ur'an'da Efendimiz'e Yapılan İkazlar ve Onların Perde Arkası
Bedir Esirleri İle İlgili İkaz

Bedir esirleri münasebetiyle nâzil olan şu âyet, Efendimiz için bir îkaz gibi görünür. Âyet şöyle demektedir: “Yeryüzünde savaşırken, düşmanı tam yere sermeden esir almak, hiçbir peygambere yaraşmaz. Geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (cc), âhireti kazanmanızı ister. Allah güçlüdür, Hakîm’dir. Daha önce Allah’tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azâp erişirdi. Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helâl olarak yiyin; Allah’tan sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder” (Enfâl/67-69).

Nebî esir sahibi olamaz. Eski peygamberler de olmamışlardı. Esir sahibi olamayınca esirler üzerinde ne gibi bir tasarrufta bulunacaktır?

Nebî, ayaklarını yere sağlam basacağı, desteksiz ve kendi kendine ayakta duracağı, kendi olarak varlığını sürdüreceği, birine dayanmadan, da’va ve düşünce olarak kendini ispat edip anlatacağı âna kadar, böyle yapmamalıydı. Yani, esirleri kurtuluş fidyesi mukabilinde dahi salıvermemeliydi. Belki bununla mü’minlerin bellerinin doğrultulması sağlanmalı, onların muvazenedeki yerlerine ulaşma hızları arttırılmalı ve tam bir güç olma hedeflenmeliydi zaten senin müstesna tabiatının temayülü de bu istikamettedir. Zira, senin dünyaya ait tek tutkun dünyada dini ikâme etmektir. Yanındakilerin duygu ve düşüncesi de budur. Evet, ortada bir tasarruf var; bu daha iyi de olabilirdi. Yani sizin yaptığınız hasen ise, bir de bu işin ahseni var. Allah (cc) da işte onu istemektedir.

Eğer sebkat etmiş bir yazı, size itâp etmeyeceğime dair bir hüküm ve onların işledikleri bu fiil sebebiyle, onlara azâp etmeyeceğim şeklindeki kaderî bir tespit olmasaydı, size bir azap dokunabilirdi. Fakat, böyle bir hüküm, böyle bir yazı ve böyle bir tespit olduğu için artık size azâbın dokunması söz konusu değildir.

Allah Resûlü, Bedir’de düşmanı tersyüz edip hezimete uğratınca, mü’minlerin gönlüne serin bir su serpilmiş oldu. Bu, âdetâ onların gönlündeki 15 senelik yangını söndürme-ye yetmişti. Çünkü, bu 15 senelik zaman zarfında, kâfirlerden görmedikleri haksızlık, zulüm ve ızdırap kalmamıştı. Evvelâ, canları kadar sevdikleri Mekke’den ayrılmış, Medîne’ye gelmişlerdi. Fakat bu dahi Mekke müşriklerini tatmin etmemiş, şimdi de onların bu yeni vatanlarına taarruz etmeye başlamışlardı. Mü’minler her şeyi sînelerine çekiyor ve mukabelede bulunmuyorlardı. Bedr’e kadar, onlar ne yaparlarsa yapsınlar, mü’minlerin, fiilî mukabelede bulunmaları yasaktı. “Dövene elsiz, sövene dilsiz kalplerini kırıp gönüllerini darmadağınık edenlere de gönülsüz gerek”, diyor ve bu ölçü içinde hareket ediyorlardı. İşte Cenâb-ı Hakk, şimdi onlara da izin vermişti (Hacc/39). Artık mü’minler de, fiilî mukabelede bulunabilecekler ve en azından kendilerini müdafaa edebileceklerdi. Bedir, ilk kavgaydı. Müslümanlar muzaffer olmuş ve hasımlarını da esir etmişlerdi. Aynı zamanda böyle bir hâdise ilk defa vukû buluyordu. Bu, hakkında ilâhî bir açıklama olmayan her mes’elede olduğu gibi Allah Resûlü, bu mes’elede âdetleri üzere istişâre etmişlerdi. Esirlere ne yapılması gerekiyorsa, bu, meşveret yörüngeli olacaktı.

Evvela kendisinin ruh hali ve Kurân’ın O’na ta’lim ettiği ahlâk gereği, İki Cihan Serveri, bu esirlerin affedilmesine taraftardı. Çünkü şimdiye kadar Kur’ân-ı Kerîm hep O’na: “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et.” (Nahl/125) demiş ve O’nu bu yola sevk etmişti. Affetme, O’nda bir karakter ve bir tabiat halini almıştı. Öyle ki Allah Resûlü’nü, bu asîl duygudan ayrı düşünmek mümkün değildi. Mümkün değildi, çünkü bizzat Kur’ân, O’na: “Sen en yüce ahlâk üzeresin”(Kalem/4) diyordu. Herkesin ahlâktan belli bir nasîbi vardır. O ise küllî ahlâkın varisidir. Zira Efendimiz, Allah ahlâkıyla ahlâklanmış olmanın doruğundadır. O ahlâk, Kurân’ın satır, sayfa ve sûrelerinden fışkırmaktadır. Böyle bir ahlâkı tam temsil eden müşahhas örnek ise Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. O’ndaki afv ruhuna şu hâdise adesesiyle bakın ki, Mekke’yi fethettiği gün, o güne kadar kendisine kan kusturanlara O, âdetâ kızılcık şerbeti ikram etmiş: “Bugün kınama yoktur”(Yusuf/92) demiş ve ardından da umûmî afv ilan etmiştir.

O’nun kendi ruh hali ve kendi kanaatı, daima af tarafındadır. Bununla beraber mes’eleyi istişâre eder. Önce Hz.Ebû Bekir (ra)’e kanaatini sorar. Ondan şu cevabı alır: “Ya Resûlullah, bunlar senin kavmin, kabilen ve senin milletindir. Gerçi sana ve Müslümanlara etmedik kötülük bırakmadılar. Fakat sen, af yolunu tutar ve bunları affeder, boyunlarını vurmaz ve bunları serbest bırakırsan, gönüllerini kazanır ve bunların hidayete ermesine vesile olursun. Benim kanaatim, bunların affedilmesi yönündedir.”

Allah Resûlü bir de Hz.Ömer (ra)’e sorar. O ise şu cevabı verir: “Ya Resûlullah! Şu anda elimizdeki esirler, Mekke’nin ileri gelenleridir. Bunlar öldürülürse, bir daha küfür, belini doğrultup bizim karşımıza çıkamaz. Dolayısıyla bunların öldürülmesi gerekir. Hatta, her Müslüman'a, kendi yakınını ver, onu bizzat o öldürsün. Ver Akîl’i, Ali (ra) öldürsün Abdurrahman’ı ver, babası Ebû Bekir (ra) öldürsün. Falan akrabamı da bana teslim et, onu da ben öldüreyim.”

Kanaatler belli olmuştur. Sıddîk, esirlerin salınmasına, Fârûk ise öldürülmesine taraftardır. Ve Allah Resûlü, önce Hz. Ebu Bekir (ra)’e, sonra da Hz. Ömer’e (ra) teveccüh eder ve şöyle buyurur: “Yâ Ebâ Bekir! Sen aynen atam Hz. İbrahim’e (as) benziyorsun. (Nasıl ki, kavmi ona her türlü kötülüğü yapmış, hatta onu ateşe atmıştı. Halbuki O ellerini kaldırıp Rabb’ine) şöyle duâ etmişti: ‘Rabbim! Kim bana tâbî olur uyarsa o bendendir. Kim de bana isyan eder yüz çevirirse, (ne diyeyim) Sen Gafûr ve Rahîmsin’ (İbrahim/36).

Ve yine sen İsa’ya (as) benziyorsun. (Kavmi, ona her türlü ezâ ve cefâyı revâ gördü. Halbuki onun duâsı da şuydu): “Rabbim! ‘Eğer onlara azap edersen, onlar Senin kulların. Eğer affedersen, Azîz Sensin, Hakîm Sensin” (Mâide/118).

Bir gün Allah Resûlü, aynen bu sözleri tekrar eder ve şöyle der:“Havzın başında, oraya gelmekte olan bir grup insanın, su başından kovulan develer gibi kovulduklarını görürüm ‘Ashâbçıklarım, ashâbçıklarım’ der Allah’a yalvarırım. O zaman bana Sen onlardan ayrıldıktan sonra, onların neler karıştırdıklarını bilmiyorsun’ denir. Ben artık ne diyeyim, sâlih kul İsa (as) gibi derim: “Eğer azap edersen onlar Senin kulların. Eğer affedersen, Gafûr Sensin, Hakîm Sensin.”

Hz. Ebu Bekir Allah Resûlü’nün ilk çırağıdır. Düşüncesi, yapısı aynen Allah Resûlü’ne benzemektedir. Bu benzeyiş onların kararlarında da hissedilecek şekilde bârizdir.

Allah Resûlü (sav), Hz. Ömer'e (ra) döner, diğer ûlülazm iki nebîye benzetir: “Yâ Ömer! Sen de Nûh (as) gibisin ki, O şöyle demişti: ‘Rabbim yeryüzünde bir tek kâfir dahi bırakma.’” (Nûh/26).

Ve sen aynı zamanda Mûsâ (as) gibisin ki O da şöyle demişti: “Rabbimiz! (Fir’avn ve taraftarlarının) mallarını yok et, kalplerini sık; çünkü onlar, can yakıcı azâbı görmedikçe inanmazlar.” (Yûnus/88).

Her iki peygamber de kavim ve kabilelerinin ve diğer Allah düşmanlarının nice ezâ ve cefâsına sabretmişlerdi ama onlardaki inat ve temerrüdün, her gün biraz daha arttığını ve bir türlü durmak bilmediğini görünce, her iki peygamber de, Allah (cc)’a yukarıdaki âyetlerde anlatıldığı şekilde yalvarmışlardı. Celâlî tecellilere istihkakı olan bu cemaatlerin başında, mâyeleri celâlî esintilerle yoğrulmuş bu iki büyük temsilci, kalanlara da zarar, ölenlere de zarar küfür babalarının helaklarını isteyerek, arkada kalacak küfürzede yetimlere, İslâmî vesayet hazırlama mülahazasıyla böyle bir duada bulunmuşlarsa, hayrı çok bir iş yapmışlar demektir. Onun için de Cenab-ı Hakk, ezelde verdiği “kahır” hükmünü lâyezelde infaz buyurarak takdir ve istihkakla gebertilecek ölüleri peygamber dua ve dileği ile helak etmiştir.

