. Cennet de, cehennem de haktır. Nebîler ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm haktır. Kıyamet günü de haktır.

Allah'ım Sana teslim oldum. Sana îman ettim. Tevekkülüm Sana’dır ve bütünüyle Sana yöneldim. Yalnız Sen’in inâyetinle mücâdele ettim, yalnız Sen’in hakemliğine başvurdum. Sen benim geçmiş ve gelecek hatalarımı bağışla. (Gelecekte bana günah işletme ve benim için günah kapılarını kapat). Gizli işlediklerimi de açık işlediklerimi de affet. Ve bunlardan da öte Sen’in benden çok daha iyi bildiğin günahlarımı da bağışla. (Çünkü ben kalbimden geçeni bilebilirim; fakat sır, hafî ve ahfamdan geçenleri bilemeyebilirim. Eğer ben bilmeden bu duygularımda bir kopukluk oldu ise, Sen ondan dolayı da beni affet). Öne geçiren de geride bırakan da Sensin. Senden başka İlâh yoktur. Havl ve kuvvet sadece Allah’ındır.”

“Hakk” deyince “mutlak zikir, kemâline masruftur” gerçeğine binaen akla ilk gelen Allah'tır (cc). Ve Efendimiz, Hakk olan Allah (cc)’tan gelen her şeyin, hak olduğunu, bu duâsında gürül gürül dile getirmektedir.

Yatmadan evvel teslimiyetini Cenâb-ı Hakk’a arz etmişti, daha uykudan kalkar kalkmaz yine teslimiyetini arz ve îmanını ilân ediyor ediyor ve bir yeni hayata böyle bir îman ile böyle derin bir teslimiyet şuûruyla başlıyor. Ve, bu duâsını O, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” diyerek bitiriyor. Zira insan, Cenâb-ı Hakk’ın güç ve kuvvetine dehâlet etmezse, omuzuna yüklenen ağır yüklerin altından kalkamaz; îman, tevekkül, teslimiyet, hep Allah'ın (cc) dilemesiyle olur. O dilemedikçe ve yardımcı olmadıkça, kim O’nu bulup, O’na vasıl olabilir ki? Öyleyse herkes, kendi seviyesi ölçüsünde, Allah'ın (cc) havl ve kuvvetine sığınmak zorundadır.

Efendimiz, bu duygu ve düşünce içinde, işte böyle manevî bir atmosfer meydana getirdikten sonra, namaza duru-yor ve gecenin siyah zülüfleri, O’nun gözyaşıyla ıslanıyordu.

O, bilhassa tek başına kıldığı nâfile namazlarda, duâyı çok yapıyor ve namazı da uzattıkça uzatıyordu. Namaza durunca Fâtiha’dan önce şu duâyı okuyor zaman zaman daha başka ilavelerde de bulunuyordu: “Allah'ım Sen’in ihsân ettiğine mâni olacak yoktur. Sen’in mâni olduğuna da lütfedecek yoktur. Sen’in verdiğin hükmü ne geri çevirebilecek ne de değiştirebilecek yoktur. Sana karşı, hiçbir şeref sahibine şerefi fayda vermez.”

Bu duânın arkasından ilâveten bazen şunları okurdu: “Allah'ım benimle günahlarımın arasını, doğu ile batının arasını ayırdığın gibi ayır.”

“Allah'ım beyaz elbisenin kirlerden temizlendiği gibi Sen de beni günahlardan temizle.”

Bunlardan sonra da “Sübhâneke”yi okur ve bunca tesbih ve takdisten sonradır ki, Fâtiha’ya geçerdi. Gerçi daha Allah Resûlü’nün, bu arada okuduğu birçok duâlar vardır ama, biz, yine okuyucumuzu, duâ macmualarını tetkike havale ediyor ve bu kadarla yetiniyoruz.

Namazın İçinde

İftitah tekbirinden sonra:“Ben yüzümü yeri ve gökleri yaratan Zât’a, O’ndan başka her şeye sırt dönerek ve O’na teslim olarak çevirdim. Ben, asla müşriklerden değilim. Muhakkak ki, benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep Âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) içindir. O’nun şeriki yoktur. Ben bununla emrolundum. Ve ben Müslümanlardanım. Allah'ım Sen Melîksin. Senden başka ilah yoktur. Sen, benim Rabbimsin, ben de Senin kulunum. Ben nefsime zulmettim. Günahlarımı itiraf ediyorum. Sen, benim bütün günahlarımı affet. Senden başka günahı affedecek yoktur...”

Ve, rükûda okunan duâlardan biri: “Allah'ım Sana rükû ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, iliklerim, kemiğim ve sinir sistemim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş ve itaat etmiştir.”

