eygamberler Dışında İsmet
Mes’elenin bir başka yönü de “İsmet”, peygamber olmayanlar için de, söz konusu olabilir mi? Yani, peygamberlerin dışında, bazı seçkin insanları da Allah (cc), günah işlemekten korur mu? Yine âlimlerin çoğunluğunu teşkil eden cumhûrun bu mevzudaki görüşü, “Peygamberlerden başkasının ma’sûm olamayacağı” merkezindedir. Herkes, büyük veya küçük bir günah işleyebilir. Ma’sûmiyet, sadece peygamberlere hastır. Efendimiz’in bir hadîsi de bu görüşü teyit etmektedir. Bu hadîslerinde Allah Resûlü şöyle buyurur: “Bütün insanlar hata işlerler. Hata işleyenler içinde en hayırlıları da tevbe edenlerdir.”

Ancak burada bir noktaya dikkat etmek icap eder. Bir insanın farazî ve takdirî olarak hata ve günah işleyebileceğini söylemek, onun bilfiil günah işlediğini söylemek anlamına gelmez. Onun için, peygamberlerin dışında insanlığa kudve ve imam olacak dînî lider ve büyüklerin de Cenâb-ı Hakk tarafından korunabileceğini söyleyebiliriz. Bu 7 Şia’ya ait, “İmam ma’sûmdur” düşüncesiyle de uzaktan yakından alakası yoktur. Meselâ, İmam Rabbânî günah işleyebilir mi? sorusuna hepimiz, “Evet işleyebilir” deriz. Çünkü İmam Rab-bânî, peygamber değildir ve farazî olarak da günah işlemesi mümkündür. Fakat acaba İmam Rabbânî, hayatında hiç günah işlemiş midir? İşte bu soruya verilecek cevap yukarıdaki cevap olmayacaktır. Çünkü hiç kimse İmam Rabbânî’nin işlediği küçük bir günahı dahi göstermeye veya ispat etmeye muktedir değildir. Demek oluyor ki, zatında günah işleyebilir olmak, günah işlemiş olmak demek değildir. Cenâb-ı Hakk, bu manâda evliyâyı, asfiyâyı ve kendisine yakın mukarrebîni de korur, onlara da günah işletmeyebilir.

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, evliyânın şâhı ve bütün büyüklerin sertâcıdır. Allah (cc) bu büyük İslâm önderini de korumuş ve muhâfaza etmiştir. Nitekim ona ait menkıbelerde şu anlatılır. Yevm-i şekde insanlar mütehayyirdirler. Acaba yarın oruç tutulacak mı, tutulmayacak mı? Gelir bunu bir veliye sorarlar. O da onlara şöyle der: “Gidin bu gece Geylân’da bir çocuk dünyaya geldi. Anasına sorun, imsak vaktinden sonra eğer o çocuk süt emmişse, bayram yapın, emmemişse orucunuza devam edin.” Giderler ve çocuğun anasına sorarlar. Kadın: “Bu çocuk bugün niçin emmiyor?” diye hayıflanıp durmaktadır. Oradakiler: “Ana korkma, bu çocuk hasta falan değil, sen öyle bir evlat doğurdun ki, o, âleme baba olacak” derler ve oruçlarına devam ederler... Bu bir menkîbedir ve edille-i şeriye açısından da kritiğe tâbi tutulmamalıdır. Yine, aynı zatın, yalan söylememek için, kendisini soyan eşkiyaya parasının yerini söylediği de rivayet edilir.

Allah, kendi yolunda olanları korur, muhafaza eder, onların günaha bulaşmasına mâni olur ki, bir âyette şöyle denilmektedir: “Ey îman edenler! Allah’tan (cc) sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırdedecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah (cc) büyük ve bol ni’met sahibidir” (Enfâl/29).

Âyetten de açıkça anlaşılıyor ki, takvâ dairesinde hareket edenlere Cenâb-ı Hakk’ın husûsi bir koruması söz konusudur. O, müttakilere öyle bir hassâ vermiştir ki, onlar bu hassâ ile derhal iyiyi kötüden ayırdedip günaha girmekten uzak kalabilirler.