Nihayet Allah Resûlü, o güne kadarki genel tavrı, yüce ahlâkından kaynaklanan mülayemeti ve affediciliğiyle karar verdi ki, bu aynı zamanda Hz. Ebû Bekir’in (ra) düşüncesi istikametinde karar verme demekti. “Bunları öldürmeyelim. İslâm’la tanışsınlar ve hakîkî hayata kavuşsunlar.” diye karar verilmişti.

Şimdi; hâdisenin gerisini bizzat Hz. Ömer’den (ra) dinleyelim: “Karar verildi. Ben bir iş için oradan ayrılmıştım. İşimi görüp döndüğümde bir de ne göreyim, Resûlullah ve Ebû Bekir hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Sordum: “Niçin ağlıyorsunuz?” Cevap verecek halleri yoktu. Durmadan ağlıyorlardı. Israr ettim: “Söyleyin ben de ağlayayım” dedim.” Ve bana Enfâl Sûresinin 67,68 ve 69. âyetlerini okudu. İşte o itap görünümlü ikaz âyetleri bu münâsebetle nâzil olmuştu...”

Allah (cc), O’na içtihat etme kabiliyet ve selahiyeti vermişti. O da içtihat etmiş ve güzeli yakalamıştı. Ama Allah (cc), O en güzel kuluna güzeli yakıştıramıyor ve âdeta, “Sana yakışan en güzeli bulmaktı”, diyordu. Ve en güzele değil de güzele temâyül ettiğinden dolayı, O’nu îkaz ediyordu. Ortada günah veya hatâ yoktu. Allah Resûlü, hep güzeller arasında dolaşıyordu. Evet meseleyi önce böyle anlamalıdır.. sonra da âyetteki ifade tarzına dikkat etmelidir ki, bu ifadelerde Allah Resûlü’ne karşı nasıl mütebessim, tatlı ve yumuşak davranıldığı anlaşılabilsin...

İşte latif ikaz mesajı:“Eğer bir kaderî kitapta bu işin böyle cereyan edeceği ve sizin aldığınız ganimetleri kullanacağınız yazılmasa idi, size azâp dokunurdu..” (Enfâl/68).

Arapça’da yani, “bir şeyin olmasıyla diğer şeyin olmaması” manâsına kullanılır. O zaman âyetin manâsına iyi dikkat etmek gerekir. “Eğer sebkat etmiş bir kitap olmasaydı” demek, ezelde bu hüküm verilmiş o hükme göre siz ganimet alacak ve ondan istifade de edeceksiniz. Demek ezelde verilen böyle bir hüküm, lâyezelde, harici vücut nokta-i nazarından ortaya çıkıyordu.

O halde Allah (cc) ganimet ve esirleri ki esirler de ganimete dahildir içtihattan sonra da, haram kılmayacaktı ama her şey bir imtihan çizgisinde cereyan ediyordu. Hz. Âdem meselesinde olduğu gibi, daha sonra olacak bir hâdise, vaktinden evvel öne çekilmiş ve o mevsim itibariyle “ahsen” in yerine “hasen” ikâme edilmişti ki, Bedir aşıldıktan sonra zaten öyle olacaktı. Zannediyorum, başka bir âyetteki şu hüküm de bu düşünceyi destekliyor: “Savaşta, inkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince, onları; ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin. Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü de öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle imtihan etmek içindir. Allah , kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz” (Muhammed, 47/4). Sanki Efendimiz, o anda Allah'ın (cc), daha sonra bildireceği bu hükmü sezmiş gibidir. Fakat, bu hüküm daha sonra bildirileceği için onu öne alma hasen, hükmü beklemek ise ahsendi.

Ayrıca, Efendimiz, başkalarına verilmeyen ve sadece kendisine has kılınan beş şeyi sayarken bunlardan biri olarak ganimetin helâl kılınmasını da sayar. Bedr’e kadar helâl olmayan ve daha önceki peygamberler için de helâl sayılma-yan ganimet, o gün Müslümanlara helâl olacaktır. Ve tam bu işin arefesinde, Efendimiz’e zâhiren itap gibi görünen böyle bir ikaz gelmiştir. Bundan başka, hükmün Allah Resûlü’nün içtihâdı üzere gelmesi de dikkat edilmesi gereken bir husustur. İsabeti de adem-i isabeti de sevap olan böyle bir kararda Allah ahlâkıyla yetişmiş ve bizzat Cenâb-ı Hakk tarafından terbiye edilmiş Allah Resûlü, başka türlü de içtihat edemezdi.. edemezdi; çünkü O’nun genel ahlâk ibresi, içtihat ettiği noktayı gösteriyordu. Nitekim daha sonra gelen hüküm de O’nun içtihâdı üzere gelmişti.

Ganimetin helâl oluşu, dinî nasslarla sabittir. Aynı zamanda ihlas ve samimiyete, cihadın Allah için yapılmasına da mâni değildir. Niye olsun ki, düşmanla yaka paça olunduktan sonra, onların ellerindeki mâlî imkanlara el koymak, düş-manı zayıf, Müslümanları da kuvvetli kılacaktır. Ayrıca ihlasta o seviyeye ulaşmamış olanlar için de ganimetin teşvik edici bir yanı vardır ki, sürekli mücahede edenler onu gâye haline getirmeme kaydıyle, geçimlerini o yolla temin edebilirler. Ancak hiç kimse ganimet almaya da zorlanamaz. İsteyen Amr b. Âs (ra) gibi davranır ve: “Ben ganimet için Müslüman olmadım”407 diyebilir. Ne var ki, böyle bir fedakârlık herkesten istenemez. Zaten, fedakârlık istenmez, yapılır.

Bu mevzûyu noktalarken, Hz. Âdem’in (as) memnû meyveye dokunması mes’elesinde arzettiğim bir hususu yeniden hatırlatmak istiyorum. Nasıl ki, Cenâb-ı Hakk, zaten ileride mubâh kılacağı memnû meyve ile Hz. Âdem (as)’i imtihan etmişti. Zannediyorum ganimet mevzuunda da aynı durum söz konusu. İleride mubâh olacak ganimet, Bedir’den hemen sonra bir imtihan vesilesi olmuş, sonra da bu mevzudaki esas hükümler bildirilmiştir. Burada da, esas hükme uygun hareket edilmiş olduğundan, ortada herhangi bir günah yoktur. Sadece insan fıtratının dünya malına olan meyline dikkat çekilmiş ve bu meylin aşırı gitmesine fırsat verilmemesi istenmiştir.

Aslında burada verilmek istenen ders ve ikâz bütün Müslümanlaradır. Allah Resûlü’ne gelince, zaten, ne O’ndan önce ne de O’ndan sonra dünyaya karşı hiçbir meyli olmamıştır. İkaz, kendisinde dünya meyli olmayan Allah Resûlü’nün şahsında herkese yapıldı ki, hem ibret alsınlar, hem de rencide olmasınlar. Burada İlâhî terbiye metodunda, muhatabı ele alırken ne derece hassas davranıldığına da işaretler bulmak mümkündür.

Tebük Hadisesi

Tebuk, ciddî bir savaş hazırlığı içinde gidilip de, savaş olmadan geriye dönülen, Bizans’a karşı girişilmiş bir sindirme harekâtı ve savaş buudlu bir tatbikattır. Tebuk’e, ciddi bir savaş olacağı mülahazasıyla çıkıldı. Onun için de Allah Resûlü, Müslümanları açıktan cihada davet etti ve bir umûmî seferberlik havasıyla yola çıkıldı. Ancak, bu arada bazı kimseler gelip mazeret beyan etti ve Resûlullah’tan izin istediler. O da verdi. Bunlar, harbe izinli olarak iştirak etmeyeceklerdi. İşte Allah Resûlü’ne, görünüş itibariyle ikaz mahiyetini taşıyan âyetlerden ikincisi de, bu münasebetle geldi. Âyet O’na şöyle diyordu: “Hay Allah afvedesi Nebî, doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce niçin onlara izin verdin?” (Tevbe/43) meâliyle verdiğimiz âyetteki cümlesi ki “Allah seni affetsin” şeklinde verilen bir karşılıkla bakıldığı zaman, işlenmiş bir günah hissini verebilir ki, bu meal oldukça kaba ve bir o kadar da dikkatsizcedir. Bu cümleyi kanaatimizce “Affolası”, “Affa mazhar olası” veya âyetin mealinde söylediğimiz gibi: “Hay Allah afvedesi” şeklinde Türkçe’ye çevirmek, Efendimiz’e karşı âyette dikkat olunan incelik ve nezâkete daha uygundur.

Evvelâ, Cenâb-ı Hakk, âyete böyle bir cümleyle başlaması, tamamen O’nun gönlünü almak içindir. Saniyen, ikaz edici görünen cümle daha sonraya bırakılmış böylece, her tarafından tebessüm gülleri açan bir hitapla söze baş-lanmıştır. Zemahşerî’den Sekkakî’ye kadar bütün dil ustaları, bu âyeti Allah’ın Efendimiz’e bir îkazı değil, aksine büyük bir iltifatı olarak anlamışlardır.

Nasıl, canı kadar sevdiği evladının, iltifat kabilinden kulağını çekmek isteyen şefkat dolu bir baba, o kulağı incitmemek için hassas davranır; hatta evladı bunu ceza zannetmesin diye onun yüzüne tebessüm de yağdırır; öyle de, rahmetin tebessümleri altında burada da îkaz görünümlü öyle bir iltifat sezilmektedir ve kat’iyen bu ifadede, Efendimiz’e herhangi bir itâb söz konusu değildir.

