eygamberler Küçük-Büyük Günahlardan Masumdur
Cumhûra göre, peygamberler, günahın küçüğünden de büyüğünden de korunmuştur. Onlar, günahın en küçüğünü dahi işlememişlerdir. Bazı peygamberlere isnat edilen sürçme ve hatalar ise, evvela günah değildir; ikinci olarak da onların bu sürçmeleri, peygamberliklerinden evvel vukû bulmuştur. Her iki durumda da peygamber, peygamber olarak ma’sûmdur. Hem “zellât” dediğimiz sürçmeler, onların makam ve durumlarıyla alâkalıdır. Yani bu zelleler, normal ve sıradan insanlar için hata değil; onlar, Allah’a (cc) herkesten daha yakın olan mukarrebîn için birer hata sayılmıştır.

Dolayısıyla, tamamen onların makamlarıyla alâkalı bu sürçme tabirini sıradan bir mes’ele olarak değerlendirmenin yanlış olacağı kanaatindeyim.

Onlar nasıl ma’sûm olmaz da günah işleyebilirler ki, bizler bile beşerî ölçüler içinde, üç paralık bir yere memur tayin edeceğimiz insanlar için güvenlik tahkîkatı yaptırtıyoruz. Bir de o şahsa tevdî edilecek vazife peygamberlik gibi önemli bir vazifeyse evet, onun güvenlik tahkîkatı yedi göbek ötesine kadar uzatılmalıdır! Bu kadar basit ve tamamen dünya ile alâkalı husûslarda dahi insan seçiminde, bu derece hassas davranılır da, en ulvî ve hem dünya hem de ukbâyı kucaklayan bir vazife, bir memuriyet ve bir kurmaylık için, o vazifenin çapıyla mütenâsip hassas davranılmaz mı? Ve o vazifenin tevdî edileceği insanda, o vazifeye liyakat aranmaz mı?

Düşünün ki, nebîye vahiy getirecek olan melek dahi, melekler arasında emniyetiyle temayüz etmiş ve kendisine böyle bir vazife, bu vasfından dolayı verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, Cibrîl (as) hakkında “Orada kendisine itaat edilir, o emîndir.” (Tekvir/21) demektedir. O, hem Allah’a (cc) karşı çok mûtî hem de vahyi taşımaya en emindir. Şimdi, vahye aracı olan melekte bu vasıflar aranır da, vahyi temsil edecek olan peygamberde aynı vasıflar aranmaz mı?

Evet, Allah (cc), böyle kutsi ve bir o kadar da nezih bir vazifeyi bir sahtekar, bir hırsız, bir sarhoş, bir ırz ve namus düşmanıyla aslâ temsil ettirmez. Böyle âdî ve düşük zaafları, sıradan insanlar bile iğrenç bulurken, nasıl olur da bunlar bir peygamberde bulunabilir.? Ve böyle ayıp ve kusurları peygambere yakıştırabilen müfterîlere nasıl insan ve nasıl akıllı denebilir? Evet kirli insan, paklığın ve berraklığın temsilcisi olamaz. Ve öyle insanlara da peygamber denemez. Tabii peygambere böyle bir kirlilik isnat edene de insan denmez..!

Evet, akıl peygamberlerin ma’sûm olmasını gerektirir. Ve yine akıl nebîlerin davasını omuzlamayı kendisine şiâr edinen kutsilerin de ismet ve günahsızlığı gaye-i hayâl hâline getirmelerini iktiza eder. Hem öyle iktiza eder ki, onlara, günaha girmek cehenneme girmekten daha ızdırap verici olmalıdır!..

İsmet çok önemlidir. Aslında, Enbiyâ-ı izâmda, adetâ hayatlarıyla hep ismetlerini sergilemişlerdir. Muharref kitapların “hezeyan” diyebileceğim birkaç sözü istisna edilecek olursa, zaten peygamberlere günah isnat eden de yoktur. Kur’ân-ı Kerîm, onları o yüce kâmetlerine uygun ele almış ve her zaman birer nezâhet âbidesi olarak gözler önüne sermiştir.

Gökte Cebrâîl, Azrâîl, Mikâîl ve İsrâfîl ne ise, yerde de peygamberler odur. Ancak biz, bu yüce kâmetlerden sadece, Kurân’ın bize bildirdiklerini bilebiliyor ve isimleriyle yalnız bunları söyleyebiliyoruz. İbrahim Hakkı, onları şiirleştirir ve şöyle anlatır:

Nebîler ismini bilmek dediler bazıları vacip,
Yirmi sekizin bildirdi Kur’ân’da bize Allah.
Biri Âdem, biri İdrîs, Nûh u Hûd ile Sâlih
Hem İbrahim u İshâk, İsmail Zebîhullah
Dahi Yakûp ile Yûsuf, Şuâyb, Lût ile Yahyâ
Zekeriyyâ ile Hârûn ahî Mûsa Kelimullah
Ve Davûd u Süleymân dahi İlyâs-ı Eyyûbdur
Birisi Elyesa’dır ahî İsâ’dır o Rûhullah
Birinin ismi Zülkifl biri Yûnus nebîdir hem
Hâtemi ol Habîb-i Hak Muhammed Resûlullah
Üzeyr u Lokman u Zülkarneyn üçünde ihtilaf olmuştur
Ki bazı der velîyyullah ve bazı der nebîyyullah.

Bu peygamberlerin hemen hepsi, üzerlerine dıştan bir nokta dahi konmamış beyaz kağıt gibidirler. Onlara ne yazıldıysa hepsini Cenâb-ı Hakk, kudret eliyle ve kader kalemiyle insanlara rehber olmaları için yazmış ve insanlığın müşahede, takdir ve istifadelerine sunmuştur.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, bazı âlimler, onların peygamberlikten önce zellelere ma’ruz kalabileceklerini kabul etmişlerse de, bu görüş az bir grubun görüşü olmaktan öte geçmemiş mercûh, dolayısıyla da mecrûh bir görüştür. İslâm âlimlerinin kâhir çoğunluğu peygamberlerin çocukluk dönemlerinde dahi korunduklarını kabul etmektedirler. Bu görüşü teyid eden birçok nass vardır.