z. Peygamber'in Yetiştirdiği Çıraklar
Allah Rasûlü yetiştirdiği askerleri ve kurduğu Işık Ordusu itibariyle de eşi-menendi olmayan tek ve yekta bir erkan-ı harpti. Zira İslâm Ordusu’nun tekevvünü O’nun elinde başlamış ve O’nun elinde gelişmişti. Yani O, diğer askerî erkan gibi hazır bulduğu bir orduya komuta etmiş değildi.

Allah Rasûlü’nün yetiştirdiği orduda şu üç önemli özellik bilhassa dikkat çekmektedir.

1. Mükemmel bir eğitim.
2. Mazbût bir ahlâk ve örnek bir terbiye.
3. Akıl üstü bir îman, itaat ve teslimiyet şuuru.

Efendimiz, “Kuvvet, atmaktır” buyurmakla kıyamete kadar gelecek harp sanayiine işarette bulunmuştur. Bu ifade O’na ait mu’cizevî sözlerden biridir. Ancak kendisi de bizzat o devirde bu sözün pratiğini göstermiş ve atıcılığa çok önem vermiştir. Atıcılığı teşvik eden birçok hâdis-i şerif vardır. Hele, birisi var ki, çok enteresandır. O da bizzat harp esnasında Sa’d b. Ebî Vakkas’a (ra): “Anam babam sana fedâ olsun Ya Sa'd ok at!” buyurmasıdır.Efendimiz birçok insana, sadece “anam sana fed┠veya “babam sana fedâ olsun” demiştir; ancak bu ikisini birden söylediği tek şahıs Sa’d b. Ebî Vakkas’tır (ra). Çünkü Sa’d, çok mahir bir atıcıdır...

Allah Rasûlü, askerlerini bizzat pratik olarak yetiştiriyordu. Harp olmadığı devrelerde de sahâbe, hep sportif faaliyetlere teşvik edilmiş ve aralarında bazı müsabakalar düzenlenmiştir. Hatta Efendimiz de, bu müsabakalardan bazısına bizzat iştirak etmiştir. Ayrıca yaşı tutmadığı halde askere alınmak isteyen gençler arasında düzenlenen güreş müsabakaları o devrede sportif faaliyetlere verilen ehemmiyete ışık tutan müşahhas delillerdendir.

O devirde İslâm Ordusu, hem fertlerin fizikî gücü hem de ordunun teknik gücü itibariyle mükemmeldi. Tabii ki, bunların yanında askerlerin moral gücünü de unutmamak gerektir.

İslâm Ordusunda, melekleri gıptaya sevk edecek kadar mazbût bir ahlâk vardı. Allah Rasûlü, öyle askerler yetiştirmiştir ki, bunlar gittikleri her yere emniyet ve güven götürüyorlardı. Sahâbenin eliyle fethedilen hiçbir yerde, ırz ve namusa tasallutla alâkalı, en küçük bir hadiseden bahsetmek bile mümkün değildir. Evet, ordunun iffet anlayışı bu derecede gelişmişti. Elbette ki bu iffet, onların îman ve âkidelerinden kaynaklanıyordu. Onlar arasında âkideye muhalif hareket eden tek bir insan dahi göstermek, mümkün değildi. Bu da, onların îmanının bir gereği ve tezahürüydü. Kur’ân onların bu durumunu anlatırken şöyle demektedir:“Allah’a ve ahiret gününe inanan kavimde, Allah ve Rasûlü’ne karşı gelen; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa onlara sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah îmanı bunların kalplerine yazmış ve katından bir nûr ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur onlar da Allah’tan hoşnutturlar. İşte bunlar Allah ordusudur. İyi bilin ki felâh ve kurtuluşa erecek olanlar da ancak Allah ordularıdır” (Mücadele/22).

Onlar, öyle bir îmana sahiptirler ki, karşılarına çıkan engel ne olursa olsun onları hedeflerinden alıkoyamazdı. Harp sahalarında mücadele verirken, bazen karşılarına kardeşleri, bazen da öz baba ve amcaları çıktı ama, insanı felç edecek bu kabil tablolar karşısında sahâbe tereddüt etmeden kendisine verilen emri yerine getirdi ve gösterilen hedefe yürüdü.

Evet, Allah Rasûlü, öyle bir ordu teşkil etmişti ki, dünya o güne kadar hayallerinden dahi geçirmedikleri bir manzara ile karşı karşıya kalmıştı. Bazen bunların kaldırdıkları kılıcın altında can verecek kimseler, kendi babaları, kendi kardeşleri ve kendi yakınları olabilirdi. Bu öyle önemli bir mesele idi ki küçücük bir tereddüt ordunun bozulmasına ve iş yapamaz hâle gelmesine sebep olabilirdi. Allah Rasûlü’nün ordusunda, tek bir fert, tek bir saniye tereddüt geçirmemiştir.

Ebû Ubeyde b. Cerrah, Bedir’de babası Cerrah ile karşılaştı. O, babasından kaçtıkça babası da hışımla onu takip ediyordu. Nihayet babasıyla çarpışmak zorunda kalınca da: “Al Allah aşkına!” deyip onu yere indirmesini bildi. Evet, orada karşısına babasının çıkması, onu, dâvâ adına verdiği karardan döndüremiyordu. Dâvâ dâvâdır; onun karşısına kim çıkarsa çıksın, mülayemet isteyen bazı durumlar müstesna, o, mutlaka bertaraf edilmelidir. Öyle ise, Ebû Ubeyde de başkaları da hep aynı davranacaklardı.. ve Cerrahlar bir daha karşılarına çıkmayacaktı.