İhtimâl bu âyette Allah Resûlü’ne şu hususlar hatırlatılmak istenmiştir: Gelen, izin aldı gitti, Sen de bir şey demedin. Biliyorsun ki, o izin alanlar arasında iç ve dış bütünlüğüne sahip olmayan münafıklar da var. Bunlar zâhiren Müslüman görünüyorlar ama, içlerinde her türlü fitne ve fesat kol geziyor. Onlara niçin izin verdin? Tekrar be tekrar (bunu teceddüt ifade eden fiil cümlesinden anlıyoruz) sadakat ve doğruluklarını Sana ispat eden o doğru oğlu doğrularla; sözleri yalan, vaidleri aldatıcı, sîneleri hıyanetle çarpan münafıklar birbirinden ayrılacaklardı; Sen de o münafıkları bütünüyle bilmiş olacaktın. Sen ki zaten, “(Münâfık) konuştuğu zaman yalan söyler, va’dettiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyânet eder.” sözlerinde onların çerçevesini çizmiştin. Şimdi de fert fert onların hepsini bilecektin. O, yine onları bilecekti, ama, af ve mülâyemeti sadece onu biraz geciktirdi.

Görülüyor ki, bu hitapta sadece bir hatırlatma var ve kat’iyen itâp yok itâp olması şöyle dursun bir tebcil, takdir ve sena bile seziliyor. Şunu kabul etmeliyiz ki, Allah Resûlü, bu âyetle de yine en güzele irşad olunmaktadır. Çünkü O güzele değil, en güzele yakışır.

Zemahşerî, “afdan bahsedilen bir yerde, günah da vardır” der. Ancak Fahreddin Râzi böyle bir tevcihi kat’-iyen kabul etmez ve “Belki bizler için aftan bahsedilen yerde bir günah söz konusu olabilir; ancak enbiyâ için affın sadece iltifat ifade ettiğini” söyler. Durum böyle olunca bu âyet, baştan sona Efendimiz’e iltifatla doludur.

Yukarıda da arz edildiği üzere Efendimiz fetânet-i a’zâm sahibidir. Neyin ne olacağını, hangi işin nasıl yapılacağını çok iyi bilir. Burada da o fetanete göre bir alternatif sunulmaktadır. Şöyle ki: Münafıklar Müslümanlardan tam manâsıyla ayrılıncaya dek, izin verilmemeliydi ve münâfıklar, izinle ayrılıp gitme gibi ma’sum bir pozisyona sokulmamalıydı. Çünkü onlar, Allah Resûlü izin vermeseydi de, yine ayrılıp gideceklerdi ve böylece münâfık oldukları açıkça ortaya çıkacaktı Cenâb-ı Hakk’ın muradı bu istikametteydi ve Efendimiz’den istenen de böyle bir yaklaşımdı. Gerçi Cenâb-ı Hakk, O’na münâfıkları bildiriyor ve Habîbini her şeyden haberdar ediyordu. Ancak onları bir de böyle tespit etmek ve kıskıvrak yakalamak vardı.

İşte Kur’ân’a göre Allah Resûlü, izin vermekle böyle bir fırsatı kaçırmış.. ve daha bir sürü afv u muâfât soluklamış oluyordu..

Zaten bu davranış O’nda aranan, O’nda görülen, O’nun genel ahlâkının bir tezahürüydü: Mesela O, hayatının hiçbir devresinde perdeyi yırtacak harekette bulunmamıştı. Ferdî hataları, ferdin kendisini direkt muhatap alarak söylememişti, şahsı tasrih etmeden, toplum içinde, herkese ibham, ona tembih ve i’lam esasına göre ifade etmişti. Evet, pek çok müşahhas misaliyle O hep böyle davranmıştı. Böylece hatâ giderilmiş, sahibi de rencide edilmemiş olurdu. İşte bu Efendimiz’in ahlâkıydı. Herkes kendi karakterinin gereğini yaptığı gibi O da, kendi ulvî seciyesinin gereğini yapıyordu. Bir nebî, asla perdeyi yırtıp, muhatabının helâkına zemin hazırlamazdı hele O, bildiği halde hiçbir kusuru, sahibinin yüzüne vurmaz ve onu mahcup etmeyi düşünmezdi. Mesela: Allah Resûlü, ihtimal, teker teker bütün münâfıkları ve onlara reislik yapan insanı biliyordu; ama hiçbir zaman bu durumu fâş etmemişti. Fâş etmek bir yana, onlara da diğer mü’minlere davrandığı gibi davrandı. Hatta bir gün müna-fıklardan biri gelip nedâmetini bildirdi. İçindeki nifak, tamamen silinmiş ve halis bir mü’min olmuştu. Bu şahıs kendi nedâmetinden sonra Allah Resûlü’ne: “Ya Resûlallah! Benim durumumda olan niceleri var. Onları çağırsam da onlar da yeniden îman etseler” dediğinde İki Cihan Serveri, yine aynı prensiple hareket etmiş: “Aman sakın öyle yapma! Benim onları bildiğimi onlar bilmemeli! Ancak sen, kendin onlara, anlatılması gerekenleri anlat” demişti.

Evet O, perdeyi yırtmıyor ve onları huzuruna alıp mahcûp etmiyordu. Abdullah b. Übeyy b. Selûl, O’nun amansız düşmanıydı. Ne var ki hep Müslüman görünüyordu. Allah Resûlü de, onu hep göründüğü gibi görmek istiyordu. Sonuna kadar da hiç ümidini kesmedi. Ancak Allah (cc), onun hidâyetten nasibini kesmişti ve o münâfık olarak ölecekti. Ölüm döşeğinde, üzerinden bu nifak töhmetini atabilmek için Allah Resûlü’ne oğlunu gönderdi ve O’nun gömleğini istedi. Gayesi, “eğer münâfık olsaydı, Resûlullah ona gömleğini vermezdi” dedirtmekti. Ve Allah Resûlü de bunu herkesten iyi biliyordu. Buna rağmen yine perdeyi yırtmadı ve gömleğini çıkarıp verdi. Cenaze namazına da iştirak etti. Çünkü oğlu da kızı da iyi birer Müslümandı. Allah Resûlü onların hatırına, o münafığın bütün yaptıklarına katlanmıştı.

Yine bu mevzûda, bir fikir vermesi açısından şu küçük misâli de arz edeceğim: Sahabeden biri, kölesini satacaktı. Ancak velâ hakkının kendisinde kalmasını istiyordu. Halbuki İslâm’a göre velâ hakkı, o köleyi kim hürriyete kavuşturursa, onun olurdu. Din böyle derken bunun aksini söyleme bir cürümdü. Belki o sahabe, henüz bu mevzûdaki dinin hükmünü bilmediği için böyle bir teklifte bulunmuştu. Hâdise, Efendimiz’e intikal ettirildi. Allah Resûlü yine o şahsı hedef almadı. Minbere çıktı ve umum halka hitaben dinin bu mevzûdaki hükmünü açıkladı. Sonunda da: “velâ azat edenindir” buyurdu.

Daha bunlar gibi yüzlerce misâl göstererek diyebiliriz ki, Allah Resûlü, yüce ahlâkının gereği hiçbir mücrimin cürmünü yüzüne vurmamış ve hiçbir kimseyi günahlarıyla mahcup duruma düşürmemiştir.

İşte bu izin mes’elesinde de, yine O’nun bu ahlâkı rol oynamıştı.. O, perdeyi yırtmamak için, kendisinden izin almaya gelenlerin esas niyetlerini yüzlerine vurmamış ve hepsine izin vermişti. Evet, O’nun sinesi çok genişti. O: “Biz Senin sineni açıp ruhuna genişlik vermedik mi?” (İnşirah/1) sırrına mazhar bir Nebîy-yi âlişandı. Münâfıklar, kendi karakterlerini ortaya koyup yalan söyledikleri bir mes’elede, Efendimiz de, onların ortaya koyduğu yalanlarının üzerine bir perde çekiyor ve onlara Nebî ahlâkını gösteriyordu Evet O, ne şanı yüce bir nebîdir ki, Kur’ân, Tevrat ve İncil yarış edercesine O’nun şanının yüceliğini ilan etmektedirler.

Abese Sûresi'ndeki İkaz

Abese Sûresi, ilk bakışta Efendimiz’i îkaz ve O’nu itâp ediyor gibi görünür. Biz, mevzûnun tahliline girmeden, herkesçe bilinen yönüyle bu sûrenin nüzûlüne sebep olan hâdiseyi nakledelim. Sonra da âyetlerin ifade ettiği manâlara dikkat çekerek, Efendimiz’in ma’sûmiyetine gölge düşürülmek istenen bir mevzuda, yine Allah Resûlü’nün ma’sûmiyetinin, nasıl güneş gibi zâhir olduğunu göstermeye çalışalım.

Allah Resûlü, Utbe ve Ebû Cehîl gibi, Kureyş’in ileri gelenleriyle oturmuş onlara, dîni tebliğ ediyordu. O, tam mevzû ile konsantre olmuş, onlara bir şeyler anlatıyordu ki; gözleri görmeyen Abdullah İbn-i Ümmü Mektûm (ra) içeriye girdi ve Allah Resûlü’ne:a Rasûlullah beni irşad et” dedi. O, bu sözünü birkaç kere tekrar edince, Allah Resûlü de yüzünü ekşitti ve ona sırtını döndü.. döndü ve biraz evvel konuşmakta olduğu mevzûya devam etti... Umumiyetle bu mevzuda anlatılan nüzûl sebebinin hülasası budur.

Meseleyi, bu anlayış ekseni etrafında çözecek olursak; gelen sahabe eğer âmâ değil de gören bir insan olsaydı, Allah Resûlü’nün davranışı, hiçbir zaman ilâhî ikaza mevzu olmazdı. Gelen âmâ olduğu için, Efendimiz’in de, onu müsamaha ile karşılaması gerekirdi. Onun için de, yüzünü ekşitip ondan yüz çevirmesi îkaza bâdi oldu. Bu, sathî bakışla varılan hüküm budur. Biraz derinlemesine incelenirse, hakikatın diğer yüzünü görmek de mümkün olacak ve verilen evvelki hükümde ne kadar acele edildiği anlaşılacaktır.

