bûdiyet ve Kulluğu İle Efendimiz
Hele ibadeti, hele ibadeti! O’nun ibadetine bakan insan, sanki O, hayatında başka hiçbir iş yapmamış da, hep ibadet etmiş zannederdi. Evet O, kulluğunda bu kadar derindi. Zaten, bütün güzelliklerde de O, öyle değil miydi? Hangi sahada, O’na kim yetişebilmişti ki? Hayır, hiçbir sahada, hiç kimsenin O’na ulaşması mümkün değildi.!

O, namazında kulluğunu o denli derin temsil ediyordu ki neredeyse ürperip ağlamadığı namaz yok gibiydi. Sahâbe, namaz kılarken O’nun sînesinin değirmen taşının ses çıkardığı gibi ses çıkardığını söylemektedir İçinde dönen boyunduruklar ve kulluğun o ağır mükellefiyetleri O’nu kaynayan bir kazana çeviriyordu. Elbette ki bu hâl, O’nun en yüksek seviyede, kulluğunu îfâ edebilme gayretinden ileri geliyordu.

Namaz O’nun âdetâ şehvetle arzuladığı bir işti. Başka hiçbir zevk, O’na namazın verdiği zevki vermiyordu. O’nun içindir ki, bir gün şöyle buyurmuştu: “Bana (üç şey) sevdirildi: Kadın, güzel koku; namaz ise benim gerçek göz aydınlığım.”

Kadın, bir erkeğin alâka duyması için en önemli unsurlardandır. Hz. Âdem (as) yaratılırken, bu duygu ile yaratılmıştır. Bu alâkanın fazlalığı şehvettir. Şehvet ise, neslin devam etmesine verilen avans ve ücret demektir. Böyle bir ünvan verilmeseydi, hiçbir insan, neslini devam ettirmeyi düşünmezdi. Zira, diğerleri sadece angarya kabul edilecek mükellefiyetlerdir. Tek başına çocuk sevgisi de, neslin devamı için yeterli değildir. Onun için Allah (cc), erkeğin kadına, kadının da erkeğe alâka duyması için şehveti yarattı. İnsan mahiyetinde var olan ve yaratılışla gelen bu duyguyu aşmak mümkün değildir. Mümkün olsaydı, bunu başta Hz. Âdem (as) aşardı. Ve işte Efendimiz de bu fıtratı ve fıtrî olanı konuşuyor, anlatıyor ve “Bana kadın sevdirildi” buyuruyordu. O, fıtratla, tabiatla iç içe olduğunu bilen bir peygamberdi. O’nun getirdiği dinde ruhbanlık yoktu. Kendilerini ibadete vermek ve vakitlerinin bütününü, Allah’a (cc) kullukta geçire-bilmek gayesiyle hadımlaşmak isteyen ashabına O şöyle diyordu: “Allah’ı (cc) en çok bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim. Ama ben ibadet ediyorum, hanımlarımla da bulunuyorum. İstirahat ediyorum, gece ibadetini de yapıyorum. Oruç tutuyorum, yemek de yiyorum. Bu, benim yolumdur. Benim yolumdan yüz çeviren ise benden değildir...” O, tam bir denge insanıydı ve objektif prensiplerle gelmişti. O’nun getirdiği din, bir hanifiye-i semha idi ve herkesin rahatlıkla yaşayıp, tatbik edebileceği bir sistemin de adıydı. O, sadece belli bir gruba hitap etmek için gelmemişti.. herkes içindi ve mesajı da herkesi kucaklıyordu.

Güzel kokuya gelince, seçkin ruhlar, güzel kokudan hoşlanırlar. Allah Resûlü, rûhâniyâtıyla öyle incelmiş ve cismaniyeti o derece rikkat kesbetmişti ki, âdeta rûhuyla at başı gidiyor ve meleklerle bütünleşiyordu.

Rûhiyât başkadır, rûhâniyat başkadır. Hem rûhiyât, hem de ruhâniyât sahibi olanlar, aynı zamanda “nefs-i sâfiyât”ın da sahibidirler. Sâfiyeye ancak nebîler ulaşabilir. Bu makamın zirvesinde de, yine Efendimiz vardır. Düşünün ki, O’nun bedeni, mi’raçta dahi rûhuyla olan yarışını bırakmamış, rûh nerelere çıkmışsa, Efendimiz’in bedeni de rûhuyla beraber orada olmuştur.

