elle Meselesi
Zelle Nedir?

1. Peygamberler, iki şeyden birini tercih durumunda kaldıklarında, aliyyüla’lâ (iyilerin en iyisi) dururken a’lâyı (iyiyi) seçmişlerse, bu onlar için bir zelle kabul edilebilir. Fakat bu sürçme veya hata bizim ölçülerimiz içinde bir sürçme veya hata değildir. Zira seçtiği, “a’lâ”, yani iyidir. Fakat bir peygamber böyle bir tercihle karşı karşıya geldiğinde, mukarrebîn olmasının gereği olarak “aliyyüla’lâ”yı seçmeliydi, denebilir tabii biz diyemeyiz kimse bu tercihi günah olarak da vasıflandıramaz.

Şimdi bir misâlle bu hususu zihne yaklaştırmaya çalışalım: Bir insan düşünün ki, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek istiyor. Ancak, Kur’ân’ı kaç günde hatmetmeli? İşte bu hu-sûsta karşısına iki alternatif çıkıyor: Birincisi, Kur’ân’ı düşüne düşüne, teemmül ede ede on günde okumam daha iyi olacak, alternatifi ki, ancak bu şekilde manâya dikkat etmek ve Kurân’ın derinliklerine inmek mümkün olacaktır. İkincisi, Kur’ân’ı yedi günde hatmetmeli; zira böyle yapılması Rabbimizin kelâmına karşı daha fazla hâhişkâr olmamın ifadesidir. Sonra da Kur’ân’ı on günde okumaya karar veriyor ve başlıyor...

Şimdi, farazî olarak diyelim ki, Cenâb-ı Hakk’ın rızası, onun Kur’ân’ı yedi günde okumasındaydı. Fakat bu insan kendi içtihadıyla on günde okumaya karar verdi. Cenâb-ı Hakk’ın rızası “Aliyyüla’lâ”dır. Fakat bu insanın yaptığı da en azından “a’lâ”dır. Bu itibarla da, ortada günah yok ki, bu insana “hata işledin, günaha girdin” denilebilsin. Belki en son söylenecek şey, o şahsın en iyi dururken, iyi ile meşgul olduğunu söylemektir. Günah isnat etmeye gelince bu kat’iyen doğru değildir.

İşte peygamberlerin, kendi içtihatlarıyla tercih edip yaptıkları işlerin durum ve keyfiyeti de böyledir. Öyleyse onlara, bu yaptıklarıyla günah isnat etmek nasıl câiz olabilir? İlerde, yeri geldikçe, tekrar bu hususa döneceğiz.

2. Her şeyden evvel Nebîler, müçtehitler müçtehittirler. Onlar, Cenâb-ı Hakk’dan mesaj almadıkları husûslarda ki, bu ister ahkâma ait, ister onların şahsî hayatlarına ait, isterse hayat-ı ictimâiyeye ait olsun, içtihat eder ve bir görüş bildirirler. Onların bu içtihatlarının bazıları ilâhî murada tam muvafık olabileceği gibi, bazıları da o ölçüde olmayabilir. Ancak, onların bütün içtihatları, ilâhî murad çerçevesi içerisinde cereyan eder. Şimdi, eğer içtihatları ilâhî murâda tam muvafık gelmedi ise, bunlar sarayın gözdeleri olmaları, gözlerinde perde bulunmaması, kader kaleminin sesini duymaları gibi seviyelerine kıyasla bir hata işlemiş sayılırlar. Çünkü onlara düşen murâd-ı ilâhîye yüzde yüz muvafık olanı bulmaktır. Fakat içtihatlarındaki bu yanılma aslâ günah değildir ve onların ismetlerini ihlâl etmez ki, bu sebepten sorgulanabilsinler. Muhalfarz öyle bir şey olsa da, zannediyorum o da, kapı kullarına düşmez.

3. Bu gibi sürçmeler, onların peygamberliklerinden evvel olmuştur. Ancak kelimeye dikkat edecek olursak, bunlara sürçme tabirini kullanıyoruz. Sürçme, yere kapaklanıp kalma değildir. Yüzü daima secdede olanlar yere kapaklanmazlar. Sürçmede hafif bir sendeleme söz konusu olsa bile, yere düşme söz konusu olmaz ki ondan bir günah diye bahsedilsin.

Hz.Âdem’in

Kur’ân-ı Kerîm, bir yerde Hz.Âdem’in (as) durumunu anlatırken şöyle der:“Âdem Rabb’ine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı. Sonra da Rabbi onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi” (Tâhâ/121-122).

Âyette “ictib┠tâbiri kullanılıyor. İctibâ, dibe çöküp, tortu haline gelmekten, köpükler gibi sağa-sola atılmaktan kurtarma ameliyesidir. Cenâb-ı Hakk, Hz. Âdem (as)’i böyle bir duruma düşmekten kurtardığını bildirmektedir. Tercümede, “baş kaldırma” dediğimiz husûsu ileride ele alacak ve bu davranışa bir baş kaldırma denemeyeceğini ispat edeceğiz. Şimdi yine dikkatlerimizle Hz. Âdem (as)’i izlemeye devam edelim.

İtaatı, Hz. Âdem (as)’den öğrenmek lazımdır. O daha sürçer sürçmez kendisini düşmekten koruyan Rabbi’ne teveccüh edip şöyle demiştir: “Rabbimiz, ikimiz de nefsimize zulmettik. Eğer Sen bize mağfiret etmez, rahmetinle muamelede bulunmazsan biz hüsrana uğrayanlardan oluruz” (A’râf/23).

Bu, bir zelledir. Fakat Allah (cc), O’nu, bu zelleden sonra hemen doğru yola ulaştırmış ve hidayet etmiştir. Bundan da anlıyoruz ki, Hz. Âdem (as)’in zellesi, “İctibâ”dan evvel olmuştur. Âdem (as)’e bu devrede az hazan isabet etmiş, yap-rakları hafif sararmış, ancak kat’iyyen yaprak dökümüne uğramamıştır. O, belki ekin gibi rüzgar önünde yatmış; rüzgar durunca da eskisi gibi doğrulmuş ve saf ruhuyla buluş-muştur. Zaten Allah Resûlü, mü’mini ekine benzetir. O’na göre kâfir ise çınar gibidir. Önce gürül gürül görünür. Fakat bir de devrildi mi, artık doğrulup eski haline gelmesi mümkün değildir. İşte, bu üçüncü tevcih kabul edilecek olursa, Hz. Âdem (as)’in bu durumu peygamberliğinden öncedir. Diğerleri de buna kıyâs edilebilir.

Hem, Hz. Âdem (as)’inki bir nisyân ve bir unutmaydı. Cenâb-ı Hakk, kasem ve te’kitle bize Hz. Âdem (as)’in bu durumunu haber verir ve şöyle der: “Andolsun ki, daha önce Âdem’e ahd vermiştik, fakat unuttu, onu (hatasında) azimli bulmadık”. Bu, bu âyetteki tevcihlerden biridir (Tâhâ/115).

Bir başka yerde Allah (cc): “Âdem ile sözleştik. Ben ona, ‘her şeyden bol bol yiyin için, fakat şu ağaca dokunmayın, sonra zâlimlerden, haddi aşanlardan, nimetlerden mahrum kalanlardan olursunuz’ demiştim.” (Bakara/35, ’raf/19) Fakat o, bunu unuttu. Zaten unutmak beşeriyetin gereğidir. Efendimiz, bu mevzuyu tahlil ederken: “Âdem (as) unuttu, evlatları da unuttu” buyururlar. İnsan fıtratını en güzel anlayan Efendimiz, bunu bu sözleriyle en güzel şekilde izah etmişlerdir. İnsan unutur. Âdem (as) insandır, öyle ise o da unutur ve unuttu. Ayrıca Efendimiz’in yukarıda zikrettiğimiz sözünde, insan karakterinde ırsiyetin te’siri de mevzû edilmektedir. Bu sahanın uzmanları için bu da bir ipucu demek ki unutma, bize babamızdan intikalle gelmiştir. Allah (cc), Âdem (as)’in mahiyetine ve kromozomlarına bunu yerleştirmiştir, biz bunu mahiyetimizden söküp atamayız. Cenâb-ı Hakk:“unut-tu”, demekle Hz. Âdem hakkında yapılacak su-i zannı kesip atıyor ve ardından da: “Biz onu günah işle-mekte azimli bulmadık” (Tâhâ/115) diyor. Nasılsa yol, çekti onu ve oraya götürdü; ama o, bunu unutarak yaptı, kasıtlı ve azimli olarak yapmadı.

