eçmiş Kitaplarda Peygamberlere Atılan İftiralar Konusu
Sifru’t Tekvîn’in 228’inci sayfasında Hz. Lût Aleyhisselâm’ın kızlarıyla münasebette bulunduğu, içki içtiği, zina ettiği ve neslinin kızlarından devam ettiği gibi hezeyanlardan bahsedilir.

Düşünün ki, bu peygamberi dinlemedikleri için Sodom ve Godom, ahalisiyle yerin dibine batmıştır. Allah (cc) Hz. Lût (as) gibi bir nezâhet âbidesini onlara göndermiş ve onlar da O’nun nezâhetiyle alay etmişlerdir. Bundan dolayı da milletçe cezaya çarptırılmışlardır. Acaba, başka hiçbir delil bulunmasa, Hz. Lût’un (as) ki Hz. İbrahim’in (as) yeğenidir nezâhetine, şu yerin dibine geçirilen şehirlerin enkazları ve evlerinin yıkık duvarları, delil olarak yetmez mi? Şimdi; içinde böyle satırları barındırabilen bir kitaba ilâhî kitap demek mümkün müdür?

Yine, Sifru’t Tekvîn’in 38’inci babının 228’inci sayfasında, peygamber olma ihtimali olan Hz. İshak Aleyhisselâm’ın oğlu Yahoza’dan bahsedilir. Anlatılana göre, Yahoza, kendi öz oğlunun hanımıyla zina etmiş ve Hz. Davûd (as), Hz. Süleyman (as) ve diğer İsrâil peygamberlerinin nesli, işte bu münasebetsiz münasebetten türemiş ve devam etmiştir.

Bütün peygamberlere atılan bu iğrenç iftira, elbette asılsız bir yalan ve uydurmadan ibarettir. Efendimiz, kendi neslinin Hz. Âdem'den (as) başlayarak hep nikâhla devam ettiğini beyan buyurmuşlardır. Ve yine başka bir hadîslerinde “Bütün peygamberler aynı babanın çocuklarıdır” demişlerdir. Mademki Efendimiz’in altın nesli içinde hiç zina yoktur, öyleyse bu hüküm bütün peygamberler için de geçerlidir. Zaten Allah Resûlü, Hz. İbrahim'in (as) torunu değil midir? Bahsi geçen Yahoza da yine Hz. İbrahim (as)’in torunudur.. Peygamber hânesinde zina olmaz. Başkası varken, zinadan doğmuş birinin namazda imâmeti dahi kerih görülmüştür. Kaldı ki o insan, bütün insanlara imam, yani peygamber olsun. Bu hiç olacak şey mi?

Ve yine Sifru’l-Mülûk’un 11’inci babında, Hz. Süleyman’ın (as) hayatının sonuna doğru irtidât ettiği, putlara taptığı söyleniyor. Bir insan ki, peygamberdir ve Allah (cc) ona hem dünya hem de ukbâ saltanatı vermiştir. O da verilen her nimet karşısında şükrünü arttırmış ve o her nimete mukâbil Rabbine, gece-gündüz şükretmekle kendine yakışır ibadette bulunmuştur ki, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Mesih (as)’e “Ruhü’l-Kudüs” ilâhî nefha ile dünyaya gelen (Bkz. Bakara/87,253, Maide/110; Nahl/102); Hz. İbrahim (as)’e “Allah’ın dostu” (Nisa/125); Hz. Mûsâ’ya (as) “Kelimullah” Allah’ın kendisiyle konuş-tuğu insan demenin yanında, (Nisa/164; Araf/143); Dâvûd (as) ve ailesine de “Ey Dâvûd ailesi! Kendinize yakışır şekilde Allah’a şükredin” (Sebe/13) diyor ve onları da bu vasıflarla anıyor.

Ahd-i Atîk’te, Hz. Dâvûd (as)’un ordusunun kumandanlarından Urya’yı öldürtüp onun karısını aldığından bahsedilir. En âdî insanların bile, rüyalarında görseler tevbe edecekleri böyle âdi bir davranışı, Kur’ân-ı Kerîm’in: “Ne güzel kul” (Sâd/30) dediği bir peygambere isnat eden kitap, nasıl ilâhî kitap olabilir ki, buna zerre kadar ihtimal vermek, peygamberi de peygamberliği de hiç bilmemenin ifadesidir. O Dâvûd ki, gözyaşları yüzünde izler meydana getiren insandır. her gün onun meclisinde, kalbi Allah aşkından çatlayıp ölen sayısız insan vardır. Dâvûd (as) hep ağlar ve ağlatırdı. O evvahtı. Daima “ah!” eder ve inlerdi. Münibti. Yüzünü Mevlâ’dan asla ayırmamıştı. Sürekli kullukta bulunma onun şiârı olmuştu (Sâd/17). Tuttuğu oruç, en faziletli oruç olarak Allah Resûlü tarafından takdir edilmiştir. Allah Resûlü, ısrarla nafile orucun en faziletlisini arayan sahâbeye, Dâvûd Aleyhisselâm’ın orucunu tavsiye eder. Dâvûd Aleyhisselâm, bir gün yer ve bir gün oruç tutardı.