Ben, burada mi’racın keyfiyeti üzerinde yapıla gelen münakaşaları tekrar edecek değilim. Cumhur-ı ulemanın bu husustaki görüşü, Efendimiz’in miraca rûh ve bedeniyle beraber çıktığı şeklindedir. O’nun bedeni o kadar rûhâniyat ve nûrâniyet kesbetmiştir ki ruhunun adımını attığı her yerde, bedeninin temaşa ve nazarı da vardı. Başkaları ruhlarıyla veya rüyalarında miraç yapabilirler. Ancak, ruh ve cesetle miraç yapmak, sadece Efendimiz’e nasip olmuştur. O işin eri ve o yolun şehsuvârı, O’dur.

Güzel koku, meleklerîn ve rûhânilerin gıdasıdır. Allah Resûlü de, onlarla hem ruh hem de ceset itibariyle iç içe girdiğinden ve onlarla çok ciddi bütünleştiğinden dolayı, güzel kokudan son derece hoşlanmaktaydı ki, güzel koku O’nun içine adetâ inşirah vermekteydi.

İşte Allah Resûlü, “bana kadın ve güzel koku sevdirildi”, derken ruh ve cesedinin ihtiyacını, bir çırpıda, bu “cihet-i câmia” ile ilan ediyor, kendisine ait hususiyetleri anlatmış oluyordu...

Ancak, bu ilk iki mes’ele, tabiî, fıtrî ve beşer olmanın gereğidir ki, bunlarda, başkaları da Allah Resûlü’ne iştirak edebilirler. Yani, kadını ve güzel kokuyu sevmek, sadece Efendimiz’e mahsus değildir. Çünkü bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın insan fıtratına yerleştirdiği duygularla sevilirler. Ve bu husus az-çok herkeste vardır. Üçüncü husûsa gelince, işte orada biraz durmak icap eder; zira Allah Resûlü: “Namaza gelince, o benim göz aydınlığım, o benim yavuklum ve o benim şehvetimdir” der.

Bizden birine, en çok sevdiğimiz insanlardan birinin geldiği müjdelense, nasıl sevinir ve kendimizden geçeriz; Allah Resûlü de, namaza duracağı zaman bizim bu duyduğumuz sevinçten yüzlerce kat fazlasıyla sevinç ve coşkunluk duymaktaydı. Hani, uzun bir müddet Fatıma (ra)’dan ayrı kalsaydı, sonra da O’na Fatıma (ra) geliyor denseydi, O, ne kadar sevinir, nasıl mesrûr olurdu; işte namaz vaktinin geldiğini haber veren sesi duyduğunda da O, daha çok sevinir, daha çok mesrûr olurdu. Çünkü namaz O’nun sevgilisi, namaz O’nun mâşûkası ve namaz O’nun gözdesiydi.

Bu hadîsi takviye eden Taberânî’nin rivayet ettiği başka bir hadîslerinde de Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah her nebîye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.”

Bunun manâsı şudur: “Siz, cismaniyetinize, bedeninize ait değişik zevkleri adım adım takip edersiniz; size, o zevkler adına gelen sinyaller, sizi tutar kendine cezbeder; siz de, o zevklerin ardına düşersiniz. Bana gelince, ben, vicdan denen vaizin “kalk namaz vaktidir” sesini duyunca, beni bu sinyal, öyle ardına düşürür ve öyle kendimden geçirir ki, namazsız edemem. Gece namazı kılmadığım, gece kalkamadığım anlar, benim için en hüzün verici anlar ve dakikalardır. Ve benim için en zevkli ve saadet bahşolan anlar da, namazda olduğum anlardır.”

Allah Resûlü’nün, kulluğu ve Cenâb-ı Hakk’la olan irtibatı ve aynı zamanda tevhid-i ulûhiyeti ilan ve itirafı, öyle derindi ki, şimdiye kadar bu derinliğe çok kimse akıl erdirememiştir ki, işte yukarıda naklettiğimiz hadîs de bunun en açık örneğidir.