Bu memnû meyve neydi? Hakkında o kadar çok ve çeşitli görüş var ki hepsini sıralamak, burayı manava benzetmek olacağından biz onların hepsini saymayacağız. Arpa, buğday, pirinç, hurma, üzüm vs. Zaten hangisi olursa olsun hiçbirini tercih, neticeyi değiştirmez. Mühim olan, bu memnû meyve-den sonra vâki olan durum ve problemdir. Bununla beraber bizim kanaatımız, bugüne kadar söylenenden biraz farklıdır.

Memnû’ meyve, Hz. Âdem (as) için karşısında dayanılması mümkün olmayan, onun beşerî duygularıdır. Bu duygu sayesindedir ki, insanoğlu çoğalacak ve neslini devam ettirecektir. Aynı duygu, Hz. Havvâ Validemiz için de geçerlidir. Allahu a’lem “Şecere”ye dokunmak, neslin devamını sağlayacak muamelede bulunmak demektir.

Bununla beraber, “en isabetli görüş budur”, demiyoruz. Ancak, şimdiye kadar söylenegelen ihtimaller arasında bu ihtimalin de düşünülmesinde fayda olacağı kanaatindeyiz. İsa-bet varsa, bu Rabbimizin lütfudur, hata ise, O’nun engin rahmetine sığınırız.

Unutma ve hatanın dinî hükmüne geçmeden, burada bir husûsu da hatırlatmak istiyorum. Kur’ân-ı Kerîm’de kıssalar anlatılırken, kopuk kopuk hadîseler terkip edilir ve öyle anlatılır. Burada da durum aynıdır. Bir devrede Hz. Âdem (as) ve Havvâ’ya memnû meyveye dokunmamaları söylenmiştir. Ancak onlara bu emir verildikten sonra ne kadar vakit geçmiştir, bu kat’iyen belli değildir. Belli olan şudur ki, Hz. Âdem (as)’in bu emri unutabileceği kadar bir vakit geçmiştir. Ve memnû meyveye dokunma, bu unutmanın akabinde ol-muştur.

Unutma ise, kalemin günah yazmadığı bir durumdur. Allah Resûlü bu hususta şöyle buyurur:“Şu üç şeyden kalem kaldırılmıştır. Unutma, hata ve bir de zorlanma.” Zaten, Kur’ân da bize, bu gibi durumlarda, işlediklerimizden af dilemeyi ta’lim edip öğretmiyor mu? Âyet şöyle demektedir:“Rabbimiz, eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma” (Bakara/286). Bu dua, her gece yatmadan evvel vird-i zebanımız değil mi?

Hz. Âdem (as), unutmuş, hata ile o memnû, meyveye dokunmuş, kadının zorlaması da, buna yardımcı olmuştu. Yukarıdaki hadîse göre, bu durum, kalemin kaldırılıp, günahın yazılmadığı nisyan anında vûku’ bulmuşsa ki, öyle olmuştur. O zaman, Hz. Âdem (as)’in günaha girmiş olduğuna nasıl hükmedeceksiniz.

Sıradan insanlar bile, Allah’ın zulüm dediği, isyan dediği şeylerden ictinab ederken, Allah'ın (cc) seçip peygamber kıldığı seçkinlerin ictinap etmemesi düşünülemez. Aksini söylemek büyük gaflettir. Hatta, büyüklerimiz, yukarıdaki âyeti, bu mülâhaza ile okumayı doğru bulmamışlardır. Bir insan, tefsir sadedinde âyetini okuyup, manâsını söyleyebilir. Fakat belli bir gayeye ma’tuf olmadan, fantezi olsun diye ve su-i tefehhümlere sermaye verecek şekilde onu tekrar etmek mahzurludur. Çünkü Hz. Âdem (as), bir peygamberdir. Zaten bir peygamber hakkında, sıradan bir insandan bahsediyor gibi bahsetmek doğru değildir.

Ayrıca, Kurân’ın onlar hakkındaki üslubu, onların davranışları açısından değil Allah’la münasebetleri ve kurbetleri zâviyesindendir ki, eskiler bunu: “Ebrâra ait iyilikler, mukarrebine göre kötülük sayılır.” şeklinde ifade ederlerdi.

Evet, beşer kanunlarında da, devlet memuru suç işlerse ceza arttırılıyor. Suçu işleyen hâkim, savcı veya avukat gibi hukuku bilen insanlarsa katlanabiliyor.

Peygamberler ki, Cenâb-ı Hakk’ın memurlarıdır ve günahın neticesini herkesten iyi bilmektedirler; elbette bu durumdaki insanların işleyecekleri günah, daha şiddetli olacaktır.

Hem, Ka’be’de işlenen günah, başka yerlerde işlenen-den daha şiddetli kabul edilmiyor mu? (Hacc/25) Kur’ân-ı Kerim, peygamber zevcelerine eğer günah işlerlerse, cezalarının iki kat olacağını söylemiyor mu? (Ahzâb/30). Çünkü, Ka’be, Allah (cc)’a komşuluğun simgesidir. Oradaki insan, Allah'ın (cc) misafiri sayılır. Peygamber zevcesi olmak da, yine Cenâb-ı Hakk’a yakın olmanın bir ifadesidir. Zira peygamber hânesi, her an, içinde vahyin soluklandığı, Cibrîl’in girip-çıktığı bir evdir. Böyle bir yerde ve böyle bir evde işlenecek günahların cezası da elbette daha şiddetli ve muzâaf olacaktır. kaidesi de bunu gerektirir. Elbette ki ganimet nispetinde meşakkat de fazlalaşacaktır.

Peygamberlerin durumu da böyledir. Onlar, huzurla müşerref olmuş seçkinlerdir. Vahy meleği her an onlarla görüşmekte ve onların kalbi, her an vahyi kabûle hazır bulunmaktadır. Durum böyle olunca, elbette onların ma’ruz kaldıkları zelleler dahi, günah görünümünde olacak ve günah ünvanıyla anlatılacaktır. Çünkü bulundukları mevkiye göre, muamele bunu gerektirmektedir. Ancak, yine tekrar etmek zorundayım ki, bu günah ve ceza bizim ve bir velinin günah ve ceza anlayışı zâviyesinden değerlendirilecek bir günah ve ceza değildir. Bu, tamamen peygamberlerin kendi hususî durumları açısından günah görünümünde bir zelledir. Öyleyse ona günah demek doğru değildir.

Ayrıca, diyelim ki Allah (cc), Hz. Âdem (as)’e, hemcinsine karşı oruç tutmayı emretmişti.. ve Hz. Âdem (as) de her şeyin isimleri kendisine ta’lim edilmiş olmakla bir manâda başına geleceği de biliyordu. Evet biliyordu ki içine girdiği turnike, onu evirip çevirip tabîi bir meyelân şart-ı âdisiyle programlanan noktaya getirecektir. İnsan iradesi ve İlâhî meşietin, bir sırlılık içinde kesiştiği, kesişip neticeye müessir olduğu bir anı, nisyan değilse ki Kur’ân nisyan diyor mulâyemetle karşıladı ve ma’lum sürçme oldu.. rica ederim buna günah demeye, imkan var mı? Söz buraya gelmişken Buhârî ve Tirmizî’nin rivayet ettikleri şu hadîseyi nakletmekte yarar görüyorum: Efendimiz buyuruyorlar ki:

Semâda, Hz. Âdem ile Hz. Mûsâ karşı karşıya geldiler. Hz. Mûsâ (as): “Sen ki beşerin babasısın. Aldın bizi cennetten yere indirdin.” Âdem (as) de ona: “Sen ki, Allah'ın (cc) kendisiyle bizzat konuştuğu “Kelîm”sin. Tevrat’ta şu ibareyi görmedin mi ki, Âdem, o meyveyi yemeden kırk sene evvel kaderinde bu yazılıydı.” şeklinde cevap verdi. Efendimiz, Berzah âlemine ait bu görüşmeyi naklettikten sonra 3 defa: “Âdem (as), Mûsâ’yı (as) susturdu” buyurur. Bu, bir cihetle, Hz. Âdem (as)’in haklılığını bildirmektir. Bu da şu demektir: Âdem (as), işlediği o fiille günaha girmiş değildir.

Bütün esmâ dolayısıyla müsemmâ Hz.Âdem’e ta’lim edilmiştir. O, hayatını, esmâsının sırlı dünyasında, âdetâ büyülü gibi yaşıyordu böyle birinin, iradî ve kasdî günah işleyebileceğine ihtimal vermek en münasebetsiz bir ihtimal ve bir dikkatsizliktir. Bundan başka ihtimal, o meyvenin yasak oluşu, geçiciydi ve Âdem (as) da, bunu biliyordu. Ancak içti-had etti ve meyveye vaktinden evvel el uzattı; uzattı ve orucunu bozdu. Evet, bugün meşru dairede yapıldığında sevap sayılan bu muamele o gün, o mevkide bulunan Hz. Âdem (as) için, geçici olarak yasaklanmıştı. Veya bu yasak O’nun Allah’a (cc) yakınlık durumuna göreydi. Bundan dolayı da davranışı bir sapma, bir zelle sayılmıştı.