Evvela, her huzurun kendine göre bir âdâbı vardır. Bu itibarla Allah Resûlü’nün huzuruna herhangi bir insanın huzuruna varıldığı gibi varılmaz ve O’nun huzurunda da her-hangi bir insanın yanında durulduğu gibi durulamaz. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde Müslümanlara bu huzurun âdabı tâlim edilmişti. Efendimiz’in yanına ne zaman girilecek, yanında ne kadar oturulacak (Ahzâb/53; Nur/58) ve ses tonu nasıl ayarlanacak (Hucurât/2-3), bütün bunlar mü’minlere bizzat Cenâb-ı Hakk tarafından ta’lim ediliyordu.

Huzur akdi yapıldıktan sonra, aynı şeyler Cenâb-ı Hakk için de söz konusudur. Namaz kılanın önünden geçmemek buna güzel bir misaldir. Bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda namaza durunca, bir başkası onun huzurunu ihlâl ederek önünden geçmeye kalksa, Hanefî mezhebine göre o insan îkaz edilir, Mâlikî mezhebine göre ise, doğrudan o adamla mücadele edilir. Hatta adam geçmekte ısrar ediyorsa göğsüne bir yumruk dahi vurulur.

Zira, namaz kılan, Sultanlar Sultanı’nın huzurundadır ve O’nunla konuşuyor demektir. Sıradan iki insan dahi birbiriyle konuşurken, aralarından geçmek edep dışı bir hareket kabul edilirse, bunun nasıl edep dışı bir hareket olduğunu varın düşünün? Onun içindir ki Efendimiz “Eğer namaz kılanın önünden geçen, işlediği cürmün şuurunda olsaydı, kırk sene bekler yine o insanın önünden geçmezdi” buyurmaktadır. Nasıl ki, Sultanlar Sultanı olan Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda bulunmanın, kendine göre adap ve kaideleri var; öyle de, O Sultan’ın Yâveri’nin huzurunda bulunmanın da kendine göre disiplinleri var.

Efendimiz o esnada ne yapıyordu? İki kalbi katı insanın vicdanlarına, gönlünün ilhamlarını boşaltmaya çalışıyordu. O ki, insanların hidâyeti husûsunda olabildiğince hırslıydı. Kur’ân bu mevzuda O’nu anlatırken “kendini öldürme” (Kehf, 18/6; Şuarâ, 26/3) tabirini kullanıyor. Evet O, inanmayan bir insan gördüğünde, kendisini bitirip tüketecek şekilde mahzûn ve mükedder oluyordu. İşte O, tam bu atmosfer içinde konuşurken, biri gelip konuşmaya karışıyor ve şerâre yapıyor, mevzûyu dağıtıyor ve huzuru işgal ediyordu. Gerçi O’na gelenin bir meşrû mazereti vardı, zira gözü görmüyordu. Halbuki Allah Resûlü, şayet yüzünü ekşitmiş ve yüz çevirmişse (şartlı söylüyorum) en az on tane meşrû mazerete sahipti. Öyleyse, böyle meşrû bir zeminde O’nun bu tür davranışını hata saymak bununla peygamberi ta’n etmek isteyenleri kastediyoruz hatanın ta kendisidir.

Hâdise bu şekilde cereyan etmişse, çözümü ve cevabı bu kaldı ki, dünden bugüne, elimizdeki hadîs kitaplarından Buhârî, Müslim, İbn-i Mâce, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Ahmet b. Hanbel’in Müsned’i, Hakim’in Müstedrek’i gibi mûteber hiçbir hadîs kaynağında bu hâdise, tefsirlerde anlatıldığı şekilde senarize edilerek anlatılmamıştır. Tefsirlerde anlatılan senaryoda, kahramanlardan biri Efendimiz, diğeri de İbn-i Ümmü Mektûm’dur (ra). İki de figüran vardır: Ebû Cehîl ve Utbe. Halbuki, muhakkik tefsirciler, Efendimiz’e gelen şahsın kimliği hakkında çeşitli isimler ileri sürmüşlerdir. Hatta, gelen şahıs hakikaten âmâ mıdır, yoksa bu bir mecaz mıdır? Bu dahi kesin değildir. Öyleyse burada mülâhaza dairesini açık tutmak icap edecektir.

Bu hâdise münâsebetiyle, İbn-i Ümmü Mektûm’la (ra) beraber, yedi insandan daha bahsedilir ki, ceman sekiz insan olur ve İbn-i Ümmü Mektûm’u (ra) diğerlerine tercih ettirici ve oraya oturmasını mecbur kılıcı herhangi bir sebep de yoktur. Hatta bu şanlı sahabe ki İslâm’a ilk girenlerdendir Efendimiz onu iki defa Medine’de kendi yerine kâim-i makam bırakmıştır. Daha sonra da kavî bir ihtimalle Kâdisiyye’de şehit olmuştur418. Zaten Hz. Hatice Validemiz (ra) kanalıyla, Allah Resûlü’ne bir yakınlığı da vardı. Evet, İbn-i Ümmü Mektûm, Hz. Hatice Validemiz’in (ra) dayısının oğludur. Bu itibarla da girdiği bu mecliste yadırganacak, istiskâl edilecek bir durumu yoktur. Âmâ olmasına rağmen, Allah Resûlü’ne vekâlet ettiğine göre, sözünü, sohbetini bilen bir insandır dolayısıyla da mezkûr isimler arasında en son düşünülmesi gereken bir insandır.

kim bilir, belki de gelen âmâ, münâfıklardandır ve Allah Resûlü de onun nifakını bilmekteydi. İrşad talebinde samimi olmadığı ve yapılmakta olan bir irşada mâni olduğu için de Allah Resûlü, yüzünü ekşitmiş ve ondan yüz çevirmişti ki, bu da, gayet normal bir hareketti. Ancak biz bu tevcîhi söylerken, hâdisenin böyle olduğuna kesin gözüyle bakıyor da değiliz evet, böyle bir iddiamız yok. Ancak, hâdisenin kahramanı olarak İbn-i Ümmü Mektûm'u (ra) gösterenlerin de rivayet açısından görüşleri, bizim bu tevcîhte arz ettiğimizden daha kesin değildir. Öyleyse her iki tevcîhe de -düşünce âdâbı gereği- eşit seviyede bakmak gerekir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husûs da şudur: Bazı tefsirciler” fiillerinin fâili olarak, Efendimiz’i değil, Velîd b. Muğîre’yi kabul ederler. fiili Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçer. Birisi bu sûredeki fiilidir. Diğeri de Müddessir Sûresi’nde geçen ” fiilidir. Şimdi düşünün; Kur’ân-ı Kerîm, bu kelimeyi Müddessir Suresi’nde, bir kâfir için kullanmıştır. İster o kâfir, Velîd İbn-i Muğîre olsun isterse bir başkası.. (Akkad, Müddessir Suresi’nde de kastedilen bu şahsın Velid olamayacağını söyler). Çünkü âyette ona “Zenîm” denmektedir ki, bu da soysuz demektir. Halbuki Hâlid’in babası kafir de olsa soylu bir insandı. Orada da kastedilen şahsı Velîd gibi göstermenin “sünnet-i sahihe”den dayanağı yoktur.)

“Yüzünü ekşitti, ekşidi” gibi tabiri Kur’ân, bir yerde kâfir için kullanırken (Müddessir/22) diğer yerde nasıl olur da Allah Resûlü için kullanır? O Allah Resûlü ki, daima mütebessimdir ve dudağından tebessüm hiç eksik olmamıştır.

fiili için de durum farklı değildir. Kur’ân bu ifadeyi de Fir’avun için kullanmakta ve: (Tâhâ/60) demektedir. Gerçi bu fiil, sadece Fir’avun için kullanılmamıştır. Ancak, Kurân’ın bu üslupla yaklaşımı hep Fir’avunlar için olmuştur. (Bkz. Bakara/205; Tâhâ/48; Necm/33, Meâric/17; Gaşiye/23; Leyl/16; Alak/13).

Şimdi Kur’ân, nasıl olur da birbiri ardına böyle iki fiille, Habîbullah’ı anlatmış olur ve bu fiilleri O’na isnat eder? Ve yine nasıl olur da, kâfire geçirdiği aynı külahı bir de Efendimiz’e geçirir?

Bu son mülâhazayı ileri sürenlerin görüşlerine de bir ihtimal hakkı vermek gerektir. Bu görüşe göre fiillerinin faili, Efendimiz değil, gözü manâya karşı kör olan kâfirdir. Kör gibi gelmiş, Efendimiz’e karşı yüzünü ekşitmiş, sonra da çekip gitmiştir ki, Enbiyâ-ı izamın ismetlerinin tercih ettiriciliği de nazara alınarak, buna da “muhtemel” denebilir. Ve aslında rivayet açısından bu düşünceyi nakzedecek bir rivayet de hatırlamıyorum. Siyâk ve sibâka da manâ uygun düştükten sonra, bu manâ melhuz olmaması için hiçbir sebep yok...

Bizim, “muhakkak” ve “muhtemel” diyerek naklettiğimiz bu şeyleri aktarmadaki maksadımız; Efendimiz hakkında itâb ve ikâz adına nâzil olan âyetleri sathî olarak ele alıp, dinin önemli bir kaynağı hakkında yakışıksız beyanlarda bulunarak, İlâhî referansı hiçe saymak, peygamberlik kredisini, o krediyi inanarak kullananların nazarında esassız, zayıf ve alternatifli gibi göstermelere karşı, O, me’hazin kudsiyyetini bir kere daha ilan ve i’lamdır. Yoksa inananlar O’nu, Allah indindeki gerçek değeriyle çok iyi biliyorlar.