Hz. Âişe Validemiz (ra) anlatıyor: “Bir gece uyandığımda, Allah Resûlü’nü yanımda göremedim. Aklıma, diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği ihtimali geldi. El yordamıyla etrafı yokladım. Elim ayağına dokundu. O zaman Allah Resûlü’nün namaz kılmakta olduğunu anladım.. başı secdedeydi. Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle yakarıyordu: “Allah'ım! Senin gazabından Senin rızana sığınırım. İkâbından affına sığınırım. Allah'ım! Başka değil, Senden yine Sana sığınırım. (Celâlinden cemâline, gazabından rahmetine, azamet ve heybetinden, şefkat ve re’fetine sığınırım.) Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Sen’i senâ etmekten âciz olduğumu itirâf ederim.” “Senin komşuluğun, yakınlığın, azizliktir. (Sana mücâvir olan, aziz olmuştur.) Senin senâ ve övülmen, yücedir. Senin ordun mağlup edilemez. Sen va’dettiğin şeyde, va’dinden dönmezsin. Senden başka ilah, senden başka ma’bûd da yoktur.”

Evet, O’nun namaza yaklaşması, âdetâ bir şehvet yaklaşmasıydı. İsterseniz şimdi de Ebû Zerr’i (ra) dinleyin. Diyor ki: “Bir gece sabaha kadar namaz kıldı. (Duâ âyetleri geldiğinde, o duâları ısrarla tekrar eden Allah Resûlü, namazını saygı, huşû ve taatın mozayiği haline getirirdi. Nafile namazlarında, secdede, rükûda, kıyamda okuduğu çeşitli ve çok uzun duâlar vardır. O gün sabaha kadar: âyetini okudu ve ağladı.”

O, namaza bir türlü doyma bilmiyor, adetâ hiç doyum noktasına varamıyordu.

Şimdi de İbni Mes’ûd (ra)’u dinleyelim: (İbni Mes’ûd, Kûfe’nin yüzünün akı, şanlı sahâbe.. Hanefi mezhepi, O’na çok şey borçludur. Alkameleri, İbrahim Nahâîleri, Hammâd b. Ebi Süleymanları ki Ebû Hanife’nin hocasıdır hep onun altın ikliminde yetişmişlerdir. Sahabe onu ehl-i beytten zannederdi. Evet, O, Allah Resûlü’nün hânesine öyle teklifsiz girer çıkardı. Efendimiz, ona Kur’ân okutur, dinler ve ardından da, “Kur’ân’ı indiği gibi dinlemek isteyen İbni Ümmi Abd’den (İbni Me’sûd) dinlesin” buyururlardı. Hz. Ömer (ra), onu Kûfe’ye gönderirken, hicran ve üzüntüsünü şöyle dile getirmişti: Kûfeliler! Eğer sizi nefsime tercih etmeseydim, Abdullah b. Mes’ûd'u (ra) kat’iyen yanımdan ayırmazdım. Kısa boylu, sıska bacaklıydı. Ama o, bir ilim dağarcığı, daha doğrusu bir ilim okyanusuydu.

İbni Mes’ûd (ra) diyor ki: Bir gün Allah Resûlü’yle beraber gece namazı kılmaya azmettim. Geceyi O’nunla geçirecek ve O’nun yaptığı ibadeti ben de yapacaktım. Namaza durdu, ben de durdum. Fakat bir türlü rükûa gitmiyordu. Bakara sûresini bitirdi, “şimdi rükûa gider”, dedim; fakat O, devam etti; sonra Âl-i İmran’ı, sonra da Nisâ sûresini okudu ve ardından rükûa vardı. Namaz esnasında o kadar yoruldum ki, bir ara aklıma kötü düşünceler geldi. (Bu kötü düşünce ne olabilirdi. İlk anda acaba Hz. Süleyman (as) gibi Allah Resûlü’nü kıyamda iken vefat etti mi zannetti, diye akla gelebilir.) Onun için dinleyenler arasından biri sordu: Ne düşünmüştün? İbn-i Mes’ûd (ra): “Namazı bozup, O’nu namazıyla baş başa bırakmayı düşünmüştüm.”