Rükûdan doğrulunca (Kavemede): “Allah'ım, hamd Sana mahsustur. Semâvat, yer ve ikisi arasını dolduracak kadar hamdolsun Sana. Ve bundan sonra dileyip (yaratacağın) her şeyin dolusu kadar Sana hamdolsun...”

Secdede:“Allah'ım, Senin için secde ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana secde etti. Takdir edenlerin en güzeli Allah ne yücedir. Allah'ım benim günahlarımın hepsini, küçüğünü, büyüğünü, evvelini, âhirini, gizlisini, açığını, hepsini affet...”

Bir insan ibadetin dışında neler yapar? Yer-içer.. yatar-kalkar.. güler-ağlar.. üzülür-sevinir.. evlenir, çocuk sahibi olur.. yeni bir elbise giyer.. yolculuğa çıkar veya yolculuktan döner.. cihad eder, savaşır, savaştan döner.. birinden acı veya tatlı bir haber alır.. sevdiği bir dostuyla karşılaşır.. hastalanır, hastalıktan kurtulur.. uyur.. sevindirici veya korkulu bir rüya görür ve daha yüzlerce iş yapar, yüzlerce hâle girer. İşte Allah Resûlü, böyle durumların hemen her birinde, o hâle mahsûs olmak üzere duâ okur ve beşeriliğini böylece âdetâ lâhûtîleştirirdi.

Bir de insanın kendi dışında cereyan eden hâdiseler vardır. Bu hâdiseler, onu dolaylı olarak ilgilendirmektedir. Meselâ, kıtlık, kaht u galâ, yağmursuzluk, yangın, sel, kasırga gibi bütün âfetler, doğrudan ferde mahsus zararları olmasa bile, dolayısıyla yine zarardırlar. İşte hem cemiyetle bütünleşme hem de bu durumlarda Rabbe yönelme adına, Efendimiz’in okuduğu duâlar.

Ayrıca Ehl-i Beyt kanalıyla geldiği için, sünnî imamlar tarafından pek iltifat görmeyen; fakat bütün büyüklerin kendilerine vird edindikleri ve okumayı asla terk etmedikleri Cevşen evet, Cevşen’e bakan bir insan, Allah Resûlü’nün duâdaki derinliğini orada çok daha net görebilir.

Sözün başında dediğimiz gibi, Allah Resûlü’nün duâlarını aktarma gayesiyle bu mevzuya girmedik.. maksadımız, duâda dahi, O’nun eşi-menendi olmadığını ve hayatının her ânını duâ ile geçirdiğini göstermek idi. Elbette ki, o duâların hepsine bakmadan, bu neticeye hakkalyakîn muttali olmak mümkün değildir. Fakat bir fikir vermesi bakımından, o duâların binde birkaçını sunmaya çalıştık. Bizim yaptığımız, su sızıntısının, su menbaına delil olması şeklinde kabul edilmelidir.

Evet, tasdik ediyor, inanıyor ve îman ediyoruz ki, hiçbir faziletin, hiçbir bölümünde O’nun eşi-menendi yoktur. Ve, O, bütün yüce hasletlerin en zirvesinde bir zirve insandır. Biz de bu eserin ta başından buraya kadar, bu îmanımızı ispata ve yenilemeye çalıştık. Kusur varsa, o bizim anlayış ve anlatışımızla ilgilidir. O ise kusurdan ve noksandan münezzeh ve müberradır. Çünkü O, Hz. Muhammed Mustafâ’dır (sav).

Hayatının her anını, Rabb’e teveccühle nurlandıran bu Zât’ın hayatında, karanlık ve zulmetli bir ânın bulunması müm-kün değildir. O’nun hayatı, bütünüyle bir duâ ve yakarıştır. Doğduğu gün “ümmetî, ümmetî” demiş, mahşerde de yine öyle diyecektir. Evet, O’nun bütün derdi “ümmeti”dir.

Efendimiz’le alâkalı bu mevzûyu bitirmeye gönlüm hiç razı olmuyor.

Sanki O’ndan bahsederken, O’nunla beraber olmanın havasını yaşıyor gibiydim. Böyle mukaddes bir beraberliği bırakmaya da şimdi razı değilim. Fakat elden ne gelir? Gelip sözün sonuna dayandık.. ve artık sükût düğümünü bağla-mak zorundayım. Sözümü, sonu güzel olsun, güzel koksun diye, bir Söz Sultanı’nın şu nur ve manâ yüklü ifadeleriyle bitirmek istiyorum:“Evet, o bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber.. O, Rabbini apaçık gösteren ve Rabbine delil olan Peygamberimiz Alayhissalâtü Vesselam, bütün ehl-i îmana imam; bütün insanlara hatip; bütün nebîlere reis; bütün velilere seyyid ve nebîlerden, velilerden meydana gelmiş zikir halkasının serzâkiri..

