laşılamayan Ululuk
O, daha doğmadan babası vefat etmiş ve yetimliği tâ anne karnından başlamıştı. Dolayısıyla da babadan gelecek destek ve bu desteğin insan üzerinde hasıl edeceği gevşeklik, O’nun için hiçbir zaman söz konusu değildi. Zaten O’nun davası bir yönüyle iradeye fer kazandırma davasıydı.

Altı yaşında da annesi vefat etmişti. Halbuki bir insana, annesi kadar destek olan veya bir insanda uzun süre kendi desteğini, anne kadar hissettiren ikinci bir varlık yoktur. Şimdi, bu mübarek destek de O’nun elinden alınmıştı. Hâdiseler O’nu törpülüyor ve İki Cihan Serveri’nin iradesi, her geçen gün biraz daha kuvvet kazanıp ışıldıyordu.

Sekiz yaşında da dedesini kaybetti. Öyle bir dede ki, o bütün Mekke’nin ve Mekkelinin de desteğiydi. Şimdi o da bir seher yıldızı gibi kaybolup gitmişti.

Bütün bu hâdiselerle Allah (cc), O’na güven kaynağı olarak sadece Zât’ını nazara veriyor ve buna gölge düşürecek her şeyi çekip elinden alıyordu. Evet O’nu, O destekleyecek ve semavî te’yidâtıyla O terbiye edecekti. Belki her destek ve kâide çekildikçe, Allah Resûlü, beşeriyetinin gereği bir sarsıntı geçiriyordu; ancak ileride yükleneceği o büyük vazifeyi yüklenebilmesi için, irade yönüyle de O’nun bilenmesi gerekiyordu. Tâ ki bir gün bütün dünya, O’nun altından çekilse ve O boşlukta kalsa zerre kadar irkilme ve tereddüt geçirmesin!.. Eğer O, bu olmamış şeye ma’ruz kalsaydı, hiçbir şey olmamış gibi o yine yerli yerinde olacaktı.. Şayet böyle olmasaydı, Uhud’daki o sarsıntılı dönemden sonra, O’nun düşmanı takip emrini vermesi nasıl mümkün olacaktı ki? O öyle bir iradeye sahipti ki hem kendisi, hem de ashâbı, o derece yaralı ve yorgun olmasına rağmen düşmanı takip ediyor ve kendisi en önde gidiyordu...

O’nun hayatının tek lahzasında dahi panik yoktur. her biri başlı başına birer arslan, en cesur sahâbenin dahi sağa sola kaçıştığı devrede O, yerinden bir adım dahi kımıldamamıştır. Evet, O’nda öyle çelikten bir irade vardı.

Mekke’de çekmediği sıkıntı kalmamıştır ama, O, sarsılmamış hanımı, amcası peşi peşine vefat etmiş ki her ikisi de O’nun en büyük destekçisiydi O’nda yine zerre kadar bir ümitsizlik ve kararsızlık olmamıştır.

Taif’de taşlanmış, başı-gözü yarılmış ve bu esnada, melekten bir teklif almış: Eğer Allah Resûlü müsade ederse, Cibrîl, dağı Taiflilerin başına geçirecektir. İşte o esnada bile, mübarek vücudunu kan içinde bırakan bu insanlara karşı iradesinde bir gevşeme olmamış; aksine “hayır” demiş ve meleğin teklifini reddetmiştir. Aman Allah'ım! Bu nasıl iradedir ki, bu kadar zor durumda dahi, kararlılığından kıl payı inhiraf etmemektedir. İşte bu liderle ölüme gidilir ve işte bu lider için her şey fedâ edilir. Çünkü insan böyle bir liderle yolda kalmayacağını çok iyi bilir. Darda kaldığı zaman arkadaşlarını terk edebilen, dün, uğruna binlerce insanın öldüğü karar ve prensipler, şimdi aynı fedakârlığı ondan beklediğinde bu prensip ve kararlardan tavizler verebilen iradesi küflenmiş insanlar nasıl lider olabilir ve bunların arkasından nasıl gidilir ki! Zaten günümüz insanını da sukût-u hayâle uğratan, bu türlü -sözüm ona- liderler değil mi?