Hz. Âdem (as) hakkında arzetmeye çalıştığımız ölçü, diğer peygamberlerin durumunu anlamamızda da bize yardımcı olacaktır. Evet, anlayacağız ki, peygamberler, ismet sıfatıyla muttasıfdırlar, onlara isnat edilen zelle ve hatalar da hiçbir zaman bizim anladığımız manâda günah değildir.

Hz. Nûh

Hz. Nûh (as), oğlunun kurtulması için Rabb’ine münâcâtta bulunur ve îkaz edilir. İlk bakışta bu da, bir nebî için zelle gibi görülür. Şimdi de beşerin ikinci babası Hz. Nûh’un (as) durumuna dikkatlerimizi teksîf edip, Kurân’ın ışığı altında, bu büyük insanı da hiç olmazsa bu vak’a çerçevesinde yakından tanımağa çalışalım:

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Nûh (as)’un duâsı ve Cenâb-ı Hakk’ın ona verdiği cevap ve ona olan ikazı şöyle anlatılır: “Nûh, Rabb’ine niyaz etti: Rabbim! Oğlum benim ailemdendir. Doğrusu Senin va’din haktır. Sen, hükmedenlerin en iyi hükmedenisin dedi” (Hûd/45).

Hz. Nûh (as), ümmetinin başına gelen bu muntazar hâdiseden dolayı heyecan ve helecan içindedir. Hususiyle de, oğlunun akıbetiyle endişeli ve endişesi de bir insanı sarsacak kadardır. Acaba onun bu heyecanı, oğlu boğulacağı için midir, yoksa oğlu küfür içinde öleceğinden dolayı mıydı? Her halde, ukbâyı, ebedî saadeti, ebedî azabı gören ve Allah'ın (cc) gazap ve rahmetini müşahede eden Hz. Nûh (as)’un endişeleri, oğlunun beden, cismaniyet ve dünyasından dolayı değildi. Kaldı ki, hangi baba vardır ki, bu ölçüde ürperticiliğiyle evladının helaketi karşısında inlemez? “Rabbim bana ehlimi helâk etmeyeceğine dair söz vermiştin. Halbuki bu gemiye binmemek helâkettir ve oğlum da, onlar içinde bulunmaktadır.” İşte Hz. Nûh’un (as) dediği budur.

O’nun bu inleyişine karşı Cenâb-ı Hakk, işin hakikatini ona şu şekilde talim buyurmakla onu teskin eder: Ey Nûh! O, senin ailenden sayılmaz, çünkü o, kötü bir iş işlemiştir. Öyleyse bilmediğin şeyi Benden isteme, işte sana öğüt, bilgisizlerden olma” (Hûd, 11/46).

O, senin ehlinden değildir. Evet, o senin sulbünden, senin hanımından dünyaya gelmiş.. ve sizin beşiğinizde, sizin ninnilerinizle büyümüştür. Ama, senin ehlin, senin yolunda olandır. Çünkü o, sâlih olmayan bir iş işledi ve fasit daireye girdi. Sana baş kaldırdı.. kâfirlerin içine girdi. Onlar, onu suda boğulmaya, suda boğulma da, onu ebedî boğul-maya çekti götürdü. Çok iyi bilmediğin şey hakkında benden talepte bulunma! Câhillerden olmaman için sana nasihat ediyorum. Sen bilgi, ma’rifet ve muhabbet insanısın. Sen, Allah’ı (cc) bilip tanıyansın. Senin gibi mukarreb ve Bana yakın bir nebîye bu talep ve duâ yakışmaz.

İşte 950 senelik hayatında Hz. Nûh’a (as) isnat edilen zelle de sadece bundan ibarettir. Oğlu boğulurken Cenâb-ı Hakk’a, onu kurtarması için yalvarmıştır. Acaba Hz. Nûh (as), niçin duâ etmiş ve niçin yalvarmıştır?

Birincisi: Âyette de anlatıldığı üzere Cenâb-ı Hakk, ona gemiye ehlini ve îman edenleri bindirmesini söylemiştir ki, âyet bu hususu şöyle hikaye eder: “Buyruğumuz gelip de tandırdan sular kaynamaya başlayınca, “Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanların dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir dedik” (Hûd, 11/40).

Bu, Hz. Nûh’un (as) Cenâb-ı Hakk’tan aldığı vaaddir. İşte o, bu vaade binaen Cenâb-ı Hakk’tan böyle bir talepte bulunmuştur. O, o âna kadar oğlunun aleyhinde hüküm verildiğini bilmemektedir. Dolayısıyla Hz. Nûh (as)’un istediği, Cenâb-ı Hakk’ın vaadinden başka bir şey değildir.

O, bu gemiyi Allah'ın (cc) vahyi ile yapmış ve insanları oraya yine Cenâb-ı Hakk’ın emriyle davet etmişti. Davet ettikleri arasında elbette aile fertleri de vardı. Zaten Allah’ta (cc), ona aile fertlerini, yani ehlini de gemiye bindirmesini söylemişti. Söylemişti ama, işte gözünün önünde oğlu dalgalarla boğuşuyordu. Bütün kurtuluş yollarının kapandığı bu zorlu anda o, bütün düğümlerin kendisinde çözüleceği Zât’a müracaat etti ve oğlunun kurtarılması için O’na yalvardı. Zaten yapacak başka bir şeyi, duadan başka tutunacak bir dalı da kalmamıştı.

Onun kendi ehlinden olmadığı haberini duyunca, beyninden vurulmuşa döndü.. döndü zira bilmiyordu ve onu, evladı diye, ehlinden kabul ediyordu. Bu aynen böyleydi; çünkü, ikazı duyar duymaz hiç vakit geçirmeden hemen tevbe edip Rabbine döndü ve şöyle yakarışa geçti: “Rabbim! Bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum” (Hûd/47).

Belli ki, Hz. Nûh (as), isterken bilmiyordu. Bildiği zaman da hemen isteğinden vazgeçti ve istiğfâr etti. Rica ederim, insan vicdanının bir ufuk deyip temenna durmak istediği bu davranışa hata demeye imkân var mı?

İkincisi: Hz. Nûh’un (as) istediği neydi? Eğer o, Allah’tan (cc), oğluna hidâyet istiyor ise, bir baba için bundan daha normal ne olabilirdi? Hele öyle bir baba ki, o aynı zamanda bir nebîdir ve bütün insanların hidayeti için çırpınıp durmaktadır. Şefkati bu kadar engin olan birinin, kendi evladına şefkat edip duâ etmesi ve onun ebedî hayatının kurtulmasını istemesi, gayet normal, bir o kadar da faziletli bir davranış değil midir?

Evet, burada bir peygamber şefkatiyle karşı karşıyayız. Onlardaki bu şefkat, bizim idrak buudlarımız dışında ve çok farklı olmasaydı, nübüvvet yükünü omuzlayıp götürmeleri mümkün değildi. Herhangi bir anayı düşünün, evladını bağrına basıp onun her istediğine koşabilmesi için, fevkalade bir şefkatle donatılmıştır. Ya bu, bütün insanlığa bağrını a-çan ve onların dünyevî-uhrevî meşrû bütün isteklerini yerine getirebilmek için çırpınıp duran bir nebî hatta nebîlerin de büyüklerinden ise...

Kur’ân-ı Kerîm, Efendimiz’i anlatırken, O’nun inkarcılar karşısındaki ruh halini şöyle analiz eder: “Bu söze (Kur’ân) inanmıyorlar diye neredeyse kendini telef edip bitireceksin” (Kehf/6).

Ve Allah Resûlü de kendi durumunu şöyle izah eder ve bu hususta şöyle bir temsil irat buyurur: “Benim ve ümmetimin misâli, ancak ve ancak ateş yakan bir insanın durumu gibidir. (Ateşi gören) haşerat ve pervaneler onun başına üşüşmeye başlarlar. Evet ben, sizin eteklerinizden tutup çekiyorum, siz ise burnunuz doğrultusunda ateşe doğru gidiyorsunuz.”

Eğer peygamber şefkati bu ise, Hz. Nûh da (as) bir peygamberdir ve o da aynı şefkati taşımaktaydı...

Ne var ki o, ikazı duyunca, derhal Allah’a inabede bulunup duâdan vazgeçti ve Rabbinden mağfiret diledi.

