hud
Şimdi de, Allah'ın (cc) inayetiyle, Uhud’a dönerek, bir de Uhud zaviyesinden, O muhteşem Asker, O Büyük İnsan ve O menendi olmayan Nebî’nin, Uhud’da ortaya koyduğu ferâset ve fetâneti beraber takip etmeye çalışalım. Mü’minin münafıktan ayrıldığı Uhud, vefâlının vefâsızdan ayrıldığı Uhud, yiğidin kalleşten ve korkaktan ayrıldığı Uhud, Nebî’ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde zaaf olandan ayrıldığı Uhud... O hep ürpertilerle anılacaktır.

Allah Resûlü, bir gün Uhud’un eteklerinden geçerken, uzun uzadıya bu dağa bakmış ve “Uhud öyle bir dağdır ki o bizi sever biz de onu”buyurmuştu.

Yukarıda da arz ettiğim gibi, bu söz, 14 asır öteden, Uhud’a karşı kalbinde bir küskünlük duyabileceklere, sanki Uhud’un müdafaası gibidir. Allah Resûlü, bir yanlış anlayışla, Uhud’a vefasızlık ve uğursuzluk isnadında bulunulmasın diye, gönüllere su serpmiş ve rencide olan Müslüman onura, başka sebep ve sâiklerin bulunduğuna işarette bulunmuştur. Evet, Asr-ı saadette, Müslümanların onuru, Uhud’da olduğu kadar, başka hiçbir karşılaşmada kırılmamıştır. Bu doğrudur; fakat sebep, Uhud değildir. Hatta Uhud, Müslümanların paniğe kapıldığı saatlerde onları himaye bile etmiştir. Esbap plânında ona sığınmışlar ve mutlak bir mağlubiyetten kurtulmuşlardır.

Netice itibariyle, Allah Resulü’nün bir başka derinliğini ortaya çıkaran hezimet görüntülü muvakkat sarsıntıda asıl sebep, bazı münafıkların, işin başında ordudan ayrılarak, Müslümanları arkadan vurmaları.. ve yine daha işin başında, Müslümanların kuvve-i maneviyelerini sarsmaları.. Bu arada, Ashab’ın, kendi seviyelerine denk emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış olmaları.. meşru da olsa, bazılarında ganimet arzusu belirmesi gibi şeyler sıralanabilir. Her ne sebebe bağlı olursa olsun, Uhud’ da küçük bir sarsıntı geçirildiği muhakkaktır. Ve bunu Uhud’a bağlamak hiç de doğru değildir. Onun içindir ki, Allah Resûlü, Uhud’u sevdiğini ifade buyurmuş.. ve bu vehmi zihinlerden silmiştir.

Şimdi, evvela Uhud’a nasıl gelindi, Uhud savaşına sebep olan sâikler nelerdi? Bundan kaçınılması mümkün değil miydi? Söze buradan başlayarak, önce Uhud’un bir tahlilini yapmaya çalışalım ki, bu mağlûbiyet gibi görünen savaşta dahi Allah Resûlü, eşsiz bir Erkân-ı Harp ve nazîrsiz bir askerî dehâ O’nun için bu tabiri kullanma caizse olduğu ortaya çıksın.

Bedir hezimeti, Mekke müşriklerinin gayz ve kinini iyice körüklemişti. Bilhassa, Bedir’de yakınları ölenler, durmadan Mekkelileri harbe kışkırtıyor ve tahrik ediyorlardı.

Bu tahrikler; Mekkelilere de münhasır kalmadı. Ka’b b. Eşref vasıtasıyla, Medine içinde de fitne ateşi tutuşturulmaya çalışılıyordu. Ka’b b. Eşref, şiirleriyle Müslüman kadınlara iftiralar atan ve mü’minleri birbirine düşüren tipik bir Yahudi'ydi. Hatta o yılan dilini, Allah Resûlü’ne bile uzatmaktan çekinmezdi. Tabii, Müslümanlar bu durumdan çok rahatsız olurlardı ama, her defasında Resûlullah’ın tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı.

Seriyye tertibini, onlar da öğrenmişti. Yaptıkları saldırı ve yağmalarla Medine halkının kuvve-i maneviyesini kırmaya çalışır ve yer yer bunda muvaffak da olurlardı.

İşte Bedir’den sonra, bir sene boyunca hep böyle tahribat yapıldı. Vücuda musallat, zararlı mikroplar gibi, Mekkeliler de artık Medine’ye musallat olmuşlardı. O emin ve medeniyetin beşiği olmaya namzet beldenin, bütün zararlı mikroplardan korunması gerekiyordu.. Ve Allah Resûlü de işte bunu yaptı.

İslâm’ın en azılı düşmanı Ka’b b. Eşref, bu dönemde öldürüldü. Çünkü O, büyük bir ihanet şebekesinin başındaydı. Öldürülmesi mutlak bir zaruret haline gelmişti. Muhammed b. Mesleme bu zarûreti yerine getirdi.