O, bir kraldı. Devletin hazinesi her zaman emrindeydi. Fakat hiçbir zaman devlet hazinesinden bir lokma dahi istifade etmeyi düşünmedi. O, el emeğiyle nafakasını temin eder ve evinin ihtiyaçlarını da kendi şahsî kazancıyla karşılardı. Ağzına girecek lokmaya dahi bu kadar hassas davranan ve kulluğu, O’nun mümeyyiz vasfı olan bir Nebî’ye, muharref kitaba bakın ki, en âdi ve en iğrenç bir davranışı yakıştırmaktadır! Dâvûd Aleyhisselâm’ın hayâl dünyası dahi, böyle bir hareketi, bir ân bile olsa ruhunda misafir etmekten, muallâ, müberrâ ve münezzehtir. Değil ki, O, böyle bir davranışa fiilen teşebbüs etmiş olsun...

Ve yine Ahd-i Atîk’in akıl almaz iddia ve yakıştırmaları arasında şunu da görürüz; “İsrâil, Allah’la güreşti ve O’nu yendi.” Onların İsrâil dedikleri, Yakûp Aleyhisselâmdır. Batılının aklı gözüne inmiş o materyalist felsefesi, bu kitaplara da o derece sirâyet etmiştir ki hâşâ Allah’ı (cc) bir beşer gibi düşünüp peygamberiyle güreştirmektedir.

Hz. Hamza (ra), daha Müslüman olmadan, Efendimiz’e gelip söylediği bir sözle sanki bunlara cevap vermiştir. Şöyle der: “Ey kardeşimin oğlu! Çölde yapayalnız kaldığım zaman anladım ki, Allah (cc) dört duvar arasına girmeyecek kadar büyüktür.” Şimdi İlâhî olduğu iddia edilen bir kitap düşünün ki, bu kitap, İslâm’a girmeden evvel Allah Resûlü’ne gelip Cenâb-ı Hakk hakkında böyle diyen Hz. Hamza'nın (ra) şuur seviyesine dahi çıkamamıştır. Allah (cc) anlayışı bu kadar kısır olan kitaba nasıl ilâhî bir kitap nazarıyla bakılabilir ki? Şimdi siz gelin de bunların peygamberler için söyledikleri şeylere inanın!.. Hayır, hem Tevrat hem de İncil, Allah’a (cc) ve O’nun makbûl ibâdı peygamberlere karşı iftira ve inhiraflarla doludur... Evet, bunlardan biri iftira kaynağı, diğeri de inhiraf ağıdır.

Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlere yapılan bütün iftiraları reddeder. Zira Kur’ân, mutlak olarak peygamberlere ittibâ etmeyi emretmektedir. Onlar, bütünüyle uyulması gereken önder ve imamlardır ki, Kur’ân da insanlara bunu emretmektedir. Peygamberlerin hepsi, Allah'ın (cc) rızasını bize aksettiren aynalardır. Onlarda zerre kadar gubâr ve toz bulmak mümkün değildir. İşte bu manâya işaret ederek Kur’ân-ı Kerîm bize hep onlara ait güzellikleri anlatır ve Peygamberimiz’e de anlatmayı emreder.

Yer yer Kur’ân-ı Kerîm’de, bazı peygamberlerle ilgili söylenenler yanlış anlaşılmış, bu peygamberlere günah ve hata isnadı olarak değerlendirilmiş ve böyle bir düşünce; zaman zaman taraftar da bulmuştur. Tabii ki bu hataya düşenler, ekseriyetle lafızların dar kalıplarına takılıp kalanlar ve biraz da görüş ufku dar olanlardır. Onlar da biraz dikkat ve teemmül, biraz peşin fikirlerden sıyrılma, biraz da İsrâiliyata karşı hazırlıklı olabilselerdi, aynen cumhuru ulema gibi düşünecek ve Enbiya-i izâm’a karşı daha saygılı olacaklardı.