Evet, O, müstesna bir insandı. Allah'ın (cc), O’nunla müstesna bir kuşakta bir diyaloğu, bir konuşması vardı. Allah (cc) vahyediyor, O da bu İlâhî mesajı alıp tebliğde bulunuyordu. O’nun bu husûsiyetini emniyetini, ismetini, Cenâb-ı Hakk, devamlı korudu. Bir borç, bir hak, bir vecibe ve en azından bir vefa borcu olarak bizim de korumamız icap eder. Gösterdiğimiz heyecan ve tahâlükün ana sebebi budur. Günümüzde, O kâmet-i bâlâyı herhangi bir insan gibi değerlendirip, tenkit masasına yatırmak isteyen hâricî ve dâhilî, gizli ve açık bir sürü ne idüğü belirsiz insan var O’nun ismet ve iffetini, kendi namus ve şerefimizden daha üstün bilerek, korunması, müdâfaa edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Ancak, gücümüzün sınırlı olduğunu da biliyoruz. Evet, dünden bugüne O’nun etrafında kıyametler koparmaya ça-lışan her din ve îman düşmanıyla, bilerek veya bilmeyerek onlara maşalık yapanlarla, her seviyede cedelleşmeye imkanlarımız yeterli değil. Değil, çünkü onlar, tahrip yapıyor, biz ise tamir; onlar korkunç dünya medya gücünü kullanıyor; biz ise bu mini neşir vasıtalarını ancak ilim ve akıl planında, onlar her zaman ve devirde mağlûp düştükleri gibi, bundan sonra da aynı kaderi yaşamaya devam edeceklerdir. Zira yaptıkları, güneşi balçıkla sıvamaktan farksızdır. Gerçi, onların her istifhamına teker teker cevap veremiyoruz... Aslında bu şart da değil. Büyüklerimiz, bu gibi durumları çok güzel vecizelendirmiş ve şöyle demişlerdir: “Her havlayana bir taş atsam, yeryüzünde taş kalmazdı.” Biz de, aynı şeyi bir kere daha tekrar ederiz.

Burada önemli bir hususu daha hatırlatmadan edemeyeceğim. Aslında arz edeceğim konu da yine bir “mûşir” lambası ve bir ibre gibi tir tir titreyerek O’nu göstermektedir.

Efendimiz, ötelere ait verdiği haberler ve istikbâlle alâkalı söylediği şeyler de, âdetâ günümüzü görmüş ve öyle söylemiş gibidir. Buyururlar ki, “Âhir zamanda bir duman zuhûr edecek. Bu duman kâfirleri öldürecek mü’minleri de Zükkam (nezle) yapacaktır.” Hak ve hakîkatı kabul etmeyen maddeci felsefe, ilhad ve küfür dünyasının insanını, manâ plânında öldürdü; Müslümanlar arasına da şüphe ve tereddüt soktu. Bugün elde mendil, burnunu silenlerin durumu ve mahiyeti bundan ibarettir.

Arapça'yı bilmediklerinden ve dilin inceliklerine vâkıf olmadıklarından dolayı, bu cehaletlerini bir urba ile örtmeye çalışan ve “bize meâl yeter, hadîse ne lüzum var!”, gibi hezeyanlar savuran günümüzün insanının vaziyetini, bilmem ki bundan daha güzel resmetmek kabil olur muydu..? Bu mesele görüldüğü kadar basit de değildir. Ebû Cehillerle, Utbelerle, Şeybelerle başlayan batılı müsteşriklerle devam ettirilmeye çalışılan Goldziherlerle sözde ilmîleştirilen Volterlerle piyesleştirilen bu küfür senaryosu, evet başka dünyalarda hazırlanıyor ve sokakta gezen içimizdekilere de figüranlığı yaptırılıyor. Ya bir cehalet, ya şöhret düşüncesi veya ellerine tutuşturdukları, beş kuruşluk menfaatle, onlara “bir görünün” diyorlar, onlar da verilen emri yerine getirmek için bu çirkin senaryoda figüranlık yapıyorlar. “Bize Kur’ân yeter. Her şey tercüme ile halledilir. Arapça bilmeye ne lüzum var? İnsan sadece meâl okumakla da müctehid olabilir.” Bu ve benzeri sözler, hazırlanan daha büyük bir senaryonun, sahneye sürülmüş küçük bir iki sahnesi ve bu sahnede bir iki figürana söylettirilen sözlerdir. Tabii, bunun ardında, koca bir küfür dünyası, zemin yoklaması yapmaktadır. Müsait zemin bulduklarında bulamasınlar inşaallah söyleyecekleri, bugünkü söyledikleriyle de sınırlı kalmayacaktır.

Bu itibarla, sahâbe’nin, Efendimiz’e karşı gösterdiği saygıyı diriltmeye, her zamandan daha çok muhtacız. Muhtaç olduğumuz bu hususu, bir şuur ve bizden ayrılmaz bir karakter hâline getirebilmek için de, Allah Resûlü’nün ismet ve emniyetini çok iyi bilmemiz ve aksine, zerre kadar ihtimal vermeyecek ölçüde kabullenmemiz gerekmektedir.

Sahâbe diyor ki: “Biz Allah Resûlü’nü dinlerken, başımızda kuş var da onu kaçırmak istemiyormuşuz, gibi gayet dikkatle dinlerdik.” Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer’in (ra), Allah Resûlü’nün huzurunda konuştukları, çok mahdût ve sınırlıdır. Zira onlar, vahiyle müeyyed bir Nebî’nin huzurunda bulunduklarının şuurundadırlar. O’nu dinlemek, Mütekellim-i Ezelî’yi dinlemek gibidir. Çünkü gelen vahiy, Allah Resûlü’nün o tertemiz vicdanından ve dupduru gönlünden, aynen, geldiği nezahetiyle aksetmektedir. Bu itibarla da O’nu bilenler, O’nun karşısında sadece susar ve O’nu dinlerlerdi. Söz Sultanı’nın yanında söylenen sözler, kim tarafından söylenmiş olursa olsun baş yarar. Bizler de, sahâbe anlayışına ulaştığımızda aynı şeyleri yapacak ve sadece O’nu ve O’nun lâ’l-ü güher sözlerini dinleyecek ve asırlık dertlerimize, bunlarla çare bulmaya çalışacağız.

O’nun sözlerine karşı saygısızlık ve sünneti inkâr, küfre doğru uzatılmış bir köprüdür. O köprünün üzerinde dolaş-mayı âdet hâline getiren ve orada gezip duranlar, bugün olmasa da yarın, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın silkinden ve dairesinden kopar, Ebû Cehîllere iltihak ederler.

Bu şekilde düşünce tarzı çok tehlikeli, bu tehlikeyi bertaraf etmenin yolu da, bütün yönleriyle Allah Resûlü’nü bilip tanımaktan geçmektedir ki, O’nun en mühim yanlarından biri de, hiç şüphesiz O’nun ma’sûmiyetidir. Din, bütünüyle âdetâ O’nun ma’sûmiyetiyle bütünleşmiş gibidir. Orada bir gedik açmak, dinde en büyük tahribe tevessül manâsınadır. Onun içindir ki bu mevzû üzerinde hassasiyetle durma lüzumunu duyduk.

Sakîflilerin Teklifi İle İlgili İkaz

Efendimiz’i ikaz mahiyetinde görünen bir başka âyet de şudur:“Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp, bize karşı başka şeyi uydurman için uğraşırlar. O zaman güya seni dost edinecekler. Sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun, az da olsa onlara meyledecektin. O zaman sana, hayatın da, ölümün de kat kat azâbını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın” (İsrâ/73-75).

Sakîf Kabilesi, O’ndan Müslümanlığın bedeli olarak imtiyaz istiyordu. Bunlar, Allah Resûlü’ne müracaatla, kendilerinin bazı vecîbelerden muaf tutulmalarını talep ettiler. Eğer, başkaları böyle bir imtiyaza itiraz edecek olursa, Efendimiz’e getirdikleri basit ve çocuksu teklife göre Allah Resûlü, “Rabbim bana böyle emretti”, diyecektir. İşte âyetler, onların durumunu ve onlar karşısında Allah Resûlü’nün takındığı bir kesin tavrı ortaya koymaktadır. Ve, ısrarla söylüyoruz ki, bu âyetlerde de Efendimiz’in ismetine ve günahsızlığına gölge düşürecek tek bir ifade, tek bir nokta dahi yoktur.

Onlar, Allah Resûlü’nü baştan çıkaracakları zan ve zehâbına kapılarak çocukça bir maceraya girmişlerdi. Vahyin ve nübüvvetin ne demek olduğunu bilmeyen bu nâdanlar, kendi kendilerince kurdukları hayal ürünü senaryolarla, bu kadar insanların hidayetine ve İslâm dinine girmelerine arzu ve istekli olan bir insanın, elbette bizim İslâm’a girmemizle alâkalı bu teklifimize de “hayır” demez ve hidayetimiz hatırına, bizi bir kısım sorumluluklardan muaf tutar kuruntusuna kapılmışlardı.

Bu onlara ait bir beklenti idi. Allah Resûlü’ne gelince O’nun aklından değil hayalinden dahi böyle bir taviz geçmemişti ve geçmezdi de. Din, bir bütündür. Onu bölüp parçalamak, sonra ona yine din demek mümkün değildir. Efendimiz, nübüvvetinin ilk günü kendisini dinleyenlere ne dediyse, son günü de aynı şeyi söylemiştir. O bir istikamet insanıdır. İslâm da zaten, insanları istikamete sevk etmek için gelmiştir. Onda tenâkuz ve birbirini yıkan hükümlerin bulunması düşünülemez! Böyle bir düşüncenin, ilimle, mantıkla uzaktan yakından alâkası yoktur.

Efendimiz’i ikaz mahiyetinde görünen bir başka âyet de şudur:“Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp, bize karşı başka şeyi uydurman için uğraşırlar. O zaman güya seni dost edinecekler. Sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun, az da olsa onlara meyledecektin. O zaman sana, hayatın da, ölümün de kat kat azâbını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın” (İsrâ/73-75).

Sakîf Kabilesi, O’ndan Müslümanlığın bedeli olarak imtiyaz istiyordu. Bunlar, Allah Resûlü’ne müracaatla, kendilerinin bazı vecîbelerden muaf tutulmalarını talep ettiler. Eğer, başkaları böyle bir imtiyaza itiraz edecek olursa, Efendimiz’e getirdikleri basit ve çocuksu teklife göre Allah Resûlü, “Rabbim bana böyle emretti”, diyecektir. İşte âyetler, onların durumunu ve onlar karşısında Allah Resûlü’nün takındığı bir kesin tavrı ortaya koymaktadır. Ve, ısrarla söylüyoruz ki, bu âyetlerde de Efendimiz’in ismetine ve günahsızlığına gölge düşürecek tek bir ifade, tek bir nokta dahi yoktur.

