er Peygamber Masumdur
"Bütün peygamberler ma’sûmdur. Onların hayatında kasdî herhangi bir inhiraf söz konusu değildir. Onlar, seçkin ve kudsî olarak yaratılmış müstesna insanlardır. Sadece hayırlı değil, hayırlılar içinde de en seçkinlerinden daha seçkindirler" (Hacc/75). Ve, onlar bütün bir hayat boyu da, bu seçkinlik ve kudsiyetlerine zerre kadar gölge düşürmemişlerdir.

Nebîlerin fıtratları sâfî, ruhları ulvî, iradeleri sağlam ve gönülleri de pırıl pırıldır. Allah’tan (cc) gelen tecellîler onlarda, geldiği keyfiyet üzere tebellür eder ve kendi buudlarıyla görülür ve sezilir. Onlar güneş şualarını aksettiren ve aynen yansıtan bir sızıntı, bir reşhâ gibidirler; onların gönüllerinde ışık kırılması veya renk istihâlesi olmaz.!

Evet, öyledir; mantıken de öyle olması gerekir. Çünkü nebîler, tebliğ vazifesiyle aramızda bulunurlar... Onların varlık gayesi, sadece ve sadece tebliğdir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve buyruklarına ilk muhatap onlardır.. ve aldıkları emirleri insanlara olduğu gibi aktarırlar. Eğer peygamberler, böyle dupduru bir ruh yapısına sahip olmasalardı, gelen İlâhî mesajları, geldiği gibi intikâle muvaffak olamazlardı. Hem de, İlâhî vahiy onların saydam olmayan mahiyetlerine, duru olmayan gönüllerine, saf olmayan vicdanlarına çarpar, âdeta ışık gibi kırılır ve ışığın kırılıp başkalaşması misüllü, bu mat satıh ve bünyeler her şeyi kendi his, duygu ve düşüncelerinin alaca karanlığında değerlendirir, isteyerek veya istemeyerek çarpıtırlar. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın istek ve emirlerine uygun keyfiyeti de kaybolur gider.

Nebîler, aynı zamanda, Zât-ı Akdes ve Mukaddes’e ait esrarı bize intikal ettirmek için birer ayna vazifesi görürler. Bu aynanın tertemiz olması gerekir ki, vicdanlara aksettirdiği hakikatler yanıltıcı olmasın.

Bütün peygamberler ma’sûmdur. Onların hayatında kasdî herhangi bir inhiraf söz konusu değildir. Onlar, seçkin ve kudsî olarak yaratılmış müstesna insanlardır. Sadece hayırlı değil, hayırlılar içinde de en seçkinlerinden daha seçkindirler (Hacc/75). Ve, onlar bütün bir hayat boyu da, bu seçkinlik ve kudsiyetlerine zerre kadar gölge düşürmemişlerdir.

Nebîlerin fıtratları sâfî, ruhları ulvî, iradeleri sağlam ve gönülleri de pırıl pırıldır. Allah’tan (cc) gelen tecellîler onlarda, geldiği keyfiyet üzere tebellür eder ve kendi buudlarıyla görülür ve sezilir. Onlar güneş şualarını aksettiren ve aynen yansıtan bir sızıntı, bir reşhâ gibidirler; onların gönüllerinde ışık kırılması veya renk istihâlesi olmaz.!

Evet, öyledir; mantıken de öyle olması gerekir. Çünkü nebîler, tebliğ vazifesiyle aramızda bulunurlar... Onların var-lık gayesi, sadece ve sadece tebliğdir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve buyruklarına ilk muhatap onlardır.. ve aldıkları emirleri insanlara olduğu gibi aktarırlar. Eğer peygamberler, böyle dupduru bir ruh yapısına sahip olmasalardı, gelen İlâhî mesajları, geldiği gibi intikâle muvaffak olamazlardı. Hem de, İlâhî vahiy onların saydam olmayan mahiyetlerine, duru olmayan gönüllerine, saf olmayan vicdanlarına çarpar, âdeta ışık gibi kırılır ve ışığın kırılıp başkalaşması misüllü, bu mat satıh ve bünyeler her şeyi kendi his, duygu ve düşüncelerinin alaca karanlığında değerlendirir, isteyerek veya istemeyerek çarpıtırlar. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın istek ve emirlerine uygun keyfiyeti de kaybolur gider.

Nebîler, aynı zamanda, Zât-ı Akdes ve Mukaddes’e ait esrarı bize intikal ettirmek için birer ayna vazifesi görürler. Bu aynanın tertemiz olması gerekir ki, vicdanlara aksettirdiği hakikatler yanıltıcı olmasın.