Beni Kaynûka Yahudileri, gemi azıya almış, sürekli serkeşlik yapıyorlardı. Bu arada bir Müslüman kadına sarkıntılık yaptılar; sonra çıkan kavgada karşılıklı adam öldürmeler oldu. Bu da yetmiyormuş gibi, kalelerine güvenip, Allah Resûlü’ne meydan bile okudular. Küstahça, “Sen harp bilmeyen Kureyşlilerle savaştın, eğer bizimle savaşırsan, harbin ne olduğunu, o zaman görürsün!” dediler. Allah Resûlü de, her zaman Müslümanlara saldıran ve daha büyük saldırılar plânlayan bu nâmertlerin üzerine yürüdü. Yaptıklarına pişmanlık duyup teslim oldular ama, güven vadetmediklerinden Allah Resûlü de onları Medine’den sürdü. Medine artık, yavaş yavaş emin belde haline geliyordu. Bu arada Mekke, bütün şiddetiyle kaynamaya devam ediyordu. Ebu Süfyan, Müslümanlardan intikam alıncaya kadar, başına koku sürmeyeceğine yemin etmişti. Hatta bir ara Beni Nadr Yahudilerinin bulunduğu mıntıkaya kadar gelmiş, Müslümanlara ait bir iki evi de kundaklamıştı. Müslümanların geldiğini duyunca da Mekke’ye kaçmıştı...

Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağı, kesintisiz işliyor ve bütün olup bitenleri saati saatine merkeze ulaştırıyordu. Bu arada bir haber daha geldi. Kureyş, çoluk çocuk, kadın erkek kim varsa hepsini, hatta bazı kabilelerden yandaşlarını da alarak Medine’ye doğru ilerlemekteler. Allah Resûlü, kurultayını toplayarak istişâre etti. Kendi düşüncesi, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma merkezindeydi. Çünkü, Bedir’de nasıl Kureyş, hiç beklemediği bir strateji ile karşılaşmıştı, şimdi de öyle olacaktı. Kureyş, Bedir’deki tecrübeleriyle, kendini bir meydan muharebesine hazırlayarak geliyordu. Eğer Medine’de kalınıp müdafaa yapılsaydı, durumları uzun süre muhasaraya müsâit olmayan Kureyş, ümitsiz bir bekleyişten sonra geldiği yere dönüp gidecekti. Allah Resûlü, bu düşüncelerini, yaklaşık olarak şöyle izah buyurdu: “Çocuk ve kadınları emniyet içinde kalabilecekleri yerlere yerleştirelim. Sonra da Medine’nin kenar mahallelerinde Kureyş’e karşı müdafaada bulunalım.”

Efendimiz, bu strateji ve taktik ile şu hususları düşünüyordu:

1. Müslümanların esas gaye ve hedefi harp değildir. Onlar, emniyetin temsilcileridir.
2. Ancak, hak ve hakikati neşretmelerine mâni olmak istendiğinde, onlar bu mâniayı ortadan kaldırmak için her şeyi göze alır ve harb ederler.
3. Müslümanlar, saldırıya uğradıklarında dini, vatanı, ırzı, namusu müdafaa için savaşırlar ve gerekirse, bunun için can verir ve can alırlar. Bu da onların en meşru haklarıdır.

Etrafta, mütehayyir, hâdiseleri izleyen insanlara verilecek bu tür imajlar çok mühimdir ve Allah Resûlü, bu imajı yerleştirmek için müdafaa harbini tercih etmekte idi..

Uhud Öncesi Meşveret

Allah Resûlü, müdafaa harbi yapacaktı.. düşünceler bu noktada temerküz ediyordu. Bu arada bir de rüya görmüşlerdi: O, “Kendi zırhının içine girmiş ve bir kısım sığırlar boğazlanıyor, mübarek kılıcının ağzı bir diş atıyor.” Bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurdular: “Bu zırh bizim için Medine’nin içidir, müdafaa harbi yapalım. Onlar saldırsınlar, biz onları burada karşılayalım. O boğazlananlar, benim Ashabım’dır. Oraya gitmeyelim. Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması, yakınlarımdan birisinin ölmesi demektir.” Evet Allah (cc), göstermiş, tembihte bulunmuş ve Habib’ine bir sinyal vererek âdetâ; “onlara müdafaa harbi yapın” demiştir. Rüyada Resûlullah’ın kılıcının ağzından bir parça kopmuştu ki, bu, Hz. Hamza’nın şehadetine işaretti. Evet Allah’ın Arslanı Hamza, bu muharebede şehit olacaktı Bu sırada Bedir’de bulunmayanlar da vardı ki, bunlar da şehid olmak için hep duâ ediyorlardı. Allah (cc), onların duâlarını da kabul buyuracaktı.