Onlar, Allah Resûlü’nü baştan çıkaracakları zan ve zehâbına kapılarak çocukça bir maceraya girmişlerdi. Vahyin ve nübüvvetin ne demek olduğunu bilmeyen bu nâdanlar, kendi kendilerince kurdukları hayal ürünü senaryolarla, bu kadar insanların hidayetine ve İslâm dinine girmelerine arzu ve istekli olan bir insanın, elbette bizim İslâm’a girmemizle alâkalı bu teklifimize de “hayır” demez ve hidayetimiz hatırına, bizi bir kısım sorumluluklardan muaf tutar kuruntusuna kapılmışlardı.

Bu onlara ait bir beklenti idi. Allah Resûlü’ne gelince O’nun aklından değil hayalinden dahi böyle bir taviz geçmemişti ve geçmezdi de. Din, bir bütündür. Onu bölüp parçalamak, sonra ona yine din demek mümkün değildir. Efendimiz, nübüvvetinin ilk günü kendisini dinleyenlere ne dediyse, son günü de aynı şeyi söylemiştir. O bir istikamet insanıdır. İslâm da zaten, insanları istikamete sevk etmek için gelmiştir. Onda tenâkuz ve birbirini yıkan hükümlerin bulunması düşünülemez! Böyle bir düşüncenin, ilimle, mantıkla uzaktan yakından alâkası yoktur.

“Onlara meyledebilirdin” ifadesinden şu manâları anlamak da mümkündür:

Eğer, Biz seni tespit edip, bütün davranışlarını vahyin kontrolü altına almasaydık, sen de, başkaları gibi, dini tebliğde akıl ve mantık yolunu tutup gitmiş olsaydın, senin de şöyle düşünmen ihtimal dahilindeydi: Ben, bunları böylece kabul edeyim; sonra da onları yavaş yavaş dine ısındırır, tam ve kâmil mü’min olmalarını sağlarım.

Evet, Senin aklından kat’iyyen böyle bir düşünce geçmiş değildir; ancak böyle bir düşünceye meyletmemen, Bizim tespitimiz sayesindedir. Biz, seni bir ân dahi kendi başına bırakmış değiliz ki, Sen böyle bir düşünceye meyletmiş olasın..

Bir diğer manâ da şudur: Sen, cibilliyet itibariyle, onların hidâyetine karşı çok hırslısın. Onlar inanmıyorlar diye nerede ise canına kıyacaksın.

Sen ki sînesi herkese açık bir insansın. Onlara da sîneni açmak istemen, senin bu engin şefkatinin muktezasıdır. Sende böyle bir sîne ve böyle bir şefkat varken, onların hidayeti adına, getirdikleri teklifi kabul eder ve onları hidâyet kapısından geri çevirmezdin. Fakat Biz sana bütün duygularında istikâmet ve ölçü verdik. Böylece seni ifrat ve tefritten korumuş olduk. Şefkatin ifratı, seni onlara meylettirebilirdi; fakat Bizim korumamız sayesinde sen, onlara meyletmedin. Çünkü senin şefkatin ölçülüdür. “Kime, ne zaman ve ne ölçüde şefkatli davranılır”, bunu sen çok iyi bilmektesin. Onun için sen, merhametini ilâhî merhametin önüne geçirerek bir sapık düşünceye taviz verecek değilsin..

Mevlânâ’ya isnad edilen bir söz var: “Gel! Gel! Ne olursan gel!” Mevlânâ’nın bu sözü, manâ olarak doğrudur ve esas itibariyle de Efendimiz’in fiiliyatından mülhemdir. Allah Resûlü, öyle bir gönüle sahiptir ki, tek bir insanı bile istisna etmeden, bütün insanların hidayetini istemektedir. Yeryüzündeki bütün insanlar Müslüman olsa ve sadece bir-iki insan, bu ilâhi mesaja kapalı kalsa, Allah Resûlü, onların hidayeti için de tehâlük gösterir ve onlara da bir şeyler anlatma uğrunda hiçbir fedakârlıktan geri kalmazdı. Evet O, öyle bir kalbî yapıya sahipti ki; semâ kapıları gibi herkese açık bu sîne, eğer İlâhî tespit ve koruma olmasaydı, belki sadece diyenleri de kendi safında kabul eder ve onları kanatlarının altına almaya çalışırdı. Ama, Allah (cc) O’nun his ve duygularına bir ölçü ve denge koyup, O’nu korumuş ve kollamıştı. Bu sayede O da, asla hataya düşmemişti.

“Az meylederdin” demek, meylettin demek değildir. Mümkünü vâki kılacak hiçbir hâdise yokken, Efendimiz’de böyle bir zaaf aramak, düşünce za’fı olsa gerek.

Allah (cc), ezelde O’nu tespit edip korumuştur. O da, lâyezelde asla kaymayacaktır. Çünkü O’nun varlığı, hak ile bütünleşmiş, hareketleri vahiy ile perçinlenmiş, kalbi de Allah marziyatıyla dopdoluydu. Böyle bir Sultanlar Sultanı, semâlara taht kurmuş otururken, O’nun topuğuna çamur bulaşacağına ihtimal vermek ya çamurun, ya da semâlara taht kurmanın ne demek olduğunu bilmemektir. Ne diyeyim, Allah (cc) böyle sefîl düşüncelere de istikamet bahşetsin!.

Hele âyetin siyâkı, yani bu âyetlerden sonra gelen şu âyet, Allah Resûlü’nün asla onlara meyletmediğini apaçık göstermektedir ki, âyet şöyle buyurur: “Memleketinden çıkarmak için, neredeyse seni zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da çok az kalabilirlerdi” (İsrâ/76).

Fakirlere Karşı Tavrı İle İlgili İkaz

Tembih buudlu diğer bir iltifat da, Kureyş’in şu müracaatı münasebetiyle şeref nüzul olmuştu. Kureyş, Allah Resûlü’ne gelerek: “Senin yanında şu fakir ve miskin insanlar, şu köleler oturuyorlar. Biz, onlarla aynı mecliste oturamayız. Ya bize husûsî bir gün ayır. Ya da biz geldiğimizde onları yanından uzaklaştır” dediler. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:“Sabah akşam, Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur. Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki, onları kovarak zulmedenlerden olasın” (En’âm/52).

Ayrıca, Kehf Sûresinde de aynı mânâyı ifade eden şu âyet vardır: “Sabah akşam, Rablerinin rızasını dileyerek O’na yalvaranlarla beraber olmaya sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek, gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma!” (Kehf/28).

Allah Resûlü, teblîğ vazifesine başladığı andan itibaren, kendisine teslim olup, bağlanan nice kimseler vardı ki, bunlar fakirdi, yoksuldu. O günün kâfir düzeni içinde, fakirlik, yoksulluk da bir ayıp ve kusur kabul ediliyordu. Halbuki Allah Resûlü, öyle bir dinle gelmişti ki, o din, üstünlüğü sadece takvaya ve Allah'tan (cc) korkmaya bağlıyordu (Hucurat, 49/13). O dine göre, zenginin fakire karşı herhangi bir üstünlüğü söz konusu değildi.

Efendimiz, “Cennet dört insana müştaktır” buyurmuşlardı. Bu dört insanın hepsi de fakirdi. Ammar fakirdi, Selman fakirdi, Mikdad fakirdi ve Hz. Ali (ra) fakirdi. Herkes cennete, cennet de bu insanlara müştakdı. Sanki gelsinler diye, günleri iple çekiyor gibiydi. Onlar ki, kalpleri Allah (cc)’a saygı ile dopdoluydu. Gece gündüz Rablerini anıyorlar ve hep O’nun huzurunda gibi yaşıyorlardı. Onları Allah Resûlü, yanından nasıl uzaklaştırırdı ki, Allah (cc) onları yakınlığa göre programlamıştı.

Bir Nebî ki, Bilal’e (ra) “Ey siyah kadının oğlu” diyen Ebû Zerr'e (ra) “Sende hâlâ cahiliye kalıntısı var” demiş, onu azarlamış ve ona şu ölümsüz sözlerle nasihatte bulunmuştu:

“Emriniz altında çalışanlar, sizin kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin ve onlara güçlerinin üstünde yük yüklemeyin. Eğer yüklerseniz, onlara yardımcı olun.”

Bir Nebî ki, tevâzu kanatlarını yerlere kadar sermişti. O’nun huzuruna herkes teklifsiz girip çıkabiliyordu. Zaten O’nun dininin ruhunda da bu prensipler vardı. Mü’minler zengini-fakiri, kölesi-asili, emiri-hizmetçisi aynı mescidde ve aynı saflarda durup, kullukta bulunmuyorlar mı? Öyleyse, bu dinin temsilcisi Yüce Nebî, nasıl olur da sırf fakir oldukları için, bazı insanları huzurundan kovabilirdi? “Allah'ım beni fakir olarak yaşat, fakir olarak vefat ettir, fakirlerle beraber haşret.” diyen bizzat kendisi değil miydi? Bunu diyen bir insanın fakir dostlarını huzurundan uzaklaştırması düşünülebilir mi? Hayır, sonsuz defa hayır, Allah Resûlü, hiçbir fakiri huzurundan kovmadı, onları meclisinden uzaklaştırmadı.. ve böyle bir düşünceyi, aklının ucundan dahi geçirmedi.

Bununla beraber O, bir nebîydi. Herkesin hidâyetini aynı ölçüde istiyor ve bekliyordu. Hasen veya zayıf bir hadîste, Hz. Ömer'in (ra) İslâm’a girmesi için duâ edip yalvardığı rivâyet olunur. Hatta bazı rivâyetlerde asıl adı Amr bin Hişâm olan Ebû Cehil de bu duâya dahil edilmiştir. Allah Resûlü bu duâsında şöyle demiştir: “Allah'ım bu dini Ömer b. Hattâb (ra) ile te’yîd buyur, kuvvetlendir.”

İhtimal ki, Allah Habîbi’ne ileriye ma’tûf çok hakikatleri gösterdiği gibi, Ömer'in (ra) yapacağı fütûhatı da göstermişti.. Efendimiz de bunu bildiği için onun İslâm’a bir an evvel girmesini arzulamış ve duâ etmişti. Veya Allah Resûlü, müstesna ferâsetiyle, Hz. Ömer’in çehresinde onun İslâm’a açık olduğunu okumuş ve onun için de duâ etmişti.