Başka bir âyette de şöyle denilir: “Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp da çıkamayan kimsenin durumu gibi midir? İşte böyle kâfirlere işledikleri güzel gösterilmiştir.” (En’âm/122)

Allah'ın (cc) dinine omuz veren ve onun yücelmesini hayatına gaye edinen insanlar, bu ahîd ve sözlerinde durdukları müddetçe: “Siz bana verdiğiniz sözde durun ki ben de sözümü yerine getireyim” (Bakara/40) ilâhî düsturu muvâcehesinde bir muameleye tâbi tutulacak ve Cenâb-ı Hakk tarafından korunacaklardır. Zira Cenâb-ı Hakk, ayrı bir yerde de:“Siz Allah’ın dinine yardımcı olursanız Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar, sizi kaydırmaz” (Muhammed/7) buyurmaktadır.

İşte bu türlü teminatla -inşâallah- ihlâs ve samimiyet içinde, Kur’ân ve îman hizmetinde bulunanlar, büyük günahlara girmez; hatta bazen küçüğünden de korunurlar. Fakat onlar hakkındaki teminat, şart ve takdire bağlıdır. Hiçbir kimse hakkında (peygamberlerin dışında) kesin teminat olduğu söylenemez. Ancak, bu türlü koruma ve muhâfaza etmeler birer vak’a haline gelirse, şahıslar hakkındaki ismet tasdiki ancak o zaman olur... Ve biz o zaman; “falan şahsı Cenâb-ı Hakk, günaha girmekten korudu, muhâfaza buyurdu” deriz. Evet, enbiyanın dışındakiler için istikbâle ait teminat yoktur. Peygamberlere gelince onların korunmaları, mazi ve istikbâl, bütün zaman dilimlerini kuşatmıştır.

Bir de tecrübe ve müşahede ile sabit olan ma’sumiyet var ki, Cenâb-ı Hakk’ın makbul kullarının Cenâb-ı Hakk tarafından siyanet ve koruma altına alındıkları görülür ve hissedilir.

Büyük insanlar bir yana, hepimiz, kendi hayatımıza dikkat etsek, şartları hazırlanmış nice günahlardan, hem de hiç ümit etmediğimiz saiklerle nasıl korunduğumuzu ve nasıl o günahlardan uzaklaştırıldığımızı görür hayret ve hayranlıkla dehşete düşeriz.

Ayrıca, sahâbe ve sahâbe yolunu takip eden insanların mazide işledikleri büyük hayırlar, sanki gelecek adına kurulmuş barikatlar gibi, onları günahtan korur ve korunmalarına vesile olabilir ve âdeta, âyetinin (Fetih, 48/2) manâsına onlar da dahil edilir. Bunlar bir bakıma, mazideki faziletli davranışlarının hatırına, Cenâb-ı Hakk’ın onları teminat altına alması demektir. Meselâ, bir şahıs belki günah işleyecek veya günaha ait bir yere gidecektir. Allah (cc) onun ayağını kırar ve onu o günah mahalline göndermez. Gözüyle günah işleyecekse gözü görmez, eliyle işleyecekse bu defa da eli tutmaz olur. Bütün bu hâdiselerle ve engellerle Allah'ın (cc), sevdiği o kulunu koruduğu anlaşılır. Dün-ya adına gelen o musibetler ise, ukbâsını kurtardığı için bir hiç hükmündedir.

Bir hadîs-i kudsîde, mevzûmuzla alâkalı olarak, şöyle buyurulur:“Kulum Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet Ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.”