Burada şunu da kaydetmeden geçemeyeceğim: Nasıl ki, nebîler idealistlerden ayrılmıştır ve nebîler ma’sûmiyetle donatılmıştır. Öyle ise, nebîye ittiba eden ümmet de aynı yapıya ve aynı ma’sûmiyete sahip olmalıdır. Nebî cemaatini diğer yığınlardan ayıran özellik de bence işte budur!

Şüphesiz, herkesin bir ideali olmalıdır. İdealsiz insanlar başıboş ve yörüngesiz sayılırlar. Onun içindir ki, bir söz sultanı: “Gaye-i hayâl olmazsa ya nisyan veya tenâsi edilse ezhân enelere döner” demektedir. Gaye-i hayâl, eski bir tabirdir ki, bugün mefkûre ve ideal kelimeleriyle karşılamaya çalışıyoruz.

Peygamberlerin ma’sûmiyet ve günahsızlıkları, onlarda fıtrat ve yaratılış haline gelmiş ve adetâ günahsızlık onların yapılarının bir buudu olmuştur. Ayın yüzünde, güneşin bağrında bir kısım siyah lekeler bulunabilir; fakat bir nebînin ruhunda, günahın gölgesi dahi misafir olamaz.

Bir velî günah işlese, meselâ, farkında olmadan ağzın-dan hilâf-ı vâki söz çıksa, o velî bütün bir ömür boyu vicdanında bunun ızdırabını yaşar. Halbuki, farz-ı muhâl, böyle bir söz, nebînin dudaklarından dökülecek olsaydı, onun vicdan azabı mahşerde de devam ederdi. Onun içindir ki, Hz. İbrahim (as), hayatında söylediği üç tariz cümlesinin (tariz yalan değildir. O, doğruyu ifade etmekle beraber “Limasla-hatin” muhataba mantûk dışı bir manâyı ilhamdır ki hep yaparız) ızdırabını mahşerde de çekmekte, kendisine şefaat etmesi için başvuranları Hz. Mûsâ’ya (as) göndermektedir.

Evet hem O hem de bütün peygamberlerin vicdanı günaha karşı bu derece duyarlı ve adetâ kapalıdır.

Biz, bu konuyu tahlil etmeyi düşünürken, Efendimiz’in ma’sûmiyetini anlatmak istiyorduk. Ancak, bütün nebîler, Allah Resûlü’nün ifadesiyle “Ebnâü allât” yani aynı babanın evlatlarıdır evet, onların hepsi de aynı babanın terbiyesinde yetişmiş evlatlar gibidir. Onun için biz de, bütün peygamberlerin ma’sûmiyetine kısa da olsa temas etmeden geçemeyeceğiz. Hatta, o yüce ruh ve müstesnâ kâmetlerden, bilhassa, muharref kitaplar vasıtasıyla üzerlerine çamur atılmak istenenleri, bizzat inceleme mevzuumuza dahil edecek ve Kurân’ın aydınlık tayfları altında onlara atılan iftiraların iğrençliğini gözler önüne sermeğe çalışacağız. Ancak yukarıda da temas ettiğimiz gibi bizim esas konumuz, Allah Resûlü’dür ve O’nun ma’sumluğu da bu faslın ana mihveridir.

Evet, her peygamber ma’sûmdur. Hz. Muhammed Mustafâ (sav) ise, Ma’sûmlar Ma’sûmudur. Zira O’nun mahiyeti bütünüyle İlâhî tecellilerle yoğrulmuş ve O’nun gönül aynasında daima Allah (cc) mütecelli olmuştur. Böyle bir mahiyet ve böyle bir gönüle sahip olan o yüce Rûh, elbette Ma’sûmlar Ma’sûmu olacaktır...

Allah (cc), husûsî ve çok büyük bir davâ için, o davâyı anlatmak üzere husûsî ve ısmarlama insanlar seçmiştir ki, işte bunlar peygamberlerdir. O, bu peygamberleri, husûsî durumları itibariyle, husûsî olarak hep korumuştur. Bu da, onları ismet sıfatıyla donatması ve ma’sûmiyet ufkunda tutması demektir. Çünkü onlar, her zaman, o muallâ ve müberrâ mevkilerini korumalıdırlar ki, bütün insanlığa rehber ve imam olabilsinler. Onların cübbe ve sarıkları her türlü çamur ve pislikten korunmuş olmalı ki, imamına bakıp ona göre vaziyet alma durumunda olanların gözleri, başka yerlerle meşgul olmasın. Onlar, insanlığı Allah’a ve Allah’ın rızasına götürmek için yol rehberi ve seyahat garantörleridir. Halbuki hiçbir günahta hatta en ufağında dahi, Allah’ın rızası ve hoşnutluğu yoktur. Kendisi Allah’ın rızasından mahrûm bir kimse, nasıl başkalarını O’nun rızasına kavuşturacak ki? Bu kat’iyen mümkün değildir. Öyleyse peygamberlerin günah işlemeleri de mümkün değildir.