Kureyş’in ileri gelenlerinin de İslâm’a girmesi, Allah Resûlü’nün en büyük arzusuydu. Onları defalarca evine davet etmiş, ikramda bulunmuş, gönül ve kalplerine girmeyi denemişti; ancak, her defasında onun bu arzusuna cevabı ret verilmişti. Kureyş’ten her birinin, başında bu talih kuşu kim bilir kaç defa uçmuştu ve kim bilir bu talihsizler ona karşı kaç defa lakayt kalmışlardı..?

O, şimdi bunlardan bir görüşme teklifi almıştı. O’na “Seninle görüşmek istiyoruz”, diyorlardı. Acaba İslâm’a girmeye niyetleri var mıydı? Gerçi bu henüz belli değildi. Ancak, yüzde bir ihtimalle dahi olsa, Allah Resûlü’nü ümitlendirmişti. Nasıl ki, Hz. Ömer'in (ra) hidâyeti için hırs göstermiş ve onun İslâm’a girmesiyle gelişen hâdiseler, Allah Resûlü’nün ne kadar isâbet ettiğini ispat etmişti; eğer bu insanlar da İslâm’a girseler, İslâm fütûhatı adına herhalde çok farklı şeyler olacaktı.!

Şu kadar var ki, onların getirdiği teklif, İslâm’ın ruhuna zıttı. İşte Allah Resûlü, böyle bir teklifle geldikleri için onlar adına üzülmüş ve hayıflanmış olabilir. Çünkü kendisine getirilen bu teklif, daha evvel geçen bütün peygamberlere de getirilmişti. Onlar, böyle bir teklifi nasıl reddettilerse, Allah Resûlü de reddedecekti. Fakat üzülmeden de edemiyordu. Kapılarına kadar gelen hidâyeti, bu insanlar, boş bir gurur uğruna tepiyorlardı İşte Allah Resûlü, onların bu hüsranına mahzun oluyordu ki, âyet de, O’nu teselli ediyor ve “Onların hesabından sana bir mes’ûliyet yoktur” diyordu.

Efendimiz’in kararı, fakirleri yanından uzaklaştırmama şeklindeydi. Ne var ki O, diğerlerinin hidayete ermesi için de çareler aramaktaydı. Acaba O, bu kararında isabetli miydi? Hemen âyet geliyor ve O’na, kararında isabetli olduğunu haber veriyordu. Zira O, dostlarını kovmama kararındaydı; âyet de O’na, fakirleri yanından kovma, diyordu.

İkazlarla İlgili Bir Hatırlatma

Burada, bir diğer husûsa da dikkatinizi istirham edeceğim: Kur’ân-ı Kerîm’de, Efendimiz ve bütün mü’minler muhatap alınarak verilen yüzlerce emir vardır. Verilen bu emirler ve getirilen yasaklar, birer hüküm bildiren ifadelerdir. Yoksa, söylenenlerin aksinin yapıldığını haber veren ifadeler değildir. Meselâ, Kur’ân, Efendimiz’e “Namaz kıl, oruç tut, zekât ver” der. Bu cümleler birer emir cümlesidir, dolayısıyla da, Efendimiz’in, bunları yapmamasına karşı getirilmiş birer ihtar kabul etmek doğru değildir. Aynen bunun gibi, Kur’ân, Efendimiz’e “Fakirleri yanından kovma!” demiştir. Fakat bu, hiçbir zaman “Niçin fakirleri yanından kovdun veya kovuyorsun” demek değildir ki, Allah Resûlü’nün ismet ve günahsızlığına muhâlif bir manâ olsun. Yani Allah Resûlü’nde, bu emre muhalif hiçbir hareket emaresi görülmemiştir ki, bu emir, o emareye binaen gelmiş kabul edilsin. Öyleyse bu emir, Efendimiz’in içinden geçirdiği kararın doğruluğunu tasdik için gelmiş bir emirdir ki, Allah Resûlü’nün, hem fetânetini hem de ismetini ilan eder, ele verir ve kör gözlere de gösterir..

Söylediklerimiz, Kehf suresinde yer alan âyette, daha açık görülmektedir. Çünkü Allah, bu âyette, İki Cihân Serveri’ne: “Gece gündüz Rabb’ini ananlarla beraber sen de sabret” demektedir. Sabır, tavır değiştirmemek manâsına gelir. Zerre kadar tavır değiştirme söz konusuysa, orada sabırdan bahsedilemez. Meselâ, bir insan ibadette sabırlı davranır; ibadetten ayrılmaz, bildiği ölçüde hep ibadet eder. Ve yine bir insan musîbete karşı sabreder; gelen musîbet onda bir tavır değişikliği de meydana getirmez ve o insan sanki hiçbir şey olmamış gibi davranır. Günah karşısında sabretmek de aynı şekildedir. Günaha girmemek için eski hâlin devam ettirilmesi lâzımdır. Öyleyse, Efendimiz’e “sabret” denirken, “bulunduğun hâl ve aldığın karar üzere dur”, denmek istenmiştir. Bu da Allah Resûlü’nün ilk tavrının, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun bir tavır olduğunu göstermektedir. Zira sabır, çizgi yenileme değil, bulunduğu çizgide kalmanın adıdır. Bu itibarla da burada, Allah Resûlü’nü tebcîl vardır, O’nun yaptığının, Allah (cc) tarafından güzel görüldüğü müjdelenmekte ve âdetâ, “dünya hayatına dilbeste olanlara teveccüh etme. Zaten Sen onlara teveccüh etmezsin. Çünkü onlara teveccüh Senin ufkunu karartır. Halbuki Sen nezîhler nezîhisin. Senin ufkunda bir tek gubâr yoktur.” müjdesi verilmektedir.

O, böyledir, böyle kalmıştır ve Rabbi’nin huzuruna da bu nezâhetiyle gitmiştir. Günaha karşı O, bulunduğu çizgiyi öyle korumuştur ki, doğduğu gün nasıl tertemizdir, vefat ederken de aynı temizlik içindedir.

Efendimiz'in Hz. Zeynep'le İzdivacı

Eski-yeni din düşmanları, Allah Resûlü’nün, Zeynep Validemizle (ra) evlenmesini de dillerine dolayıp, onunla Allah Resûlü’ne çamur atmak istemişlerdir. Ancak, attıkları çamurun hepsi de kendi suratlarına çalınmış ve Allah Resûlü’nün pâk dâmenine bir zerre bile bulaşmamıştır.

Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır: “Allah’ın nimet verdiği, senin de nimetlendirdiğin kimseye: Eşini bırakma, Allah’tan sakın diyor, Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyorsun. İnsanlardan çekiniyorsun; oysa asıl kendisinden korkulması gereken Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, Biz, onu sana nikahladık ki, (bundan böyle) evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman, o kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir”(Ahzâb/37).

Allah Resûlü, Zeyd’i (ra) çok severdi. Başkasını değil de sadece onu evlat edinmişti. Zeyd (ra), Allah Resûlü’ne o kadar yakın biliniyordu ki, herkes ona sanki Efendimiz’in öz evladıymış gibi bakıyor, onu Efendimiz’in öz evladı gibi görüyorlardı. Evet o, kendini Allah Resûlü’nün yoluna feda etmiş; Allah Resûlü de ona, sevgisinin kapılarını ardına kadar açıvermişti.

Zeyd (ra), azatlı bir köleydi. Efendimiz onu hürriyete kavuşturmuş ve evlat edinmişti.. o günün âdetine göre de, Zeyd’den bu azatlı köle olma vasfını silip atmak mümkün değildi. Bu düşünce, âdetâ cemiyetin içine işlemiş bir illet ve bir hastalıktı. Bir insan azat edilmiş olsa dahi ikinci sınıf vatandaş olarak kabul ediliyordu. Bu düşüncenin temelinden yıkılması ve cemiyetin bu hastalıktan kurtarılması gerekiyordu. Allah Resûlü’nü derin derin düşündüren bu mes’ele de çare bekliyordu..

Ancak getirilecek çözüm, evvelâ pratikte de hüsnü kabul görmeliydi. Onun için Allah Resûlü, alınlarında esaret damgası taşıyan bu insanlara apayrı bir metotla yaklaştı.

Hürriyet çok mühimdi ama o en kıymetli hususu kaçırmamak, elde tutabilmek daha mühimdi. Hürriyeti taşıyamayacak bir insan, ne kadar hürriyete kavuşsa da, yine de hür bir insan gibi yaşayamaz. Nitekim Amerika’da esirler hürriyete kavuşturulduğunda, bu problem acı acı yaşanmış ve gerçek çözüm, yıllar almıştı. O gün henüz hürriyet havasını teneffüs etmeye alışmamış bu insanlar, ellerine verilen imkanları satıp, tekrar eski efendilerinin yanlarına dönmüşlerdi. Çünkü o gün için şartlar henüz hürriyet atmosferine göre hazır hâle getirilememişti. Ne fertler rûhen bu işe hazırdı, ne de cemi-yet. Dolayısıyla da hürriyete kavuşturma gayretleri beklenen neticeyi vermemişti.

Allah Resûlü ise, bir taraftan onları rûhen hür düşünceye, hür harekete alıştırırken, diğer taraftan da cemiyeti ha-zırlıyor ve bu insanları cemiyetin birer parçası haline getirmeye çalışıyordu. Dün onlar birer ev eşyası gibiydiler, bu gün ise hepsi, cemiyetten birer uzuv haline gelmişlerdi.

Efendimiz, cemiyete yerleşmiş bu köhne zihniyete son darbeyi vuracağı fırsatı kolluyordu.Çok zor, çok çetin bir işti ama, Allah Resûlü, rahatlıkla onun da altından kalkabilecekti.

O, nasıl, cephenin en zor yerine evvela kendi yakınlarını sürüyordu, burada da aynı şeyi yapacaktı. Asillerden asil bir kadını, öz halasının kızını, Abdullah b. Cahş'ın (ra) kız kardeşini, azatlı köle Zeyd'le (ra) evlendirecekti.