Bunun bir manâsı şudur: Ben ona, hayrı, güzeli, iyiyi gösterir ve onu hep şer, kötü ve fena şeylerden korurum. Gözü olurum, onun gördüğü de, hep hayır olur. İçine ma’rifet damlar ve içinde daima bir hüşyarlık, bir uyanıklık hisseder. Daima Allah'ı (cc) düşünür ve bu düşünce onun içinde adetâ yeşerir. O hep hayrı işitir, iradesi hep hayır tarafına meyleder ve o yönde çalışır. Önünde hayra mâni olacak ne kadar engel varsa ona bu engelleri aşmayı da kolaylaştırırım. O Bana yakındır, günahlarla onun kalbinin ve diğer duygularının yara almasını istemem.

Bu hadîs-i kudsî şu sözlerle bitiyor: “Eğer o Benden bir şey isterse hemen veririm, iki etmem. Ve bir şeyin şerrinden Bana sığınırsa onu korur muhâfaza ederim.”

Demek ki, ister enbiyâ, isterse Allah'ın (cc) sâlih kulları hakkında diğerlerinin dediği gibi günah, farazî ve takdirî olarak kabul edilse de peygamberlerin hepsini, sâlih kullarından da dilediğini Cenâb-ı Hakk, korur ve onlara günah işletmeyebilir.

Hz. Ömer devrinde bir genç vardı. Bu genç mescidden hiç ayrılmazdı. Sanki o bir mescid kuşuydu. İbadetine dikkatli, nafileleriyle de Allah’a (cc) yaklaşanlardan olduğu her halinden belliydi. Bir ara, Hz. Ömer (ra) bu genci mescidde göremez olur.

Zaten, cemâatın bazı mezheplere göre farz, bazılarına göre namazdan bir rükün ve en azından sünnet-i müekkede olmasının ve bir imam arkasında namaz kılmanın hikmetlerinden biri de bu değil mi? İmam, arkasına dönüp cemâatini süzecek ve gelmeyen varsa onu soracak.. bir derdi, bir sıkıntısı olup olmadığını öğrenecek.. hele bu imam Hz. Ömer (ra), cemaat de ashap olursa.. Ömer, cemaât ne kadar kalabalık olursa olsun cemaâtini çok iyi tanır ve adetâ her gün onları kontrol ederdi. İşte bu genci görmeyince de böyle sormuştu: “Acaba falan gence ne oldu, bir-iki gündür mescidde göremiyorum.” Cemaat önce cevap vermek istememiş ve herkes gözlerini yere çevirmişti. Ömer’le göz göze gelmemek için. Hz. Ömer (ra), cemaatteki bu garipliği görünce sorusunu tekrar eder ve içlerinden biri cevap verir: “Ey Mü’minlerin Emiri! Onu, uygunsuz bir yere giden yolda ölü olarak bulduk. Seni üzmemek için hemen namazını kılıp gömdük.”

Hz. Ömer, işi anlar. Sanki Ömer’in gözünden perde kalkmış ve genci asıl mahiyetiyle görmüş gibidir. Hâdisenin aslı şudur:

Bu genç mescide gelip giderken, evi o yolun üzerinde olan bir kadın, gence musallat olmuştur. Genç bekârdır ve kadın, onu yoldan çıkarabilmek için şeytanın bütün oyunlarını kullanmaktadır. Ancak her defasında genç, ondan gelen tekliflere karşı mukavemet eder, dayanır ve günaha girmekten kurtulur.

Ne var ki her insanın bir de zayıf ânı olur. İşte o gün de o gencin zayıf ânıdır. Kadın bütün âşüfteliğiyle ona işaret edince genç dayanamaz ve o eve doğru bir-iki adım atar. Birden dudaklarında, gayr-i ihtiyarî bir âyetin temessülünü hisseder. Yani genç gayr-i ihtiyarî olarak bu âyeti devamlı ve ısrarla okumaya başlar. Önce farkına varmadan diline dolanan bu âyet, farkına vardığında onun işini bitirmeye yetmiştir. O semavî saika gibi gelen âyet şudur: “Onlar ki takvâ dâiresi içinde yaşarlar, kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar” (Âraf/201).