Abdurrahman, babası Ebû Bekir’e: “Seninle Uhud’da kaç defa karşılaştım. Fakat her defasında senden kaçtım, seninle dövüşmek istemedim” der. Hz. Ebû Bekir’in cevabı kesin ve nettir: “Eğer ben seni görmüş olsaydım, muhakkak seninle vuruşurdum ve asla görmemezlikten gelmezdim.”

Abdullah (ra), babası Ubey b. Selül’ün yaptıklarından çok rahatsızdır. O bilmektedir ki, babası, ölümü çoktan hak etmiştir. Ancak babasına karşı da aşırı bir saygısı vardır. Ve gelir Allah Rasûlü’ne şu teklifte bulunur: “Ya Resûlullah! Eğer babamı öldürtmek istiyorsan, ne olur o vazifeyi bana ver! Çünkü bütün Medine bilir ki babasına benim kadar düşkün ikinci bir insan yoktur. Eğer onu benden başkası öldürürse, babamı öldüren o insana kalbimde bir burkuntu duyabilirim. Fakat ben, bir mü’mine kalben rahatsızlık duymak istemem. Onun için müsaade ederseniz bu işi ben göreyim.” Abdullah (ra) şanlı bir sahabiydi. O şanlı sahabiydi ama, babası da münafıkların reisiydi. İslâm’a bunca zararı olan bu insanı Allah Rasûlü’nün öldürme arzusu yoktu. Abdullah’a (ra) babasına karşı saygılı davranmasını emir buyurdu ve savdı. Zaten onun babasına “Ben zelîlim, Muhammed (sav) ise azîzdir” demekdikçe seni Medine’ye sokmam dediğini yukarıda arz etmiştik. Abdullah b. Ubey b. Selûl: “Medine’ye vardığımızda, azîzler, zelîlleri oradan çıkaracak” demiş ve kendisini azîz; Efendimiz ve ashabını da zelil olarak vasıflandırmıştı. İşte oğlu, babasına durumun tam aksi olduğunu böyle ispatlıyordu.

“Hiçbir nefis Allah’ın (cc) izni olmadan ölmez” (Âli İmran/145). Allah Rasûlü’nün ashâbı bu hükme öyle inanmışlardı ki harp meydanlarında yaseminlikte gezer gibi reftâre dolaşırlardı. Ebu Dücâne'nin (ra) o pervasızlığını başka türlü izaha imkân var mıdır?

Hz. Ali (ra), çok hastalanan bir insandı. Bazen başında bulunanların, O’nun hayatından ümitlerini kestikleri olurdu. Fakat o, gayet emin bir halde, henüz ölmeyeceğini söylerdi. Çünkü senelerce evvel Allah Rasûlü ona, boynunun kanıyla sakalının boyanacağını söylemişti. O da buna tereddütsüz inanmış ve îman etmişti. Artık aksini hayalinden bile geçirmiyordu.

Ammâr b. Yâsir, kulağı kopmuş, durmadan kan kaybediyordu. Etrafında endişe ile dolaşanlara henüz ölümünün gelmediğini söylüyordu; Çünkü ona da Allah Rasûlü: “Seni baği bir kavim öldürecek ve senin dünyadan son nasibin bir bardak süt olacak” demişti. O buna kat’iyen inanmış ve bu söze teslim olmuştu.

Zaten onlardaki bu teslimiyet ve îmandı ki, düşmanın bütün fendini, oyununu bozuyor, onları tersyüz ediyordu. Önüne çıkan okyanus karşısında bile, atını mahmuzlayıp ilerleyecek kadar gözü karalığın manâsı, işte onlardaki bu îman, bu teslimiyet ve bu ma’nevîyat yüksekliğindendi.

Onların Allah (cc) ve Rasûlü’ne itaat ettiklerini bilmem ki burada zikretmeme gerek var mı? Sahabe demek, tepeden tırnağa itaat demektir. Ancak başlı başına müstakil bir mevzuyu burada işlemek, mevzuyu uzatmak olacağından, şimdilik o kapıyı açmıyorum.

Allah Rasûlü’nün askerî eğitime verdiği ehemmiyete yukarıda dikkatinizi çekmiş ve bu mevzuda mes’elenin pratik buuduna da kuşbakışı temas etmiştim. Mevzuyu bitirirken “Hitâmuhu misk” olması düşüncesiyle biriki hâdis ve bir âyeti kerime'nin sadece meallerini takdimde fayda ve bereket mülâhaza ediyorum.

Efendimiz buyuruyor: “Çocuklarınıza atıcılık ve yüzücülüğü öğretin.” Ve yine buyuruyor: “Kim ki atıcılığı öğrenir ki bu ona Allah’ın bir ni’metidir ardından da unutursa, o insan Allah’a karşı nankörlük yapmış olur.”

Ve Rabbimiz emrediyor: “Ey îman edenler! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunun dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz her şey, size hiçbir haksızlık yapılmadan tamamen ödenecektir.” (Enfâl/60).