Şimdi de Hz. Nûh’un (as) ettiği duâ ile Hz. Âdem’in (as) ettiği duâ ve yalvarış arasındaki benzerliği görelim: İkisi de hata ettiklerini anlayınca Rabb’e yönelmiş ve aynı hava, aynı üslup ve aynı edayla duâ etmişlerdir. Çünkü onlar, aynı ma-yanın, aynı karakterin insanlarıydılar. Aynı medresede okumuş ve aynı Üstad’dan ders almışlardır. Onun için hatadan rücû etmeleri de aynı şekilde olacaktı. Kur’ân, bu iki zatın inabe veya evbelerini, farklı kelimelerle olsa bile aynı üslupla verir.

Üçüncüsü: Dinde bir prensip vardır: “Biz zâhire göre hükmederiz.” Bu prensipten dolayıdır ki, Allah Resûlü, münafık olduğunu bildiği halde Abdullah b. Ubeyy b. Selûl’ün cenazesine iştirak ettiği gibi daha pek çok münafığı da teşyi ederek perdeyi yırtmamıştır. Çünkü, bunlar zâhiren, namaz kılıyor, oruç tutuyor ve dinî vecibelerini de yerine getiriyorlardı.

İşte, Hz. Nûh’un (as) oğlunun da, aynı durumda olması muhtemeldir. Belki o, hep mü’min gibi görünmüştü ama aslında bir münafıktı. Veya nifâkı orada ve o anda hortlayıvermişti. Hz. Nûh da (as), onun zahirî durumuna göre hüküm vermiş ve onu ehlinden kabul etmişti. Zahire göre hüküm vermek ise, hiçbir zaman günah değildir. Durum böyle olunca, Hz. Nûh (as), asla günah işlememiştir; o kendine düşeni yapmıştır. Düşünün ki; o koca nebî, 950 sene didinmiş, çırpınmış, alaya alınmış, kendisine deli denilmiş fakat hiç mi hiç sarsılmamıştır. Kendisine inanan insanların ne kadar az olduğunu, bizzat Kur’ân-ı Kerim söylemekte ve: “Pek az bir insan onunla beraber inanmıştı” (Hûd/40) demektedir.

Hz. Nûh’u (as) anlamak isteyen, Nûh Sûresi’nde onu takip etmeye çalışsın. O zaman anlayacaktır ki, o şanı yüce nebî, günah işlemekten, arşın ferşten uzaklığı nisbetinde uzaktır ve berîdir. Cenâb-ı Hakk, bizi Efendimiz’in ve onun şefâatına nâil etsin.. (AMİN)

Hz. İbrahim

Ve nebîler babası Hz. Halîl korku bilmeyen ve gözünü hiçbir şeyden kırpmayan insan. Ateşe atılırken, ateşin içinde berd-ü selâm bulan büyük ruh. Cenneti içinde taşıyan ve gittiği her yeri cehennem de olsa cennete çeviren seçkinler seçkini. Herkes Allah Resûlü’ne intisapla sevinirken, O, Hz. İbrahim’e olan benzerliğiyle sevinmekte ve “Ben atam İbrahim’e benziyorum” demektedir. İsterseniz şimdi de onun ismetinin sınırları etrafında seyahat edelim ve ismetin ne olduğunu bir de onda görelim.

Hz. İbrahim (as), hayatının hiçbir bölümünde yıldızlara tapma gibi bir şirk içine girmemiştir. Onun yıldıza, aya ve güneşe bakıp, teker teker bunlara git demesinin, şirkle veya bunlara tapınmakla uzaktan yakından alâkası yoktur. Şimdi hâdiseyi yine Kurân’ın bu mevzû ile alâkalı âyetlerinden takip edelim: “Gece basınca o bir yıldız gördü, İşte benim rabbim dedi(!). Yıldız batınca ‘Ben batıp gidenleri sevmem’ dedi.

Ay’ı doğarken görünce, ‘İşte bu benim rabbim’ (!) dedi. Batınca, ‘Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi, and olsun ki, sapıklardan olurdum’ dedi. Güneşi doğarken görünce, “İşte bu benim rabbim(!), bu daha büyük” dedi. Batınca, ‘Ey milletim! Doğrusu ben, ortak koştuklarınızdan uzağım’ diye gürledi” (En’am/76-78).

Hz. İbrahim (as) doğarken Hanîf olarak doğmuştu. Âyette geçen yıldız, ay ve güneşe onun hakiki manâda “Rabbim” demesi asla düşünülemez. Zaten böyle bir iddiada bulunmak için, bu âyetlerin evvelinde yer alan şu âyeti yok saymak icap eder. Âyet şöyle demektedir: “İbrahim, babası Âzer’e: ‘Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben, seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’ demişti” (En’am/74).

Devamındaki âyette de şöyle denilir: “Yakînen bilenlerden olsun diye İbrahim’e yerin ve göğün melekûtunu bu şekilde gösterdik” (En’am/75).

Şimdi bu duygu, bu düşünce ve bu türlü metafiziğe açık bir nebînin, yıldızlara muvakkaten dahi olsa “Rabbim” demesi mümkün değildir. İçi üstûre dolu kitaplar ne derlerse desinler, bizim kanaatımız budur. Hem Hz.†İbrahim’e (as) sadece mülk değil, melekût âlemi, yani varlığın perde arkası da gösterilmişti ve O, bu sayede, yakîne erenlerden idi. Hatta yakînin son merhalesi olan, hakka’l-yakîn yörüngeliydi. Binaenaleyh, başta ilk iki âyet, Hz. İbrahim’in Hakk’la nasıl bütünleştiğini, yakîne nasıl açık olduğunu anlattıktan sonra, belli ki, bu âyetlerin anlattığı hâdisede O, kavmine bir şeyler anlatmak istiyordu. Öyle ise, mes’eleyi bu noktadan ele alıp yeniden tahlil etmemiz gerekir.

Evvela; Hz. İbrahim’in kavmi yıldızlara tapıyordu. Nitekim cahiliye insanı da, bir dönemde Şi’râ yıldızı denen “Sirüs”e tapıyordu. O günkü astronomik bilgilere göre çok büyük ve parlak olduğundan Şi’râ da bir ma’bûd haline getirilmişti. Eski Bâbil’de de yıldıza tapma vardı. İşte Hz.İbrahim (as), evvelâ uzaktan çok küçük görünen bu yıldıza baktı. Dikkatleri onun üzerine çevirdi. Makûl olan ve zahire mutabık bulunan bir beyân içinde, onlara küçük bir tembihde bulundu. Konuştuğu hep doğruydu ve yalan malzeme kullanmıyordu. Hatta o, her delil getirişte, onların taptığı gökteki bir ilâhı ve onların yerdeki temsilcisi bir putu yıkıyordu. Evet, Hz. İbrahim (as), akıl ve mantık bazında onların putlarını bir bir deviriyordu ki, zaten o, putları devirmek için gelmişti.

Bazı müfessirler cümlesinin başına bir istifham-ı inkârî edatı takdir ederler; ve o zaman da manâ: “Benim Rabbim bu mu?” şeklinde olur ki, “Hayır, değil” demektedir. Bu da, bu husustaki te’villerden biridir. Ancak bizim dikkat çekmek istediğimiz te’vil şekli şudur:

Hz. İbrahim, kullandığı malzeme itibariyle, sanki onların put olarak kabul ettiği şeylere değer veriyor gibi yapmış ve onları kendi münâzara zeminine çekmiştir. Başka türlü onları, o zemine çekmesi de mümkün değildi. “Bizim ilâhlarımızdan bahsediyor” diye onu dinlediler ve onlar farkına varmadan başlayan bu münâzara, Hz. İbrahim (as)’in son söyle-dikleriyle bitti ki, bu da îman cephesinin, küfür cephesine galebesiydi.

Evet, onları yıldızda, ayda güneşte gezdirdi.. ve hepsinin sonunun üfûl (batıp gitmek) olduğunu ihtar etti. Yani hepsi geldi, doğdu, yükseldi ve battı. Binaenaleyh, belli kanunlar altında ve belli kanunlar çerçevesinde, doğan, batan, var olduktan sonra yok olan şeyler, kâinata hükmedemezler. Gelip-gidenler, yine kendileri gibi gelip-gidenlere nasıl hükmedecekler ki?

İlk cümlede, yıldızın batıp gitmesi karşısında söylenen “Batıp gidenleri sevmem” sözü, ilk ihtardı. Batıp gidenler, kalpte yer tutmamalı. Hele arkalarından sürüklenip gitmeye hiç de layık değiller; çünkü batıp gidiyorlar. Bana üfûl etmeyen bir sevgili lazım. O öyle birisi olmalı ki, bana benden daha yakın olsun ve kalbimin bütün arzularını bilsin. Bildiği o arzularımı da yerine getirmeye gücü yetsin.