O, sapsağlam mes’ûliyet insanıydı, dipdiri bir irade kahramanıydı; O’na inen Kur’ân, dağlara inseydi, onları paramparça ederdi. O, müthiş bir sahib-i iradeydi.

Tebliğ vazifesiyle vazifelendirilmişti. Teker teker insanlara Allah’ı (cc) anlatacaktı. Bu, âdeta yumurta kabuğu ile okyanusları boşaltmak kadar zor bir işti. Fakat Allah Resûlü, tereddüt etmeden bu işin altına girmiş.. Fertleri insanî melekeleri ile yakalamış ve onların gönüllerine yıkılmaz tahtlar kurmuştur.

İslâm’ı tebliğ, O’nun varlık gayesi olmuştu. O, âdetâ, ne dünya ne de ukbâ endişesi taşımıyordu. Cennetleri seyretme, kâb-ı kavseyne ulaşma dahi O’na vazife mes’ûliyetini unutturmamıştı. Yıldızların kaldırım taşı gibi ayağının altına serildiği o yerlerden, çile ve mihnet dolu bu dünyaya dönmüş ve bizimle olmuştu. Çünkü, O, mes’ûliyetini vücudunun bütün zerreleriyle duyan, hisseden bir insandı. O’nda öyle bir mes’ûliyet anlayışı vardı ki, bir gün: “Âh keşke, kesilip biçilen bir odun parçası olsaydım” diyecek kadar insan olmanın yüklediği mes’ûliyetin ağırlığıyla her zaman inim inimdi. Sözü uzatmaya ne hacet! O daha henüz bezleri arasında bir çocukken “ümmetî, ümmetî” diyecek kadar kendi vazifesine göre programlanmış bir insandır. O’nun mahşerdeki iki büklüm hali de bu sorumluluğun bir uzantısı. Zaten böyle bir mes’ûliyeti yüklenmeye O’ndan başka kim tâkat getirebilirdi ki! O, ilk insandan son insana kadar âdetâ bütün insanlığın mes’ûliyetini yüklenmiş gibi idi.

Allah Resûlü, zaman ve mekanın dar buudlarını aşan bir görüş ve ferâsete sahipti. Bu da bir şey mi? O’nun bakışları her zaman ebedî âlemin yamaçlarını seyrediyordu. Daha dünyada iken cenneti, cehennemi, sıratı ve mahşeri bütün teferruatıyla anlatan O değil miydi? Görüyor ve gördüklerini söylüyordu. Ayrıca, O’nun sıdkını konu edindiğimiz yerde de ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, istikbâle ait söylediklerinin hiçbiri, O’nu, sözlerinde yalancı çıkarmamıştı. O ne dediyse vakti ve saati geldikçe hepsi zuhur etmiş bir kısmı da zuhur etmeyi bekliyordu.

O’nun ileri görüşlü oluşunu anlatma bakımından Hudeybiye çok mühimdir. Ve biz bu hususa yukarıda tafsilâtıyla yer verdik zannediyorum.

Değişmeyen İnsan

İki Cihan Serveri, işe nasıl başladı ise hayatının seyrini hep aynı ölçü ve aynı disiplin içinde geçirmiştir. Mekke’de etrafında sadece bir köle, bir kadın, bir çocuk ve bir hür insanın bulunduğu devrede, O’nun tavır ve hareketleri ne ise, Vedâ Haccı’nda yüzbini aşkın insanın gözünün içine baktığı devredeki tavır ve hareketleri aynıdır. Hatta tevâzuu, fetih ve muzafferiyetlerin, sağnak sağnak O’nu ıslattığı dönemlerde daha da enginleşmiş ve tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmiştir.

Hayatı boyunca değişmeyen tek lider O’dur. Bakın ki başından bu kadar sıkıntılar geçmiş ve bu sıkıntıların çoğuna da, doğrudan doğruya etrafındakiler sebebiyet verdikleri halde, O, kat’iyyen yeni bir tavır belirleme zaafına düşmemiş, onlara karşı hep ilk davrandığı ölçüde davranmıştır.

Dost halkasına yenilerin ilhâkı ve bunların arasında hakikaten emsalsiz insanların da bulunması, O’na eski dostlarını ve dostluklarını kat’iyen unutturmamıştı. O başta nasıldı ise hep öyle kaldı.