Abdullah b. Amr da şu hâdiseyi naklediyor: Bir gece Allah Resûlü’nün arkasında namaza durdum. Durmadan şu âyeti okuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu:“Allah'ım, muhakkak onlar insanların çoğunu saptırmıştır. Kim bana tâbi olursa bendendir. Kim de isyan ederse, Gafûr sensin, Rahîm sensin” (İbrahim/36).

Ve, yine böyle hüzünlü olduğu bir gündü. Ağlıyor, ağlıyor, durmadan ağlıyordu. Cibrîl geldi, Allah'tan (cc) selam getirdi. Ve Cenâb-ı Hakk, “Muhammedim niçin ağlıyor acaba?” diye soruyor, dedi.

O, Allâmü’l-Guyûb’tur. İlmi, bütün eşyayı kuşatmıştır. Zaten hiç kimse O’nun ilim, kudret ve irâdesinin dışında olamaz.. ama soruyor... Bu sormadan maksat ister işhad, ister O’nun nümûneliğini ilan olsun farketmez.

Allah Resûlü, ağlamaktan cevap veremiyordu. Sadece dudaklarından şu kelime dökülebildi: “Ümmetî, ümmetî!” Derd, ızdırab belliydi: O’nun ümmeti... Cibrîl durumu adetâ rapor edip götürdü. Ve, Cenâb-ı Hakk, onu ikinci bir selamla daha gönderdi ve onu şu sözlerle teselli buyurdu: “Git Habîbime (selam söyle) ve de ki: Muhakkak ümmetin hakkında seni razı edecek ve seni asla tasa ve keder içinde bırakmayacağız.”

O, ömrünü kullukla geçirmişti. Namaz, O’nun en sevdiği gözdesiydi. Gece gündüz namaz kıldı ve hep öyle yaşadı. Nasıl yaşanırsa öyle ölüneceğini zaten O söylememiş miydi? Ve her fâni gibi O da ölecekti. Ama o, namaz, demiş yaşamıştı ve namaz deyip hayata veda edecekti...

Son günleriydi. Gözlerini açacak dermanı dahi kalmamıştı. Başından aşağıya bir kova soğuk su dökülünce gözlerini açıyor, şayet bir tek kelime söyleyecek kadar dermanı varsa, “Cemaat namazı kıldı mı?” diye soruyordu. Ancak bu kadarcık dahi, enerji sarfı, efor, O’nun dermanını tüketiyor ve yine bayılıyordu. Dökülen soğuk suyla kendine gelince sorduğu soru yine aynı soruydu “Cemaat namazı kıldı mı?”

Hayır, cemaatı saatlerden beri O’nu bekliyordu. Gözler hep kapısındaydı. Ne zaman perde aralanacak ve mescide yine güneş doğacaktı.. işte bunu gözlüyorlardı. Çoğu, O Güneşin batmak üzere olduğunun farkındaydılar; ancak buna bir türlü inanmak istemiyorlardı. Bu arada, Allah Resûlü, artık namaz kıldıracak takatının olmadığını anlayınca “Ebu Bekr’e söyleyin namazı kıldırsın” buyurdu. Biraz kendinde iyileşme hissedince de mescide doğru yürüdü. Bir kolundan amcası Abbas (ra), diğerinden de amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı, Hz. Ali (ra) tutmuş, ayakları sürünerek mescide götürülmüştü. Her halinden ve her hallerinde namazın ihtişamı, namazın değeri, namazın büyüleyiciliği dökülüyordu... Kendisinden sonra imam olacak zâtın arkasına durdu ve Namazını oturarak kıldı. O, bu şekilde mescide sadece iki defa gelebildi. Birinde namazı Allah Resûlü kıldırdı, Hz. Ebu Bekir (ra) de arkadakilere onun sesini duyurdu. Diğerinde ise, namazını Hz. Ebu Bekir’in (ra) arkasında kıldı. Cema-atine kendisinden sonra gelecek imamı âdetâ iş’âr buyurdu.

Bir kere daha, evet O, namazla ve cemaatla bu derece bütünleşmişti. Son anına kadar da cemaati terketmemişti hatta, ayaklarını sürüye sürüye mescide gelmiş ve namazını cemaatla kılmıştı...