Sonra bir adım daha atıyor. Ayı gösteriyor. Halbuki biraz sonra o da kaybolup gidecektir. Ve, sözün burasında, cemâatı muhatap almadan, onların zâlimliğini de bir iğneliyor ve “Eğer Rabbim, bana hidâyet vermeseydi, ben de zâlimlerden olurdum” diyor.

Üçüncü merhalede ise güneşe bakıyor. Zaten güneş, onların i’tikâdına göre en büyük ilâhtır. Evvela küçükten başladı, sırasıyla ilk iki putu devirdi. Şimdi sıra en büyüklerine geldi. O da batıp gidince, bizzat orada bulunanların vicdanlarına seslenerek “Ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım” diyecektir. Evet, artık sıra son söze gelmiştir ve Hz. İbrahim (as) bütün samimiyetiyle gürledi: “Doğrusu ben, yüzümü yeri ve gökleri yaratana hanîf olarak çevirdim. Ben, asla müşriklerden değilim” (Enâm/79).

Bu son cümleyi baştan söylemiş olsaydı, Hz. İbrahim’i dinleyen olmayacaktı. Önce, onların seviye ve anlayışlarına mümâşatta bulundu. Onlar da onu dinlemeye koyuldular. Her halde sözlerinin dozunu böyle “tedrîcilik” esasına göre ayarlamasaydı, bu kadar müessir olamazdı.

İşte Hz. İbrahim (as), hakikâtını her sîneye duyurabilmek için böyle fetânetinin gerektirdiği bir yol takip etti. Hz. İbrahim’in bu metodu, esasen Kur’ânî mantığa da tıpatıp uygundur. Nasıl olmasın ki, O da, aynı vahiy menbaından istifade etmekte ve aynı gerçeğe tercüman olmaktadır.

Burada bir noktaya daha dikkatlerinizi istirham edeceğim. Dikkat edilirse Hz. İbrahim:“Ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım” diyor ki, Arapça'da bu cümle, isim cümlesidir. İsim cümleleri ise, sebat ve devamlılık ifade eder. Bunun manâsı şudur: Ben, hem işin başında hem de şu andaki maslahatlar yumağı davranışlarımda sizin şirk koşa geldiklerinizden uzağım. Öyleyse Hz. İbrahim, hiçbir zaman şirk işmam edecek söz ve davranışta bulunmamıştır ve bu ifadeler, yukarıda da ispat ettiğimiz gibi onun fetânetinin eseridir. Evet, bu sözlerde onun ismetine dokunacak hiçbir taraf yoktur.

Hz. İbrahim (as) için, zelle olarak gösterilen ikinci husûs ise, onun Allah’tan ihyâ talebidir. Kur’ân-ı Kerîm, bu hâdiseyi şöyle anlatır: İbrahim: ‘Rabbim ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster’, dedi. Allah (cc): ‘İnanmıyor musun?’ deyince de ‘Hayır, inanıyorum; fakat kalbimin itmi’nanı artsın’ buyurdu” (Bakara/260).

Hz. İbrahim (as), marifet-i Sanî adına bir türlü doymak bilmeyen bir “hel min mezit” kahramanıdır. Evet, kalbi sürekli ma’rifete açık bu büyük nebî, Cenâb-ı Hakk’ın, ölüleri nasıl dirilttiğini müşahede ile ma’rifet adına yeni merhaleler ve yeni buudlar kazanmak peşindedir ve bu husûsta durmadan: “Daha yok mu?” demektedir.

Hz. İbrahim’in, ihyâ mevzûunda şek ve şüphesi mi vardır? Hayır aslâ! Zaten O, Cenâb-ı Hakk’a, ihyânın keyfiyetini göstermesi için yalvarmaktadır. Yoksa “Acaba Sen ölüleri diriltmeye muktedir misin?” gibi bir tereddüt ve şüphenin cevabını aramakta değildir.

Cenâb-ı Hakk da, onun talebini yerine getirir ve âyette anlatıldığı üzere dört kuş alıp, bunları kendisine alıştırmasını, sonra da hepsini kesip, her bir parçasını birer dağın tepesine koymasını emreder. Ardından da bunları çağırdığında, bunların kendisine koşarak geleceğini haber verir (Bakara/260).

Esâsen burada, Cenâb-ı Hakk, her baharda binlerce misâlini gösterdiği ihyâ mu’cizesinden sadece birisini göstermiştir. Ama bir yüce nebîsine iltifatla, itmi’nân kâsesini ona husûsi olarak sunmuştur. Zaten Hz. İbrahim’in derdi de, o kâseden doya doya ma’rifet şerbeti içmektir. “Yandıkça yandım bir su ver”, diyen Hz. İbrahim, kendisine bu şerbet uzandıkça içecek, yine içecek ve bir türlü kanmayacaktır. Bu itibarla, şekten, tereddütten, şüpheden berî yaşamanın remzi olan Hz. İbrahim (as), ölüleri diriltmenin keyfiyetini soruyordu. Yoksa onun sorusu: manâsına değildi. Yani, “bana göster, Sen ölüleri diriltmeye kâdir misin, değil misin?” gibi, müteaddiyane ve mütereddidâne değildi. Bu, aynen bir insanın, çok beğendiği bir ressama, “benim yanımda bir tablo çiz de nasıl çizdiğini bir göreyim” veya mâhir bir hattata, “yaz da nasıl yazdığına bir bakayım” demesi gibidir. Bu suallerin hiçbirinde, muhatabın acziyetini ihsâs edecek bir davranış yoktur. Tam aksine, san’atkârın mükemmelliğini ilân ve îtiraf vardır. Çünkü burada onun san’at eserini, her safhasında hayranlıkla seyretme talebi ve temayülü vardır. Evet burada sorulan, ihyânın keyfiyetidir, yoksa ihyâ olup-olmayacağı meselesi değildir.

İkincisi: Cenâb-ı Hakk’ın Halîm, Selîm, Evvâh, Halîl gibi vasıflarla tanıttığı Hz. İbrahim (as), (Seyyid Kutup’un dediği gibi) O Yüce Sanatkâr’ın icraatı karşısında bir doyasıya ağlamak istemektedir. Sanki bu dost ses dostuna şöyle demektedir: “Allah'ım, baharı ihyâ ettiğin gibi, gözümün önün-de ölüleri ihyâ et, et de, san’atın içinde icraatını göreyim, müşahede edeyim ve bir daha coşup kendimden geçeyim.”

Ayrıca, Hz. İbrahim (as), kendi tatmin seviyesine göre doymak istiyordu. Ümmî bir insan, kendi irfan kubbesine başı değdiğinde, artık varılacak son noktaya vardığını zanneder, zanneder de bundan öteye yol yoktur, diyebilir. Muhyiddin İbn-i Arabî, şatahâtı içinde, enbiyânın hatemine, evliyânın hateminden ders aldırır. Neden? Çünkü kendisi için mukadder olan kubbeye başı değmiş, girmekle mükellef olduğu kapıdan girerken söveleri sökmüş götürmüş ne var ki o büyük saraya nispeten bu kapı, yine de küçük bir hücreye açılmaktadır. Halbuki, Hz. İbrahim’in girdiği kapı, bir sur kapısı ve bir şehir kapısıdır. Onun kubbesi, semâdır ki, orada ayı, güneşi ve yıldızları seyretmektedir. Allah (cc) onun tepesinde öyle bir irfan kubbesi yükseltmiştir ki, en büyük velilerin irfan ufukları, onun yanında sönük bir damla kalır. Yani biz, bir kova su ile doyabiliyorsak O, ummanlarla dahi doymak bilmeyen bir enginliğe sahip evet Ma’rifet ufku, o kadar geniş onun içindir ki, o yüce kamet, ilâhî icraatı gördükçe, kendinden geçer ve bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlardı.

Muhyiddin-i Arabî, Mevlâna’ya sorar:Seni hakkıyla bilemedik ey Marûf” diyen Hz. Muhammed (as) mı, yoksa:“Ben kendimi tesbih ederim, benim şanım ne yüce” diyen Beyazid-i Bistâmî mi daha büyüktür? Mevlâna’nın cevabı müthiştir: “Bu iki söz dahi, Efendimizin, Beyazid’den ne kadar büyük olduğunu gösterir. Allah Resûlü’nde öyle bir gönül ve ma’rifet havzı vardı ki adetâ okyanuslar gibiydi. Nasıl okyanuslar bir türlü dolmak ve doymak bilmezler. O’nun gönlü de öyle. Halbuki Beyazid’in gönlü ibrik gibiydi ve hemen dolup taşmıştı.” Mevlâna bu cevabı verdiğinde, sokakta oynayan bir çocuktur. Ve İbn Arabî ondaki derinliği tâ o zaman sezmiştir...