Genç sanki gökten kendisine bu âyetler yeniden nazil oluyor gibi bir ruh haleti içine girer: Niyet ettiği işten dolayı Rabbinden çok utanır, haya eder Rabbinin ona olan bunca ihsanını unutup bir an dahi olsa günaha meylinden dolayı ürperir ve hele sürçme anında bile Rabbinin onu nefsiyle baş başa bırakmayıp diline saldığı âyetle onu kendisine çevirmesi bu ışık insanı öylesine heyecanlandırır ki, kalb balansı bu lahutî heyecana dayanamaz; O’nu anar ve ötelere yürür.

Hz. Ömer (ra), gencin serancâmesini öğrenince hemen onun kabrine koşar. Kabre doğru eğilir ve sesi çıktığınca bağırır:“Ey genç! (Rabbinden korkanlar için iki cennet vardır.)” der. Tam bu esnada Ömer’in (ra) sesine denk gür bir ses daha duyulur ve adetâ makber lerzeye gelir. Bu ses, o gence aittir ve şöyle demektedir: “Ey Mü’minlerin Emîri! Allah bana senin dediğinin iki katını lütfetti.” Bu ses, ister bu gence ait olsun isterse onun yerine bir melek konuşmuş bulunsun veya bunların hiçbiri olmasın da, semâ lerzeye gelip bu sözleri söylesin, fark etmez. Genç, Allah (cc)’tan korkmasının mükâfatını iki kat olarak görmüştür.

Bu hâdisenin bizim mevzûmuzla alâkalı yönü şudur: Şayet bu genç, günah işleyip yıkılsaydı, günahı sadece kendisiyle sınırlı kalırdı. Zira kudvelik ve önderlik gibi bir sorumluluğu yoktu. Halbuki bir peygamber günah işlese cihan yıkılır. Çünkü onlar, cihanları temsil etme mevkiinde bulunuyorlar. Bir genci günahtan koruyan Allah (cc), böyle bir durumda hiç peygamberini korumaz mı?

Efendimiz bir hadîslerinde, imânın tadını tatmış olan insanları anlatırken “küfre girmek kendisine cehenneme girmekten daha kötü gelen insan, îmanın tadını tatmıştır” der. Sıradan bir insan düşünün ki, o insanı, Allah (cc), küfürden ve isyandan kurtardıktan sonra, tekrar geriye dönüşü, cehenneme girmekten daha nahoş, daha kerih karşılamaktadır. Onu, bu reaksiyona ve günaha karşı tavır almaya sevkeden âmil de onun îmanından aldığı lezzet ve tattır. Acaba, peygambere günah isnat eden talihsizler, peygamberin îmanını, bu sıradan insanın îmanı kadar da mı görmüyorlar ki, ona böyle bir isnadda bulunabiliyorlar? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ki, peygamberlerdeki îman, günaha mâni olacak seviyede olmasın!.

Değil peygamberlerin, nice velîlerin dahi böyle korunduğunu görmek isteyenler “Nefehâtü’l-Üns” veya Şârânî’nin Tabakât’ına bir gözatsalar bu onlara yetecek ve yüzlerce ve-linin, günahlardan nasıl korunduklarını apaçık misalleriyle göreceklerdir. Meselâ, bir velînin önüne yemek getirilir. Fakat yemeğe haram karışmıştır. Velî, lokmayı ağzına alır ve dakikalarca çiğner, fakat bir türlü yutamaz. Anlar ki, bu lokmaya haram karışmıştır. İşte Allah (cc), bir velî kulunu dahi bir tek lokmalık haramından bu şekilde korursa, Nebîsini korumayacağını düşünmek, ne kadar anlayışsızlık ve idraksizliktir, onu siz kıyas edin!.

Evet, “İsmet”, peygamberlerden ayrılması mümkün olmayan, peygamberliğe ait bir sıfattır. Her peygamber bu sıfatla serfiraz olarak dünyaya gelir. Veya başka bir ifadeyle, kendisinde bu sıfat olmayan, peygamber de olamaz.