nunla İlgili İkazlardan Bir Kesit
Efendimiz'de (sav) İsmet Sıfatı

Bütün nebîler ma’sûmdur. Nebîler Serveri ise, ma’sûmlar üstü ma’sûmdur. Çünkü O, nebîlerin sultânı, efendisi ve bütün varlığın yaratılış gâyesidir. Peygamberlik şiirine bir kâfiye gerekiyordu. Allah (cc), en sevdiğini, âdetâ o şiire kâfiye olarak yarattı. Nübüvvet semâsında henüz pervaz edecek tâvûs yoktu. O, bu semânın tâvûsu oldu. Her peygamber, belli bir zaman ve mekan dilimine gönderilmişti halbuki O’nun gönderildiği yer, bütün kâinat ve zaman-ı ebed-müddetti. Muhâtabı ise varlığın hepsiydi.

Evet, hiçbir peygamber O’nun gibi, küllî, umûmî ve câmi’ bir mânâda varlığın hakikatini şerh ve izâh edebilmiş değildir. Zaten bu, onların vazifesi de değildi. Zira, o devirlerde henüz ilimler inkişâf etmemiş ve varlık henüz didik didik didiklenmemişti. Bu, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın devrinde olacaktı ve oldu da.. evet O’nun dediklerinden hiç biri, doğru ilim ve doğru buluşlarla çatışmadı...

Diğer peygamberler de, nûr neşreden birer yıldızdılar ama güneşi görünce, ışıklarını toparlayıp sînelerinde sakladılar. Çünkü gelen güneşler güneşi ve varlığın ilk mâyesi olan gerçek nûrun sahibiydi. Buseyrî ne güzel der:

“O bir fazilet güneşi diğerleri ise yıldızdır,

Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.”

Evet, O Ma’sûmlar Ma’sûmu’dur. Dolayısıyla da, O’nun ismeti bütün ismetlerin; iffeti de, bütün iffetlerin üstündedir.

En azılı düşmanları, O’nun iffet ve ismetine dokunacak tek kelime bulamamış ve O’nu bu yönüyle ta’n edememişlerdir ebedlere kadar da edemeyeceklerdir. Çünkü O, bir iffet heykeli ve bir ismet burcuydu. O’nun eteklerinde gubâr, dâmeninde çamur düşünmek nasıl mümkün olurdu ki, o nezahetin hülasası “Mustafa” olarak yaratılmıştı.

Hasımları O’na her türlü iftirayı attılar. Mesela; O’na “mecnûn” dediler. Vakıa O, bir ölçüde Hakk’ın mecnûnuydu ve bu uğurda bütün varlığını da pazara koymuştu. İsteyen talan edebilirdi. Bu işin harmanı ise, cennet ve Cemâlullah’a ermekti...

Ve, yine O’na sihirbaz dediler.. evet en muannid insanlar dahi O’nun huzurunda eriyor ve içlerinden küfür adına ne varsa hepsi temelinden sarsılıyordu. Zaten O’na büyülenip kendini O’nun yolunda bezledenlerin sayısı hudutsuzdu. Aklı gözüne inmiş kâfirlere gelince, diyecekleri başka bir şey yoktu. “Bütün bu pervaneler sihir ateşiyle dönüyor” diyor bir safsatada teselli arıyorlardı. Halbuki onları pervaneler gibi döndüren imanın gücü, kemalin cilvesi ve cemâlin câzibesiydi..

O’na kâhin yakıştırmasında da bulunmuşlardı. Öyle ya oturmuş, kıyamete kadar olacak her şeyi haber veriyordu. Onlar, o güne kadar bu tür sözleri hep kâhinlerden dinlemişlerdi. Oysaki, az dikkat etselerdi, sözleri yalanlarla dolu kâ-hinlerle O’nu çok rahatlıkla tefrik edebilirlerdi Evet, Efendimiz ise, hep doğru söylüyordu ve başka değil sadece gör-düğünü haber veriyordu.

Eğer o mecnûnsa (hâşâ), dünyada akıl diye bir şey yok demektir. Kehânet ve sihir gibi ciddiyetten uzak şeyler ise, O’nun rüyasına dahi girememişlerdir. Çünkü O’nun rüyaları da hayatı kadar ciddidir. O’nun hayatının ötelere açık ya-maçlarından kopup gelen bu mübarek esintiler O’nun mesajından bir bölüm teşkil ederler.

Evet, akılla, mantıkla, muhakeme ile çarpışan bu muzahref sözlerin hepsini söylediler ama, hiç kimse, O’nun ismet ve iffetine dair bir şey söylemeye cesaret edemedi. Çünkü bu mevzûda söylenecek her söz, sahibini rezil ederdi. Bunu dost da düşman da çok iyi biliyordu..