Hz. İbrahim (as) da, doyma bilmeyen bir insandı. Binaenaleyh, onun talebi, şekkin, tereddüdün, şüphenin ifadesi değil, belk yolunun yolcusu olarak, “Daha yok mu Allah'ım, ver bana, marifet adına ne varsa” diyordu. Onun içindir ki, Efendimiz, Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadîslerinde şöyle buyururlar: “Eğer Hz. İbrahim’inki şek ise, o, şek ondan çok bizim hakkımızdır.” Yani eğer bizde, ölülerin dirileceğine dair şek ve şüphe yoksa ki yoktur öyleyse Hz. İbrahim’de evleviyetle yoktur.

Hz. İbrahim’in (as) ismetini anlatırken, ona isnat edilen üç yalandan daha doğrusu üç ta’rizden de bahsetmek uygun olacaktır. Çünkü konumuz, umûmî manâda peygamberlerin ma’sûmiyetidir. Oysa ki yalan büyük bir günahtır. Dolayısıyla bir peygamberin yalan söylemesi, onun ismetine ve güvenilirliğine zıddır. Evet “yalan bir lafz-ı kafirdir” ve imanla meşbû’ sînelerde barınmaz.

Bir hadîs-i şeriflerinde Efendimiz: “İbrahim bütün hayatı boyunca üç kezibde bulundu” buyururlar. Buradaki “kezib”, yalan manâsına değil, “ta’riz” manâsınadır. Evet, bu manâyı, lûgat açısından söylememiz tekellüflü görülebilir. Ancak, neticede anlatılmak istenen manâ bakımından yerindedir. Nitekim, mevzuu izah esnasında bu husûs açıkça görülecektir.

İfadeye çok dikkat etmek gerekir. Hz. İbrahim için “yalan söyledi” denemeyeceği gibi, “kezib” ta’biri de lûgat manâsı kastedilerek söylenemez. Bunlar ilk bakışta hilâf-ı vâkî gibi göründüğü halde, biraz dikkat edilince dosdoğru sözler olduğu anlaşılacaktır ki, biz bu gibi sözlere “Tâ’riz” diyoruz.

Efendimiz, mizah yapmıştır. Ama kullandığı malzeme hep doğrudur. Meselâ, Hz. Enes’e “Ey iki kulaklı” demiştir. Elbette Enes (ra), iki kulaklıdır. Bir kadına “Ey kocasının gözünde ak bulunan” demiş, kadın da “Ya Resûlullah benim kocamın gözünde ak yok” karşılığını verince de, Allah Resûlü, “Her insanın gözünde ak olur” diyerek latifesinde söylediği doğruya işaret etmiştir. Yine yaşlı bir kadın geldi: “Ya Resûlullah! Duâ et cennete gireyim” istediğinde bulununca, Allah Resûlü latîfe ile “yaşlılar cennete giremez” buyurdu. Kadın bu sözdeki espriyi anlayamayınca üzüldü.. ve tam ayrılacağı sırada Efendimiz, sözündeki nükteyi izah ederek, bu defa da onu sevindirdi: “Yaşlılar, cennete yaşlı olarak girmeyecek, genç olarak girecekler...”

Peygamber, espri yaparken dahi kullandığı malzemeye çok dikkat buyururlardı evet Onların bulunduğu makamın, yalanın şakasına dahi tahammülü yoktur. Onlar, insanların önünde ve bütün hareketleriyle örnek olma mevkiindedirler. Onların söyleyeceği şaka dahi olsa, onun içinde hilâf-ı vâkî bir söz, diğer insanlara yalanın ciddisini söylemeye cesaret verir ki, bir peygamber için, böyle kötü bir örnek olmak asla söz konusu değildir.

Hz. İbrahim (as), doğuştan hanîf ve put düşmanıdır. Henüz peygamber olarak vazifelendirilmediği devrede dahi o, hep putlarla ve putçulukla mücadele etmiştir. Hatta, bir gün kendi kendine karar verip, bütün putları kırıp geçirmiştir.

O günün inançlarındandı ki hâdiseleri değerlendirmede, yıldızlara bakar ve onların değişik münasebetlerinde değişik hükümler çıkarırlardı. Zira, o günün telakkisine göre ilâhlar, gökte ve yıldızlar arasındaydı. İnsanlara hâkim olan da yine onların düşüncesine göre yıldızlardı. Hz.İbrahim de (as), devrin telakkisine göre yıldızlara bakar. Fakat bu bakış, sadece oradakileri ikna ve esas düşüncesini tahakkuk ettirebilmek içindi. Yoksa Hz. İbrahim (as), asla kavim ve kabilesi gibi düşünüyor değildi.

Yıldızlara baktıktan sonra “Ben hastayım” manâsına (Sâffât/89) der. Bu, birinci hâdise ve birinci târizdir. Nasıl ve niçinini inşaallah izah edeceğiz. İkinci târiz de şudur: Putları kırar ve baltayı en büyüğünün boynuna asar. Kendisine “İlâhlarımıza bu işi kim yaptı?” diye sorulunca da, büyük putu gösterir ve “Belki bu! Büyükleri o, ona sorun!” der (Enbiyâ, 21/63). Üçüncüsü ise, bizzat Kur’ân’da zikredilmez. Hanımına: “Sana kim olduğun sorulunca benim kız kardeşim olduğunu söyle”384 buyurur. Hz. İbrahim’in (as) söylediği üç târiz, bunlardan ibarettir. Şimdi, bu hâdiseleri biraz daha açalım ki, onun ismetini, bir de bu hâdiselerin çehresinde okuyalım.

Birinci hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır: “İbrâhim de şüphesiz onun (Nûh’un) yolunda olanlardandı. Nitekim Rabbine temiz bir kalp ile geldi. İbrahim, babasına ve milletine şöyle demişti: ‘Allah’ı bırakıp, uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?’ İbrahim yıldızlara bir göz attı ve ‘Ben rahatsızım’ dedi. Onu bırakıp gittiler” (Sâffât/83-90).

Hz. İbrahim (as), bu “Ben hastayım” cümlesiyle esas rahatsız olduğu noktayı kastediyordu. O, doğduğundan beri putlardan rahatsızdı. Onları ortadan kaldırmadıkça da, onun bu rahatsızlığı geçecek gibi değildi. O, “ben rahatsızım”, dedi, yanındakiler de onu bedenen hasta zannederek çekip gittiler. Yoksa ısrarla onu da dinî törenlerine götürmek istiyorlardı. Zaten onlar gider gitmez, hemen putların başına binmekle, Hz. İbrahim (as), hakiki rahatsızlığının ne olduğunu ortaya koymuş oluyordu. Ne var ki, târiz yapıp, onların başka türlü anlayacakları bir malzeme kullandı. Ancak, sözlerinde kullandığı bu malzeme asla yalan değildi. Sadece İbrahim’in (as) gayesinden habersiz olanlar, onu yanlış anlamışlardı. Zaten anlayışları bu derece kıt olmasaydı, Hakk’a kulak verir, onu da anlarlardı. Evet, onlar bir ömür boyu direttiler, direttiler de bir gün olsun hak ve hakikati dinlemeye yanaşmadılar; işte asıl yanlışlık da buradan kaynaklanıyordu...

Hz. İbrahim (as)’in ifadesi bir ta’rizdi ama O, o derece doğru idi ki, yaptığı bu târiz O’nu, vicdanen mahşerde bile rahatsız edecek ve kendisine gelip şefaat için müracaat edenlere “Ben hayatımda üç defa yalan söyledim. Onun için şefâata ehil değilim” diyecektir.

Hz. İbrahim (as)’in, hayatında bir kere söylediği “Ben rahatsızım” gibi târizi, günümüzün hizmet erleri, (başkalarını söylemeye gerek yok) günde birkaç defa, kendini mecbûr bilerek veya bilmeyerek söyledikleri nazara alınacak olursa Hz. İbrahim (as)’in târizinde ne derece ma’sûm olduğu zannediyorum daha iyi anlaşılacaktır. Halbuki bugün, yalanla doğru arasında gidip gelmeler çok kolaylaştığından, târize dahi (yalana değil) cevaz verirken, çok iyi düşünmek gerekir. Çünkü yalanla doğru aynı dükkanda satılır olmuş ve adetâ iç içe girmiş gibidirler. İstitradî olarak arz edeyim, durum böyle olunca, Efendimiz’in yalana cevaz verdiği üç yer mevzuunda dahi dikkatli olmamız gerekmektedir. Zira, Asr-ı Saadet’te yalanla doğru arasında büyük uçurum vardı. Sahabî efendilerimiz doğruyu, Müseyleme ve adamları da yalanı temsil ediyorlardı. Doğru ile yalan arasındaki mesafe bu kadar genişti. Şimdi ise durum oldukça farklı..

