etice
Bir liderde olması gereken vasıflar açısından Efendimiz’in kısaca bir değerlendirmesini yapmak istedik.. yapabildikse anladık ki, bütün bu özellikleri kendisinde toplayan sadece ve sadece O’dur. Evet, bu yönleriyle, Efendimiz’e yaklaşmış bir tek insan yoktur ki, onu bir vahid-i kıyasî kabul edelim. Buradan şu neticeye varıyoruz: Allah Rasûlü’nün bütün hasletleri bizzat mükemmel ve bizzat en üst seviyededir. O’nun bu mükemmelliği ve üstünlüğü, başkalarına kıyasla değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, O’nu bir beşer için mukadder en zirve noktada yaratmıştır.

O, mükemmel ve kusursuz bir erkân-ı harpti. O'nun, fetânetinin bu yönünü, sadece “deh┠kelimesiyle anlatmak yanlış olur. Ancak lâfız darlığı (üzülerek itiraf edelim ki) bizi de bazen hata yapmaya zorluyor ve farkına varmadan biz de, O’na askerî dehâlık isnad ediyoruz. Halbuki Allah Resûlü’nün askerî yönünü bu kelimeyle izah etmek mümkün değildir. Çünkü O’nun askerliği de vahiyle müeyyeddir ve Allah Rasûlü’nün fetânetiyle irtibatlıdır. Zaten ısrarla üzerinde durduğumuz husus da, O’nun bu yönlerinin, nübüvvetine delil olması keyfiyetidir. Biz Efendimiz’le alâkalı bütün mes’elelere bu düşünce ile yaklaşıyoruz. Bazen söz ile ifade etmesek bile, temelde yatan ana düşüncemiz budur.

İşte bu temel düşünceden hareketle, şimdi de öz ve hülâsa halinde O’nun erkan-ı harpliğinin, nübüvvetine delil olan yönlerine, hızla dokunup geçeceğiz. Çünkü, sayacağımız bütün özellikler, ancak çok müstesna ve hayatını hep harp sahalarında geçirmiş çekirdekten asker insanlarda bulunabilecek özelliklerdir. Şu kadar var ki, Allah Rasûlü’nün askerî dehâ üstü durumu, yeryüzündeki bütün askerî dehâlara askerî malûmat dilendirecek bir durumdadır. Öyleyse O’nun askerlik yönü de kendisinden değildir. Çünkü O ümmî bir zattı. O güne kadar mahalle kavgası durumundaki Ficâr harbinden başka da harp görmemişti. O harpte de sadece amcalarına ok taşımış ve bir ok dahi atmamıştı. Halbuki, şimdi bu insan, değme kumandanlara parmak ısırtacak derecede, taktik ve stratejilerle yüklü muharebelere kumandanlık yapıyor ve bunların hepsinde de galip geliyordu. O, hayatında tek bir satır dahi okumamıştı ki, bu sahaya ait kitaplardan edindiği malûmatla kendisini yetiştirmiş olsun. Öyle ise, O’nun erkân-ı harpliği bir peygamber sıfatı olan fetânetini, fetâneti de O’nun nübüvvetini ispat ediyordu.

O, eşsiz bir kumandandı. Yeryüzüne O’nun kadar büyük bir erkân-ı harp gelmedi. Eşsizdi, büyüktü, çünkü: Evvela: O Allah’ın emriyle bir dava ve bir gaye belirlemişti. O’nun mefkûresi, kesin ve netti: Hak neşredilecek; buna mânî bütün engeller de ortadan kaldırılacaktı. Bütün hayatı boyunca bu gayeyi takip etti. Her geçen gün, hem kendisinde hem de etrafındakilerde, bu gayeye götürücü yol ve yöntemleri idrâk ve anlayışta süratli gelişmeler oldu; ama, asla değişme olmadı. Bu yüce ve yüksek gayeden uzaklaşıp çapulculuk yapması, O’ndan ve O’nun necîb ashâbından fersah fersah uzaktı. 23 senelik nübüvvet hayatını tetkik edenler, O’nun, işin başında ne dediyse sonunda da aynı şeyleri söylediğini müşâhede edecekler.

Savaşmak hemen hiçbir devrede O’nun için gaye olmamıştır. Savaş O’nun en son başvurduğu çaredir. Zira karşı cepheye daima alternatifli gidilmiş ve harp en son olarak zikredilmiştir. İlk ikisi ise, İslâm’a girme veya cizye verme şeklindedir. Bu ilk iki maddeden birini kabul edene İslâm’da savaş açmak doğru değildir. İslâm, böyle bir davranışı asla tasvip etmez.

Hatta Efendimiz bir prensip halinde, kesinlikle çocuk, kadın ve eli silah tutmayacak durumda olanlara dokunulmamasını kayıt altına almış ve dört bir yana ordular sevk ederken bu durumu daima askerlere ve kumandanlara hatırlatmıştır. Halid b. Velid (ra) ve Üsame b. Zeyd (ra), korkudan îman ettiği gerekçesiyle öldürdükleri şahıslardan dolayı, Allah Rasûlü’nden itâp görmüş ve haşlanmışlardır.