Şimdiye kadar, binlerce insan, yüzbinlerce kitap hep O’nu anlattı. Bunlar arasında, o ateşin pervanesi olanlar olduğu gibi, ışıktan rahatsız olan yarasalar da vardı. Ancak, görüşleri, hatta dinleri muhtelif bu insanlar, bir noktada birleşiyorlardı. İşte o nokta, Allah Resûlü’nün iffet ve ismetini tasdik noktasıydı.

Bir manâda biz de o âteşe pervane olanlardanız. Sözümüzü hep O’nun iffet ve ismeti etrafında dolaştırıp duruyoruz. Bu bir kadirşinaslık da değil; hak gibi, vecîbe gibi, umûmî takdir gibi cebri anlayış ve anlatıştır; ancak, şunu da itiraf etmeden ve hatırlatmadan geçemeyeceğim: Bu satırların okurları sakın, O’nu ve O’nun iffetini, benim ifadelerim içinde aramasınlar. Bu mevzûda onlara asıl rehber, selefin kitaplarıyla, onların tertemiz ve dupduru vicdanları olsun. O vicdan ki, onda hep Hakk görünür. Hakk’ın o en nezîh temsilcisi ise, işte ancak bu vicdanlarla bilinir.

Gönlümüzle beraber vicdanlarımız da, O’na ebedî bir otağdır. O ne ulvî otağdır ki, onda Nebîler Sultanı ârâm etmektedir. İşte sözün burası, benim için adetâ bir bam telidir; elimde değil, dert mızrabı dokundukça bana şöyle dedirir:

Ey Ma’sûm Nebî! On dört asır evvel zuhûr ettiğin gibi bir kere daha zuhûr et. Arab’ın karanlık dünyasını aydınlattığın gibi, dokuz asırdır dinine hizmet eden ve bu kudsî vazifenin bayraktarlığını yapan şu asîl ve necîp milletin iklimine de uğra, orayı da aydınlat! Ne olur atını mahmuzla, bir de bizim ülkemize gel! İnan ki yetişen ışık süvarileri artık seni yalnız bırakmayacaktır. Senden görecekleri tek bir işaret tek bir tebessüm onların, bütün varlıklarını istihkar etmelerine yetecektir.

O'nunla İlgili İkazlardan Bir Kesit

Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan Efendimiz’i muhatap alan bazı îkazlar vardır. Bu îkazlar, zahiren O’nun ma’sûmiyetine ve günahsızlığına dokunuyor gibi görünür. Bazı kimseler, “hata olmadan böyle îkaz olmaz” diye düşünebilirler. Halbuki (ısrarla söylediğimiz gibi), bu îkazlar, kat’iyyen bir hata ve günaha matûf varit olmamışlardır. İhtimal Efendimiz’e bazı içtihatlarında en güzel dururken güzeli tercih etmesinin, O’nun gibi en güzelin temsilcisine düşmeyeceği dersi verilmiş, îkaz edilmiş ve hatırlatılmıştır.

Bizim, menba suyu dururken, içtihatlarımızla, o ölçüde pak veya sterilize edilmemiş bir suya karşı ikaz edilmemiz gibi... Evet nebîler, kevser dururken zemzem içmenin hatalı olduğu îkazını alabilirler. Biz, ayağımız kayıp da gayyaya yuvarlanırsak (Allah korusun) itâp görürüz. Onlar ise, aynı itâbı, semalarda yüzerken yer değiştirmeden ötürü bile alabilirler. Onun için, kat’iyen bir nebîyi, bizim dünyamıza göre değerlendirip, hakkında hüküm vermemiz doğru değildir. Onlar ki saraya alınmış, huzurla müşerref olmuş insanlardır. Dışarıda kalmış, bahçe kapısına dahi yanaşamamış insanlarla nasıl bir olur ve nasıl aynı terazide tartılabilirler? Dışarıdakinin tebessümü bile sadakadır. Huzurdakinin tebessümü ise isâet olabilir. Evet ölçü ve kıstaslar tamamen farklıdır. Dolayısıyla, Kur’ân-ı Kerîm’de Efendimiz’e yöneltilen îkazları da, bu açıdan değerlendirmek icap eder.

Nelerdir bu îkazlar? Ve Efendimiz bu gibi îkazlara niçin muhatap alınmıştır? Şimdi, sırasıyla bu husûslara temas edip ve îkaz gibi görülen bu türlü hitâbların alt yüzündeki iltifatı ve günah gibi görünen ameldeki sevap ve fazîleti beraber mütalâa etmeye çalışalım. Sonunda da, O’na: “İffet ve ismette de senin eşin ve menendin yoktur”, deyip, bir de ismet açısından nübüvvetini i’lan edelim.