Evet, hakkı temsil eden insanlar, ister içtimâî hayatlarında ister ferdî yaşantılarında kat’iyen yalana yer vermemelidirler. Bu, emniyet insanı olmanın ilk şartıdır. Yalan bizden, biz de ondan olabildiğince uzak bulunmalıyız. Şimdi, biz, bu meseleye bu kadar hassasiyet gösterirsek, doğruyu kendilerinden öğrendiğimiz nebîlerin, ne denli hassasiyet göstereceklerini siz düşünün. Hele o nebî, doğrular doğrusu Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ceddi, Hz. İbrahim (as) ise...

İkincisi: Bu hâdise de Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır: “Andolsun ki, daha önce İbrahim’e de akla, vicdana uygun olanı (rüşdü) göstermiştik. Biz onu biliyorduk. İbrahim, babasına ve milletine: ‘Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?’ demişti. Onlar da ‘Babalarımızı onlara tapar bulduk’ demişlerdi. İbrahim, ‘Andolsun, siz de babalarınız da apaçık bir sapıklık içinde-siniz’ deyince, ‘Sen bize gerçeği mi getirdin yoksa şaka mı ediyorsun?’ dediler. O da şöyle dedi: ‘Hayır, Rabbiniz, yerin ve göğün Rabbidir. Onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.’ Allah’a yemin ederim ki, siz ayrıldıktan sonra, putlarınıza bir tuzak kuracağım.’ Sonra hepsini paramparça edip, içlerinden büyüğünü ona başvursunlar diye sağlam bıraktı. Milleti: ‘Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zâlimlerden biridir’ dediler. Bazıları: ‘İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk’ deyince, ‘O halde bunların şahitlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne getirin’ dediler. İbrahim gelince ona: ‘Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?’ deyince de İbrahim: ‘Belki o yapmıştır, işte büyükleri, konuşabiliyorlarsa sorun (bakalım) onlara’ dedi.” (Enbiya/51-63).

Hz. İbrahim’e (as) soruluyor:“Ey İbrahim! Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın?” Cevap veriyor: “Belki o yaptı.” Ve sözün burasında duruyor. Zaten Kur’ân-ı Kerîm’de de sözünde vâkıf vardır. Sözün burasında durulacaktır.

Hz. İbrahim (as), “o” zamiriyle, onların, “İbrahim” diye seslendikleri şahsı yani kendisini kastediyor. Fakat söz söyleme ustalığı ile onların dikkatlerini büyük puta çekiyor. Esasen burada iki ayrı cümle söylenmiştir; ancak telaffuzda bu iki cümle, tek cümle hâline getirilmiştir ki, zaten muhataplar da bundan dolayı, onu düşüncelerinde yakalayamamışlardır. Birinci cümle “Belki o yaptı”, ikinci cümle ise “İşte büyükleri.” Şimdi bu iki cümle birleştirilince: “İşte büyükleri, o yaptı” şeklinde anlaşılıyor ve bu bir târiz oluyor. Ayrıca, burada küfürle, putçulukla bir istihza vardır. “Büyükleri şu” derken Hz. İbrahim (as), onların bu basit anlayışlarıyla istihza etmiştir. Fakat onlar kafalarını öyle putçuluğa takmışlar ki, bunu dahi anlayacak durumda değillerdir. O, onların putlarına “Büyük” dedi ya, ne kastettiği umurlarında bile değil...

Veyl putperestliğe! Veyl saplantıya! Veyl dumura uğramış beyinlere ve Allah’a kapalı sînelere!

Üçüncü hâdisede ise, onda yalanın zerresi dahi söz konusu değildir. Hatta, buna, târiz bile denmez. Olduğu gibi doğru, hem de apaçık bir doğru. Eğer Nemrud veya adamları sorarlarsa, Sârâ Validemiz: “Ben onun kardeşiyim” diyecektir. Veya Hz. İbrahim (as)’e sorarlarsa Sârâ için “Kardeşim” diyecektir. Zira, Hz. İbrahim (as), onun zevcesi olduğunu söylese, Sârâ Validemiz’e kötülük yapmaları muhtemeldir. Muhtemeldir ki zevcesiyle Hz. İbrahim'i (as) zor durumda bırakacaklar ve belki de oraları terk etmeye mecbur edeceklerdi. Ancak, Hz. İbrahim (as)’in bu hususta söylediği de yine vakıa mutabıktır. Zira Cenâb-ı Hakk, mü’minleri bütünüyle kardeş saymaktadır (Hucurat/10). İnanan insanların ilk birleşme noktaları, îmân bağıdır. Bu bağla birbirine bağlanmayanlar, aynı anadan-babadan dahi olsalar kardeş sayılmazlar. Oysaki, zaman ve mekan ayrılıkları bile îmân kardeşliğine mâni değildir. İnananlar bütünüyle birbirlerinin kardeşleridirler ve bu mevzûda, kadın-erkek ayırımı da yoktur. Diğer bütün yakınlıklar ise, bu kardeşlikten sonra gelir. İnsan karısını boşarsa, karı-kocalık bağı ve yakınlığı ortadan kalkar; fakat îmân kardeşliği yine devam eder. İşte Hz. İbrahim (as), esas olan bu yakınlığa dikkat çekmiş ve Sârâ Validemiz’e “kardeşim” demiştir. Bu söz, doğrunun tâ kendisidir. Ve târiz dahi değildir. Ancak, gözüne perde inmiş olanlar ve kulakları bu türlü inceliklere kapalı bulunanlar bunu hiçbir zaman anlayamayacaklardır.

Bu mevzuun bize vermek istediği mesaj şudur:
1. Hz. İbrahim (as), asla yalan söylememiştir.
2. Nebîlerin yolunu tutup giden hizmet erleri de hep yalana kapalı kalmalıdırlar.

Aslında, hakîkî mü’min, gözüne isabet eden bir haram veya dudaklarından dökülen bir yalan karşısında bütün bir ömür boyu ızdırap çeker ve gözyaşı döker. Ne seviyede olursa olsun bütün rehberlere, hayatlarını rûhâniler gibi geçirmek düşer.

Şimdi son olarak da, Hz. İbrahim'in (as) babası için yaptığı duâ ile alâkalı zellesine bir göz atalım:

Acaba, Hz. İbrahim (as), dalalette olan babası için neden Cenâb-ı Hakk’tan mağfiret talebinde bulunmuştu? Onun gibi bir peygamber, getirdiği mesajları kabul edenlerle iktifa etmesi gerekmez miydi? Niçin inanmayan babasının arkasına bu kadar düştü ve ardından, onun affedilmesi için Cenâb-ı Hakk’a onca duâ ve niyazda bulundu? Bu bir hata mıydı? Hata ise ufku hatalara kapalı bir nebîyle nasıl te’lif edilebilirdi?. Bu böyle olunca onların başka husûslarda da hata etmediklerini nereden bileceğiz?. Bileceğiz de gönül itmi’nanıyla arkalarından gideceğiz? İşte dünkü mülhitlerin, bu-günkü modern kâfir ve şüphecilerin dile doladıkları istifhamın esası!

Hz. İbrahim’in (as) duâsında: “Babamı da bağışla. Şüphesiz o, sapıklardandır” (Şuarâ/86). Hz. İbrahim (as)’i bu duâya sevk eden âmili de Kur’ân-ı Kerîm şöyle anlatmaktadır: “İbrahim’in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah’ın düşmanı olduğunu anlayınca da ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi” (Tevbe/114).

Hz. İbrahim (as), babasına nasıl söz vermişti. Kur’ân buna temas eder: “İbrahim (as) ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir örnek vardır. Onlar milletlerine şöyle demişlerdi: Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız; sizin dininizi reddediyoruz. Artık bizimle sizin aranızda, Allah’a inanmanıza kadar ebedî düşmanlık ve öfke baş göstermiştir. Yalnız İbrahim babasına: Andolsun ki senin için mağfiret dileyeceğim, fakat sana Allah’tan herhangi bir şeyi savmaya da gücüm yetmez” demişti”(Mümtehine, 60/4).