O, öyle nuranî bir ağaçtır ki, nebîler o ağacın hayat fışkıran kökleri, veliler ise, ter ü tâze meyveleridir. Her bir da’vâsını, mu’cizelerine istinad eden bütün nebiler ve kerâmetlerine itimad eden bütün veliler tasdik edip imza basıyorlar. Zira O, “Lâilâhe illallah” der, dâvâ eder. Bütün sağ ve sol, yâni mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan, o nûrânî zâkirler, aynı cümleyi tekrar ederek, icmâ ile mânen “Doğru söyledin ve hakkı konuştun” derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla te’yîd edilen bir dâvaya parmak karıştırsın.

O nûrânî tevhid delîli, nasıl ki, iki tarafın icmâ ve tevatürüyle te’yid ediliyor. Öyle de, Tevrat ve İncil gibi, semavî kitaplarda yer alan yüzlerce işaret, peygamberliğinden evvel vâki olan bir o kadar beşâret, gaybtan haber veren hâtif ve kahinlerden gelen nice şehadet ve binlerle ancak ifade edilebilecek sayıdaki mucizelerle de teyid ve tasdik edilmektedir. Bunun yanında getirdiği dinin hakkâniyeti de O’nu teyid eden başka bir delîldir. Ayrıca, Zâtında gayet kemâldeki övünülecek ahlâkı; vazifesiyle alâkalı o güzellerden güzel seciye ve karakteri, bu cümleden olarak, kuvvetli îmanını, sağlam itmi’nânını ve son derece güvenilirliğini gösteren fevkâlâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti; dâvasında son derece sadık olduğunu güneş gibi ve apaçık göstermektedir.

İstersen gel, Asr-ı Saadet’e, Arap Yarımadası’na gidelim. Hayâlen olsun O’nu vazife başında görüp, ziyaret edelim... İşte bak: Fizyonomisiyle, yaşantısıyla, güzelliğin doruk noktasında seçkin bir Zât’ı görüyoruz ki, elinde mu’cizeler gösteren bir kitap, lisanında hakikatleri açıklayan bir hitap, bütün insanoğluna, belki cin, melek ve daha başkalarına belki bütün varlığa karşı ezelî bir hutbeyi tebliğ ediyor. Âlemin yaratılış sırrı olan acîp muammayı, hall ve şerh edip, kâinatın sırrı olan kapalı tılsımı açıp, keşfederek, herkese sorulan, bütün akılları hayret içinde meşgûl eden üç müşkil ve müthiş büyük sual olan: “Necisin?”, “Nereden geliyorsun?” “Nereye gidiyorsun?” suallerine ikna edici, makbûl cevap veriyor...

İşte bak: Şu geniş adada vahşi, âdetlerine mutaassıb ve inatçı çeşitli kavimleri, ne çabuk o kötü âdet ve vahşî ahlâklarını onlardan söküp atarak, ne kadar güzel ahlâk varsa onları böyle güzel ahlâkla donatıp, medenî milletlere ve bütün âleme muallim ve üstad eyledi. Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Kalplerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin terbiyecisi ve ruhların sultanı oldu!.”

Ey Ruhlarımızın Sultanı! Sen ruhlarımıza sultan oldun, ruhlarımız da Sana kurban olsun! Lütfeyle, kabul buyur...!

Sabah Kalkınca

O’nun sabah olunca dudakları şu duâ ile ıslanırdı: “Allah'ım ben, şunu ikrar ederek sabahladım; Seni, arşının hamelelerini, meleklerini ve bütün mahlûkâtı şahit tutuyorum ki, Sen kendisinden başka ilâh olmayan Allah’sın ve Muhammed Aleyhisselâm Senin kulun ve resûlündür.”

Şahit tutuyor ve onları konuşturuyorum. Ağaçların hemhemesini, yaprakların demdemesini, suların şırıltı, şakırtı ve çağlamasını, kendi şehadetime katıyor, senfoniden yükselen bir ses gibi gürül gürül bütün bunları sana takdim ediyorum.

Efendimiz’in bu takdimi, şuûr ve idrakinin vüs’ati, derinliği ve hakla olan münâsebeti ölçüsündedir. Aynı cümleleri söylemiş olsa da bir başkası aynı keyfiyeti aynı derinliği yakalayamaz.