Allah Resûlü, bu akraba evine her zaman girip çıkardı. Bu ev O’nun halasının eviydi.. ve bu hâne aynı zamanda senelerden beri, Allah Resûlü’nden bir teklif bekliyordu. Zira Allah Resûlü’nün zevceleri arasına girmek, her kadının en büyük idealiydi ve bunda yadırganacak bir şey de yoktu.

Daha önce de arz ettiğim gibi, Hz. Sevde'yi (ra) Efendimiz boşamak isteyince, büyük kadın gelmiş ve Allah Resûlü’ne âdeta yalvarmış gününü Aişe'ye (ra) verdiğini ortaya koymuş tek isteğinin Peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişti ki, bunlar, Allah Resûlü’nün nikahı altında kalabilmek için yapılan fedakârlıklardı. Hz. Ömer (ra), hayatı boyunca bu hâneye akraba olabilmek için çırpınıp durmuş ve Hz Fatıma Validemiz'e (ra) tâlip olmuş; ancak, Allah Resûlü onu Hz. Ali'ye (ra) verince, Hz. Ömer’e Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm’ü bekleme kalmıştı. Bu mübarek kadın Hz. Ömer’in nikahı altına girdiğinde henüz çocuk yaştaydı; çocuk yaştaydı ama bu Hz. Ömer (ra)’in Efendimiz’e akraba olma rüyasıydı. Ömer’in tek düşüncesi Efendimiz’e akraba olmaktı.

Bir halanın, yeğenine kızını vermek istemesi ve bu husustaki beklentisi gayet normaldi. Hem, Hz. Zeynep (ra), her yönüyle bir peygamber hanımı olmaya layıktı. Belki o da Efendimiz’i istiyordu..

Allah Resûlü, halasının evine gitti: “Zeyneb’e tâlibim” dedi. Ev halkı sevinçten uçacak hâle gelmişlerdi... Demek senelerce bekledikleri ân gelmişti. Resûlullah, Zeyneb’e tâlip oluyordu. Feraset-i A’zâm, talebinin yanlış anlaşıldığını der-hal anladı ve tashîh etti: “Ben, Zeyneb’i Zeyd için istiyorum.” Hepsi donup kalmıştı. İsteyen Allah Resûlü olmasaydı, teklif hemen reddolunurdu. Ama Allah Resûlü’ne itiraz etmeleri mümkün değildi. Bu evlilik, sırf Allah Resûlü’nün emri olduğu için kabul edildi ve isteksiz bir yuva kuruldu. Ne var ki, toplum hayatı adına gerçekleştirilmek istenen şey de gerçekleşmişti.

Kadın, asîl ve soyluydu. Yetişme tarzı da ona göre olmuştu. Zeyd (ra) ise, Allah Resûlü tarafından çok sevilse bile, o günkü anlayış içinde hürriyetini sonradan elde etmiş bir köleydi. Sıradan bir aileden gelmişti; dolayısıyla da imtizaçları mümkün görünmüyordu. Daha doğrusu, Hz. Zeyd (ra), manevî âleme açık ferasetiyle, kendini bu kadına küfüv ve denk görmüyordu. Zeynep (ra)’de, apayrı bir gönül, apayrı bir kalp ve apayrı bir irade vardı ve nübüvvet hânesine ta’lik edilmeye namzet bir pırlantaydı.

Zeyd; bu mevzu ile alâkalı defaatle Allah Resûlü’ne müracaat etmiş ve hanımından ayrılmak istediğini söylemişti; Allah Resûlü de, her defasında ona: “Hanımını tut. Allah’tan kork” deyip onu savmıştı. Efendimiz’in bir tek düşüncesi vardı; bu evlilikle, cahiliyeye ait bir düşünceyi kökünden yıkacaktı. O, bu mülahaza ile yola çıkmış ve bir evliliğe sebep olmuştu. Ancak her geçen gün huzursuzluk daha da artı-yordu ki, artık kopma kertesine gelmişti.

Gerçi boşanma ufuktaydı ama, Allah Resûlü, pratikte, bir köle ile, bir asîl kadının evlenebileceğini de göstermişti. Allah Resûlü, bir rehberdi. Rehber, dediği ve diyeceği herşeyi evvela kendisinde ve yakınlarında tatbîk etmeliydi. Bu da Allah’ın izni ve sevkiyle öyle olmuştu ama; şimdi vahiy ufkunda, encamı ağır ve tahammülfersa hâdiselerin emâreleri belirmişti.

Allah Resûlü, Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle, bir gün Zeynep'in (ra) kendi hanımı olacağını da biliyordu. Açık-lama emri olmadığı için de bunu hep gizliyordu. Zaten Hz. Âişe Validemiz'in (ra) ifadesiyle, eğer Allah Resûlü, kendisine gelen vahiyden bir şey gizleyebilseydi, işte bu izdivaçla alakalı âyeti gizlerdi. Evet, Zeynep (ra) ile evlenme Allah Resûlü’ne o kadar ağır gelmişti. Ancak ezelde kıyılmış bir nikahı reddetmek kimin haddineydi. Allah (cc) diyordu. “Onu sana nikahladık.” Bu nikah, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından kıyılmıştı. Bu nikahın şahitleri de, mele-i a’lâ’nın sakinleriydi. Bu bedeli çok ağır nikahla, Allah (cc), bir hüküm daha bildiriyordu: “Evlatlıklar, insanın öz evladı gibi değildir.” Hanımlarını boşarlarsa, baba durumunda olanların onları alması caizdir. Halbuki, cahiliye devrinde evlatlık, öz evlat gibi kabul ediliyor ve onlar, ölse veya hanımlarını boşasalar, onların hanımlarıyla evlenmek caiz görülmüyordu. Cahiliyeye ait bu telakki de yıkılmalıydı; yıkılıyordu da; ancak, bu koca enkazı âdetâ tek başına Resû-lullah omuzlarında taşıyordu.

Bu ağır imtihanın önemli unsurlarından:

Zeynep Validemiz'in (ra) şu talihine bakın ki, yaptığı iki evlilikle, cahiliyeye ait iki bâtıl düşüncenin yıkılmasına sebep oluyordu.

Bazı tefsirlerde uydurma bir hâdise nakledilir: Efendimiz, güya bir gün Zeynep Validemiz (ra)’i görmüş hem de nikahlı olduğu bir dönemde onun güzelliği karşısında demiş bunu da Zeyneb Validemiz duymuş (vs.)... İsrailiyât kaynaklı bu türlü müzahref söz ve düşünceler, ma’lesef bir kısım ehl-i sünnet âlimleri üzerinde de te’sirli olmuştur. Bunlardan ismini arz edemeyeceğim mühim bir müfessir: “Zeyd eve gelince manzarayı çaktı” şeklindeki bir ifadeye yer vermiştir ki, böyle bir düşünce, ancak bir din düşmanının uydurabileceği iğrençlikte bir düzmecedir. Ben, o müfessirimize saygımın ifadesi olarak “Dilin kurusun” demiyorum; ama, bu sözü bilerek ve inanarak söyleyen, kim olursa olsun, onun dili kurumalıdır.

Evvela, Efendimiz, Zeyneb'i (ra) ilk defa görüyor, değildi ki.. Zeynep (ra), O’nun gözü önünde büyümüştü.

İkincisi: Eğer Allah Resûlü’nün içinde Zeyneb'e (ra) karşı zerre kadar temayül olsaydı, onu niçin Zeyd’le (ra) evlendirsin ki; gidip kendisi için tâlip olurdu.

Üçüncüsü: Ev halkının bütünüyle, Zeyneb’in (ra) Allah Resûlü’ne zevce olmasını can u gönülden istediklerini yukarıda arz etmiştik. Allah Resûlü’nün, onu almasına mâni ne idi ki, Zeyd'le (ra) evlenmesini istedi de kendine nikahlamadı?

Demek ki, Allah Resûlü’nün, Zeynep Validemiz'le (ra) evlenmesi tamamen bir emir gereğiydi. Allah (cc) emretti ve Allah Resûlü de bu emre icabet etti. Diğer söylenen uydurma sözlerin hepsi, dünkü Volterlerin, yakın tarihteki Goldziherlerin ve daha bilmem kimlerin hazırladıkları senaryolardır; iftira ve yalan olmaktan başka da, hiçbir manâları yoktur. Allah Resûlü, o Allah Resûlü olacak; Zeynep, o Zeynep olacak; Zeyd de, o Zeyd olacak da; onların dediği gibi bir hâdise cereyan edecek. Aman Allah'ım! Bu ne korkunç iftira, bu ne korkunç yalan bu ne korkunç bir cehalet ve bu ne korkunç bir din düşmanlığıdır! Esefle ifade edeyim ki; bugün bu malzemeleri, kendini onlara kaptırmış, içimizdeki figüranlar da kullanmaktadır. Zannediyorum onları, tamamen aşağılık duygusu ve aşağılık kompleksi böyle aşağılık bir iş yapmaya ve söz söylemeye sevk etmiştir?. Ne diyebiliriz ki, hidayet Allah'ın (cc) elindedir. Rabbim onlara da hidayet etsin!

Konuya, “her nebî ma’sûmdur, Allah Resûlü ise ma’sûmlar ma’sûmudur”, diyerek başladık ve müşahhas misâllerle, Allah Resûlü’nün ma’sûmiyetini göstermeye gayret ettik. Ancak şunu da itiraf etmeliyiz ki, O’nun ma’sûmiyeti, bizim anlatabildiğimizin de çok üstünde ve ötesindedir. Biz, bu mevzûyu ancak, kendi kapasitemiz ölçüsünde aktarabildik...

Buraya kadar söylediklerimiz, doğrudan doğruya Allah Resûlü’nün ismet ve iffetine, yani günahsız oluşuyla alâkalıydı. Şimdi de O’nun ma’sûmiyetini başka bir zaviyeden arz etmek istiyorum. O’ndaki zühd, takvâ, Allah korkusu, kulluk şuuru ve ibadet anlayışı zaviyesinden İki Cihan Serveri’nin ma’sûmiyetini bütün buudlarıyla görüp anlamak ve O’nu tanımak isteyenlerin, O’nun ötelerle ve Rabbiyle irtibatının bir ünvan ve bir buudu olan, aşağıdaki hususları bilmeleri zarurîdir.