Ahmed b. Hanbel’e göre, cemaat “farz-ı ayn”dır. Zira Allah (cc), “Rükû edenlerle beraber rükû edin”(Bakara/43) buyurmaktadır. İmamlardan bazıları, cemaatı namazın erkanından sayarlar. Cemaatsiz namaz, onlara göre namaz değildir İmam Şâfiî’ye göre cemaat farz-ı kifâyedir. Hanefi mezhepinde ise, sünnet-i müekkededir. Bu imamlardan bazıları ise cemaatı vacip kabul etmektedir...

Biz, burada mes’elenin fıkhî tahlilini yapacak değiliz. Sadece küçük bir hatırlatma olsun diye, bu kadarcık temas ettik. Esas konumuz, Allah Resûlü’nün ubûdiyeti, kulluğunda gösterdiği titizlik ve namazındaki derinliğidir.

Sıradan bir insan dahi, şuuruna ererek namaz kılsa, bu namaz, onu fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyar. Bir namaz ki, onu kılan, Allah Resûlü’dür; O’nu nasıl günaha bırakır!.. Hayır hiç bırakmamıştır.. bırakmaz!

O’nun kıldığı namazı, Hz. Âişe Validemiz (ra) anlatırken: “Öyle kıyamda dururdu ki, sorma gitsin. Öyle rûkûa varırdı ki, sorma gitsin ve öyle secde ederdi ki, sorma gitsin!” der ve Allah Resûlü’nün kıldığı namazın güzelliğini bu ifadelerle anlatmaya çalışır.

Cenâb-ı Hakk’ın varlığına başka hiçbir delil olmasa, Allah Resûlü’nün kıldığı namaz, delil olarak yeter. Çünkü O’nun, bütün namazında, namazının rükünlerinde âdetâ, Cenâb-ı Hakk tecelli ederdi. Hiç namazı böyle olan bir insan günaha meyleder mi?

O’nun ibadeti, bir bütünlük arz ediyordu. Namazı en mükemmel şekliyle edâ ederken, başka bir ibadet çeşidi olan mesela orucu da ihmal etmiyordu. Haftanın bir-iki gününü mutlaka oruçlu geçiriyor; hatta bazen de o kadar uzun süre oruç tutuyordu ki, sanki hiç iftar etmiyor zannedilirdi. Bazen da işi fıtrî seyrinde bırakır ve herkes gibi iftar ederdi. Ancak oruçlu olduğu günler, diğerlerine kıyasla daha çoktu.

O, zaman zaman Savm-ı visâl yapardı. Yani hiç iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutardı. Sahâbe O’nun orucuna özenir ve O’nu taklit etmek isterlerdi ama, bu çok zordu. Bir defasında, Ramazan'ın son günleriydi ki, Efendimiz savm-ı visâle niyetlenmişti. Sahâbe de aynı şekilde niyet ettiler. Ancak, oruç birkaç gün uzayınca, hepsinin dermanı kesildi. Bereket bayram gelmiş ve herkes sevinmişti. Zira, bayram, bir gün daha gecikmiş olsaydı, âdetâ hepsi dökülecekti. Allah Resûlü, onların bu durumunu görünce tebessüm buyurdu ve “Eğer bayramın gelmesi gecikseydi, ben yine oruca devam edecektim” dedi. Ardından da kendisinin güç yetirdiği bu ibadete, onların gücünün yetmeyeceğini söyledi. “Çünkü Allah bana, sizin anlamayacağınız tarzda yedirir, içirir”, buyurdu.

Bilhassa, Ramazan ayının son günlerinde Allah Resûlü, paçaları sıvar ve bütün gününü ibadetle geçirirdi. Sanki bu günlerde O’nun sırtı hiç yere değmezdi.

Yazın en şiddetli günlerinde de Allah Resûlü oruç tutardı. Bir çok muharebede O, hep oruç tutmuştu. Hele bazen harp öyle şiddetlenirdi ki, bunlardan biri itibariyle kendisiyle beraber Abdullah b. Revaha'dan (ra) başka oruç tutan kalmamıştı. O, “Oruç, insanı günaha karşı koruyan bir zırhtır” demişti. Ve bu zırhın en sağlamını da kendisi giymiş ve korunmuştu..