Efendimiz, bütün varlığı, husûsiyle Allah'a (cc) en yakın melekleri ve varlığa nezaret eden sekene-i semavatı kendisine şahit tutmakta ve Cenâb-ı Hakk’a takdim edeceği hamdini, onların soluklarına katıp öyle takdim etmektedir. Biz, Efendimizin duâsına, meleklerin soluklarıyla girmesinden şunu anlıyor ve şunu hissediyoruz ki, büyüklerin kapıları çalınırken, evvela tokmağa dokunacak bir el aranmalıdır O’nun içindir ki, büyük feraset adamı Hz. Ömer (ra), Medine’de kıtlık olunca, Hz. Abbas'ı (ra) elinden tutup bir tepeye çıkarmış ve o elleri havaya kaldırarak duâ etmişti.. Duâsında da şöyle yalvarmıştı: “Allah'ım şu Sana kalkan eller, Senin Habibinin amcasının elleridir. Bu el hürmetine yağmur ver!” Ve daha el aşağıya inmeden şakır şakır yağmur inmeye başlamıştı.” Bu bir Ömer (ra) ferasetidir ve dersini, Efendimiz’in duâsına ve yakarışlarına meleklerin soluklarını katmasından almıştır.

Asrımızın Büyük Çilekeşi de aynı şuûrla şöyle duâ eder:

“Allah'ım, günahlar dilimi tuttu, ma’siyetimin çokluğu beni hacil etti. Ve ben, Senin rahmet kapını, Şeyh Abdülkâdir Hazretleri’nin sesi ve soluğu ile çalıyorum..”

Allah Resûlü’nün sabah yaptığı duâlar arasında şu da vardır: “Ey semâvât ve yeri yaratan, gayb ve şehâdet âlemini bilen, celâl ve ikram sahibi Allah'ım. Sana şu dünya hayatında bağlılığımı ilân ediyor ve Sen’i buna şahit tutuyorum, Sen şahit olarak yetersin.”

Bu duâda “Fatır” isminin kullanılması mânidardır. Çünkü aynı kelimenin müradifi olan: gibi kelimeler de vardır. “Fatır” denmekle şu manâlar kast olunmuştur: “Gökleri ve yeri fıtrata göre yaratan, onları fıtrat kanunlarına açık hâle getiren Sensin. Bu fıtrat kanunları içinde, tıbbın, fiziğin, kimyanın, astrofiziğin, astronominin, hep kendilerine göre kanunları vardır. Sanki her sabah bu kanunlar yenileniyor ve varlığa açık hale geliyorlar. Bunlara, bu düzeni ve bu temiz çehreyi veren Sensin!”

Akşam Olduğunda

Güneş doğarken, sabahın ilk vakitlerini bu ve benzeri yüzlerce duâ ile süsleyen Allah Resûlü, güneş batarken ve ortalığa karanlık çökerken de şu duâyı okur okur da, âdetâ bu dualar O’nun gündüzünün, gecesinin güneşi olurdu. Efendimiz’in geceleri de, gündüzleri kadar aydındı. Duâlar, O’nun gecesinin semâsında âdetâ nurlu kandillerdi. Ve O, bu kandilleri yakmayı hiç mi hiç ihmal etmezdi: “Allah'ım, Sen’den başka ilâh olmadığına birliğine ve şerîkîn olmadığına ve Hz. Muhammed’in (sav) Sen’in kulun ve Rasûlün olduğuna, Sen’i, hamele-i arşını, meleklerini ve bütün mahlûkâtını şahit tutarak akşamladım.”

O’nun namazının her rüknü, Arşa yükselen nûrânî bir merdiven gibidir. Onun basamakları da duâdan inşa edilmiştir.

Namaza hazırlık safhasında teşekkül eden nûrânî atmosferin de, namaz içindeki nûrâniyetle sıkı bir münasebeti vardır.

O, helaya girerken duâ ederek girer, çıkarken duâ ederek çıkar. Abdeste başlarken yaptığı bir duâ, uzuvlarını yıkarken de yaptığı ayrı duâlar vardır. Abdest almayı tamamladığında, yine ayrı duâlar okur. Ezandan sonra okuduğu bir duâ vardır. Namaza başlayacağı sırada da ayrı bir duâ, mescide giderken, içeriye girerken, mescidden çıkarken hep okuduğu duâlar vardı.

Namaza durunca, hemen iftitah tekbirinden sonra duâ okur. Rükûsunda, secdesinde, kıyamında, iki secde arasında, oturduğunda, selâm verdikten sonra ayrı ayrı duâları vardı ve Allah Resûlü, elden geldiğince bu duâların hiçbirini ihmal etmezdi...