(sav), Daha Baştan Masumdu
Allah Rasûlü’nün mazisi tertemizdi. Resûlullah’tan kendisini töhmet altında bırakacak tek davranış sâdır olmamıştı. Hz. Ebu Bekir (ra), Efendimiz’in çocukluk arkadaşıydı. Eğer O’nda, ayıp ve kusur kabul edilebilecek bir fiil ve hareket görseydi, daha o, nübüvvetini ilân eder etmez, hiç ilk inanan insan olur muydu? Ve O’nun bu tertemiz ahlâkına vurulmuş olan Hz. Hatice Validemiz de (ra), kendisini isteyen o kadar tâlipli varken, Allah Rasûlü’ne tâlip olmuştu. “Temizler temizlere”(Nur/26) âyetinin de anlattığı gibi, tâhire olan anamız Hz. Hatice (ra), tâhir ve tertemiz olan Allah Rasûlü’ne denk bir zevce olmak için çırpınıp durmuş ve hayatının sonuna kadar da sadakat içinde yaşamıştır.

O’nun ahlâk ve fazileti, daha kendi devrinde dillere destandı. Mekkeli bi’set’ten evvel de O’nu “emîn” insan olarak tanıyordu. Doğruluğu ve ahde vefası herkesçe müsellemdi. Bunu Ebû Cehil de, Ebû Leheb de biliyor ve itiraf ediyordu. Onların aşamadıkları noktalar başkaydı. Yoksa, bütün düşmanları biliyorlardı ki, O doğru söylüyordu.

Günahsızlık O’nun ayrılmaz bir parçasıydı ve O hep mâsûmdu. Hiç günah işlememişti. İnşallah, O’nun bu sıfatına ileride tafsilatıyla temas edeceğiz.

Sir William Muir diyor ki: “Hz. Muhammed (sav) üstün bir şahsiyet ve mümtaz bir fazilet âbidesiydi. Hayatında bir kere olsun, seviyeli insanların bayağı göreceği bir davranışta bulunmadı. Halbuki O, devlet kurdu, devletler yıktı. Bunca hengame içinde dahi hep edep âbidesi olarak yaşadı ve nezih bir hayat sürdü...”

O, insanî zaaflardan münezzeh ve müberrâ idi. Çok yönlü ve mükemmel bir isti’dât ve kabiliyete sahipti. Bu kadar mükemmel bir isti’dat ve kabiliyet ise, ancak peygamber olurdu. Çünkü, diğer pâyelerin hiçbiri için O’ndaki isti’dat ve kabiliyetler bu çapta olmak şartıyla gerekli değildi. Mesela O, sadece bir ticaret adamı olsaydı. O’nun ticarete olan yatkınlığı, en üst seviyede bir tüccar olmasına yeterdi. Bu durumda ise, O’nun siyasî ve askerî dehâsı, zemin bulamadığından dolayı kullanılmamış olacaktı. Halbuki O, iyi bir tüccar olmanın yanında, aynı zamanda mükemmel bir idareci ve seçkin bir erkân-ı harpti. Mes’eleyi sadece bu gibi meslek dallarıyla sınırlandırmak da doğru değildir. O, bütün insanlığı bağrına basacak çapta yaratılmıştır. Böyle bir isti’dat ise ancak peygamberlerde olur. Yoksa O’ndaki isti’dat ve kabiliyetlerin abes ve boş yaratıldığını kabul etmek icap eder ki, Allah (cc), abesten münezzehtir.

O, her mes’elede zirvede olmuştur. Zaten öyle de olmalıdır ki, kendisine intisab eden insanların isti’dat ve kabiliyet yönünden en yüksekleri dahi, hep rehberlerinin altında kalsın. O’ndan sonra en müstaîd insan Hz. Ebû Bekir di (ra). Ama o, yine Allah Rasûlü’nü herkesten daha çok kabulleniyor ve O’na bağlılığı en büyük pâye biliyordu.