Birincisi:O öyle bir hedef belirlemiş, öyle bir hedef tayin etmişti ki, değil kendisi ve ashâbı, O’ndan asırlarca sonra gelenler dahi, asla bu hedefi şaşırmamış.. ve bütün gayretlerini o istikamette değerlendirmişlerdir. İşte, bu kadar tahribe uğramasına rağmen hâlâ ayakta kalabilen o devrin günümüzdeki uzantısı devletler, bunun en çarpıcı misalidir. Şu anda istenen keyfiyette olmasalar bile, yine de Allah Resûlü’yle olan bağlantıları inkar edilemez..

İkincisi: Allah Rasûlü, “en güzel müdafaa taarruzdur”, prensibiyle hareket ediyordu. Gerçi O’nun yer yer müdâfaa harbi ettiği de olmuştur. Fakat bunların hepsi de taarruza zemin hazırlamak içindir.

Üçüncüsü: O’nun harekâtı hep basîret üzere olmuştur. Hiçbir hareketini şansa bırakmamıştır. Efendimiz’in attığı her adım, en küçük teferruatına kadar hesaplanıp öyle atılmıştır ki, hayatında bir kere dahi olsa, geri adım atmaması, bunun apaçık delilidir. Mesela, bir defasında düşmana ait istihbaratta bir aksama olmuştu. Düşman ordusu adet olarak ne kadardı? Bu bir türlü tespit edilemiyordu. Keşif kolu oralarda bulduğu bir adamı, yakalayıp getirmiş ve zorla konuşturmak istemişti. Ancak adam doğru söyledikçe dövülüyor, yalan söyleyince bırakılıyordu. Bu duruma muttali olan Allah Rasûlü, derhal adamı serbest bırakmalarını söyledi. Sonra da adama, gelmekte olan ordunun günde yaklaşık kaç deve kestiğini sordu; adam da bildiği adedi söyledi. Efendimiz, bir deveyi kaç kişinin yiyebileceğinden çıkış yaparak, karşı cephenin asker adedini tespit etti ve stratejisini ona göre ayarladı. Görüldüğü gibi, Efendimiz, attığı adımını gelişi-güzel atmıyordu. Düşmanın durumunu tetkik ve takip ediyor, askerini ona göre hazırlıyordu. Bu da bir erkan-ı harp için kaçınılmaz bir haslettir.

Dördüncüsü: O’nda bir harekât disiplini vardı.. ve O, bu disiplini hiç elden bırakmadı. Nereye ne zaman gidilecek, düşmana hangi vakitte taarruz edilecek, O, bunları çok iyi plânlıyordu. Hayber’e gidişi de bu prensibin açık bir ör-neğidir. Katafan’a gider gibi yapar, Hayber’in üzerine yürür. Katafan, kendisine gelinmekte olduğunu zannederek, surları arkasına çekilir. Hayber ise, harbi kendisiyle ilgisiz gördüğü için hazırlıksız ve rehâvet içindedir. Hele sabah vakti gözleri mahmûr mahmûr ve bütün uyuşuklukları üzerlerinde iken, sabah namazını edâ etmiş, duâ ile metafizik gerilime geçmiş Müslümanlar, onları kıskıvrak yakalamaları.. yakalayıp derdest etmeleri, hep O’nun o müthiş plân ve disipliniyle, kahve içme kolaylığında halloluyordu.

Beşincisi: Efendimiz, düşmanlarıyla öyle bir anda yaka-paça olurdu ki, böyle durumlarda hep zaman ve zemin düş-manın aleyhinde, Müslümanların da lehinde tecelli ederdi. Bu durum da yine Allah Rasûlü’nün o baş döndürücü fetânetinin eseridir. Bedir’de Müslümanların yerleştiği zemin suların bulunduğu yerdir. Müşrikler ise, susuz bir yerde kalmışlardır.

Altıncısı: Zamanı kendi, hesabına çok iyi değerlendirirdi. Meselâ, Hendekte; zamanı uzattıkça uzatmış, kış bastırmış ve Mekkeliler gerisin geriye dönmek zorunda kalmışlardır. Zaten zemin tamamen Müslümanların lehindeydi. Huneyn’in zamanlaması da aynı şekilde mucizelik arz eder. Eğer kısa bir gecikme olsaydı, Müslümanlar taarruz etme fırsatını bulamayacaklar ve tamamen müsait olmayan şartlar altında müdafaa savaşı vermek zorunda kalacaklardı. Ama Allah Rasûlü, anında hareket emri verdi ve Huneyn’de zamanı Müslümanların lehinde değerlendirdi. Yine bu muharebede, düşman okçularını, yerleştikleri siperlerden çıkarıp ortaya çekmesi de, aynı taktiğin, harp içinde uygulanışıdır. Öncü kuvvet, hareketine ric’at süsü vererek geri çekilmiş, okçular da onları takibe koyulmuşlardı. Halbuki onların en güçlü silahları oklarıydı; mevzilerinden çıkıp ortaya dökülünce okçuların okları işe yaramaz oldu. Çünkü artık yakın dövüş içine girmişlerdi. Burada kılıçlar konuşacaktı ve, tam vaktinde verilen hücûm emri, zamanlama bakımından en isabetli bir vakitte olmuştu.

Yedincisi: Bir ordu için savaşta en mühim ihtiyaçlardan biri de şüphesiz, erzak ve mühimmâttır. Allah Rasûlü’nün yaptığı muharebelerden hiçbirinde erzak ve mühimmat bittiğinden dolayı savaşı terk etme gibi bir durum ârız olmamıştır.