Bu âyette, îmânla küfür arasındaki düşmanlığın ebedî oluşuna açıkça delâlet vardır. Küfrün ruhunda, îmana karşı nefretin ve bunun küfrün tabiatı olduğuna işaret eder. Bu itibarla kâfirin, Müslüman'ı bir türlü sevemeyişini bu noktada aramak icap eder.

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İbrahim’in (as) babasının dalâlette olduğunu gösteriyor. Babasının böyle olması, Hz. İbrahim (as) için bir nakîse ve kusur da değildir. Efendimiz’in cetleri içinde de tam tevhide ulaşamayanların olduğu söylenebilir. Abdülmuttalip, Hâşim ve Lüeyy nasıl bir tevhid anlayışına sahiplerdi bilemeyeceğim. Ancak, fetret devrinde yaşamış olduklarından dolayı, fetret devri insanları gibi muamele göreceklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bununla beraber onlarda olması muhtemel kusurların, Efendimiz’in risâlet vazifesiyle gönderilmesine mâni olması da söz konusu değildir.

Evet, evvela bilinmelidir ki, eğer, Âzer, Hz. İbrahim’in (as) babası ise ve Hz. İbrahim (as) de ona dalalette diyorsa, bunun Hz. İbrahim’in (as) peygamberliğine hiçbir zararı yoktur. Bazen Cenâb-ı Hakk, Âzerlerden İbrahim (as), bazen da Hz. Nûh (as) gibi nezih ruhlardan Kenanlar yaratır. Avam ifadesiyle söyleyecek olursak, yer yer velidlerden pelitler, pelitlerden de velidler meydana gelebilir. Evet, bazen, şeytan gibi insanlar, melekler için kuluçkaya yatarlar, bazen da melek gibiler şeytana kuluçkalık yaparlar. Allah (cc), ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır. Onun kudreti her şeye yettiği gibi, kimse O’na hesap da soramaz. Evet, O, Âzer gibi bir ölüden, Hz. İbrahim (as) gibi, insanlara hayat üfleyen bir diriyi de yaratabilir yaratır ve onu iki altın silsilenin mebdei yapabilir. Evet, Hz. İbrahim’in (as) iki oğlu da peygamberdir. Hz. İshak'ın (as) soyu Hz. İsa Aleyhisselâm’la noktalanırken, Hz. İsmail Aleyhisselâm’ın nesli de İki Cihan Serveriyle varlığa gâye olma ufkuna ulaşır.

İkincisi: Hz.İbrahim (as)’in babasına duâ etmesi, tamamen fıtrî ve insanî bir harekettir. Nitekim Efendimiz de, amcası Ebû Tâlib’i yana yakıla tevhîde davet etmiş; ardından da: “Eğer men olunmazsam, senin için hep istiğfâr edeceğim” demiştir. Ebû Tâlip ki, O’nu tam kırk yıl bağrına basmış ve her zaman O’nun yanında olmuştur. O’nunla bütün sıkıntılarını paylaşmış, hatta Kureyş’in ilan ettiği boykotta, bile O’nu yalnız bırakmamıştır. Allah Resûlü’ne, hayatı boyunca bu kadar hizmet eden ve O’nu hep himaye etmeye çalışan amcasına, ısrarla dini telkin etmesi ve onun Müslüman olmasını istemesi ne derece ma’kul ve fıtrî ise, Hz.İbrahim’in (as) yaptığı dua da o derece tabîdir. Çünkü babası, onun vücuduna sebeptir. Belli bir devreye kadar onu büyütüp yetiştirmiştir. Ayrıca düşünceleri ne olursa olsun, din, onlara, (yani ana-babaya) “üf” bile dememeyi emretmektedir (Bkz. İsra/23).

Üçüncüsü: Teblîğ, peygamberlerin varlık gâyesidir. Hidâyete erdirmek ise onların elinde değildir. Onların vazifesi hak ve hakîkati sürekli anlatmak ve bu mevzûda meşrû olan her vesîleyi kullanmaktır. İşte Hz. İbrahim (as) de, bu manâda babasını yumuşatıp, onun gönlünü hidâyete hazırlamanın gayretini göstermektedir. Ona vadettiği duâ da, bu cümleden olsa gerektir. Zira dua da hidayet vesilelerindendir ve kimsenin hidâyeti husûsunda ümitsizliğe düşmemek lazımdır.

Düşmemek lazımdır; zira: (Bakara/6) âyeti, saraheten bazı kâfirlerin hidayete ermeyeceğini söylemesine rağmen Efendimiz, Ebû Cehîl, Ebû Leheb, İbn-i Ebî Muayt gibi kafirlerin yanına sık sık gitmiş ve onları doğru yola davet etmiştir. Hidâyet Allah'ın (cc) elindedir.. ve Hz. İbrahim (as) buna çok iyi inandığı için, dua vesilesine kadar babasına karşı her yolu denemiştir. Evet, onun içindir ki, babasının hidâyeti için Cenâb-ı Hakk’a duâ edip yalvarmıştır. Bunda da Cenâb-ı Hakk’a îman ve itminan vardır. Ancak o, meşîet-i ilâhîye’ye vâkıf olunca, der-hal duâdan vazgeçmiş. “Hâkim irâde Allah’a aittir.” demiştir.

Hem Hz. İbrahim (as), Efendimiz’e uzayan yolda âlem-şümûl bir mesajla gelmişti. Onun vazifesi, herkese tebliğdi ve babasını istisna etmesi için de hiçbir sebep yoktu. Bir de buna, cibillî yakınlık eklenince elbette hem bir evlat, hem de bir nebî olma durumu, Onu babasının hidâyetinde ısrar etmeye itiyordu. Kur’ân-ı Kerîm, Onun babası karşısında nasıl yanıp tutuştuğunu ve ondan gördüğü kabalıklara hiç aldırmadan nasıl “Babacığım, babacığım!” dediğini ve onu doğru yola davet ettiğini şu âyetleriyle ne güzel dile getirir: “Kitapta, İbrahim’e dair anlattıklarımızı da an; O, şüphesiz dosdoğru bir peygamberdi. Babasına şöyle demişti: ‘Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy, seni doğru yola eriştireyim. Babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan, Rahmân’a baş kaldırmıştır. Babacığım! Doğrusu sana Rahmân katından bir azâbın gelmesinden korkuyorum ki, böylece şeytanın dostu olarak kalırsın” (Meryem/41-45).

Evet, Hz. İbrahim (as), başkalarına sunduğu nurlu mesajı, babasının geçeceği yollara da serpiyor ve onun için âdeta yollara dökülüyordu. Hangi evlat vardır ki, babasının hidayeti için böyle yürekten, kemal-i ciddiyetle ve samimi olarak gayret göstermez. Hele o insan, Hz. İbrahim (as) gibi halîm, selîm ve evvah bir peygamber olursa...

Dördüncüsü: Bazı tefsirciler, Arapçada kelimesinin “ata’ mânâsına da geldiğine dikkati çekerler ve Hz. İbrahim’in (as) diye hitap ettiği şahsın, onun öz babası değil de dedesi, amcası veya bir başka yakını olabileceği ihtimali üzerinde de dururlar kelimesinin çoğulu olan Kur’ân-ı Kerîm’de de geçer ve “Atalar” manâsına kullanılır.

Meselâ Hz. Yûsuf (as) “Atalarım, İbrahim, İshak ve Yakûb’a uydum” (Yûsuf/38). Görüldüğü gibi kelimesi bu âyette “atalarım”, mânâ-sına kullanılmıştır. Hele tabiri Kur’ân’da çok sıkça geçer ki; “O ilk atalarımız”, demektir (Bkz. 23/24-68; 37/17-126; 56/48; 26/26; 44/8; 28/36). Durum böyle olunca, ihtimal ki Hz. İbrahim (as), Âzer’in oğlu değil de onun torunu veya yeğenidir. Nitekim bir rivayete göre o, Târah’ın oğludur. Bir başkasının da olabilir. Mülâhaza dairesi böyle açık olunca, Hz. İbrahim (as), ne babasının gölgesinde kalan bir insandı, ne de onun dalâletini bildikten sonra, onun için istiğfâr edecek bir insandı. Kur’ân-ı Kerîm, onun bir duâsını da bize şu şekilde naklederek onu bize de ta’lim buyurmak istemiştir: “Rabbimiz, beni, anne-babamı ve mü’minleri hesabın görüldüğü gün mağfiret buyur.” (İbrahim/41).

Mes’eleye, arz ettiğimiz husûslar zâviyesinden bakacak olursak, açıkça görülür ki, Hz. İbrahim (as), nezîhti, temizdi, ma’sûmdu, günahsızdı ve ismet sahibi yüce bir nebîydi.. O, her zaman hak söylemiş ve daima hakkın yanında olmuş kutlulardan bir kutluydu.