Mesela; Enes bin Nadr “Allah beni müşriklerle bir karşılaştırırsa” diyor ve şehitlik arıyordu. Yani Enes ve emsali: O hangi gündür, o günün adı nedir ki, ben o gün şehit olur, şehadet kanı ile abdest alır ve bu halimle Allah’ın huzuruna çıkarım mülahazası içindeydi ve onlar bunu ciddi bir istek ve önü alınmaz bir arzu ile bekliyordu. Bütün bir sene hep bunu heceleyip durmuşlardı. Elbet böyle bir duâ reddolunmazdı ve olmadı189. kim bilir daha niceleri aynı arzu ve istekle yanıp tutuşuyor ve duâ duâ Allah’a (cc) yalvarıp bir meydan muharabesi talep ediyordu ki, O’na da şehitlik kapısı açılsın.

Abdullah bin Cahş, Amr İbn-i Cemûh, Sa’d İbn-i Rebi, hepsi de şehitlik bekleyen ukba buudlu insanlardandı. Keza, Sümeyra Hanımın (ra) çocukları da şehitlik bekleyen kimseler arasındaydı. Şehitlik onların her gece rüyaları ve hülyâları olmuştu. O gün bunlar, orada, meşverette ağır bastılar.

Allah Resûlü, meşveretle mes’eleleri topluma mâl ediyordu. O öyle davranacaktı ki, harekete iştirak eden her fert, fikren o işe sahip çıksın. Böylece, her fert, içinde kendi düşünce ve görüşü de olan meseleye daha çok omuz verecekti. Çünkü o da, fikren o düşünce örfanesine iştirak etmiş oluyordu. Gerçi Allah Resûlü vahiyle müeyyeddi. Ama, bazı kimseler, daha sonra kadere taş atmasın, “şöyle olsaydı, böyle olsaydı” demesinler diye, evvela meşveret ediyor, sonra meşverette kendi içtihatların, da ortaya koyuyordu. Gençler: “Ya Resûlallah! Bedir’de olduğu gibi yapalım: Dışarı çıkalım, “hodri meydan” diyelim, yüz yüze, göğüs göğüse vuruşalım. Bizi bu şerefli mücadeleden mahrum etme” diyorlardı190. Evet bunlar, Bedr’i örnek alıyor ve böyle harp etmek istiyorlardı. Halbuki Allah Resûlü, tatbik ettiği bir stratejiyi, ikinci muharebede tatbik etmeye taraftar değildi. Düşman daima sürprizlerle karşılaşmalıydı. Ne var ki gençler, alternatif düşüncede ısrar ediyorlardı. Büyükler meseleye muttali olduklarında ise, Allah Resûlü, çoktan zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bulunuyordu. Bunların gelip gençlerin ısrarlarından vazgeçtiklerini bildirmeleri, mes’eleyi artık değiştiremezdi. Zira o zaman da bir kısım fikir ayrılıkları ve değişik mahzurlar doğuracaktı.

Birincisi: Karar verdikten sonra karardan dönülmesi, başka kimselere de baskı yapma ve fikirleri istikametinde zorlama düşüncesi verecekti ki, bu da fasit bir daire içine girilme demekti. Halbuki verilen karardan dönmek ve fertlerin duygu ve düşüncelerine göre durmadan karar değiştirmek, sıradan bir liderin dahi yapmayacağı bir yanlışlıktı. Elbette ki liderler lideri, İki Cihan Serveri, böyle bir yanlıştan müberrâ ve münezzehti müberrâ ve münezzeh kalacaktı.

İkincisi: Eğer müdafaa harbi yapılır ve ez kazara bazı arızalar zuhûr ederse, baştan bu işe gönüllü olmayanlardan çeşitli uygunsuz sözler duymak en azından böyle bir düşünce her zaman ihtimal dahilindeydi.

Üçüncüsü: Yapılacak müdafaa harbinde, elde edilecek her türlü ganimet, kazanılacak şeref ve izzet de dahil hiçbir zaman bir meydan muharebesindeki kadar olmazdı, olamazdı da. Bu da yine, gayri memnunların çıkış yapmalarına sebep olabilirdi. İşte bütün bu ve benzeri sebeplerden dolayı Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Bir nebî zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermedikçe, ona zırhını çıkarmak yakışmaz!...” Çünkü Allah O’na:“İstişâre ile karar verip azmettiğinde, Allah’a güven ve O’na tevekkül et” (Âli İmrân/159) buyurarak kararlılığı emrediyordu. Evet, yoldaki her tereddüt, arkadakilerin kalbine korku ve tereddüt salar. Her yeni hareket halkı değişik fikirlere sevk eder ve teşettütü âra (görüş dağınıklığı) olur. Bu da dağılıp çözülmelere yol açardı.

Gerçi Allah Resûlü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapmak istiyordu. Fakat meşverette meydan muharebesi yapma fikri ağır basınca, istişâre istikametinde karar verdi ve bir daha da kararından dönmedi. Bunun akıbeti ne olursa olsun dönmezdi de. Zira, millet ve devlet hayatında “meşveret” gibi çok önemli bir esasın tespit edilmesi uğrunda, 70 değil 70 bin şehit de olsaydı Allah Resulü, o yol da yürüyecekti..

Bedir, doğrudan doğruya bir fetihti, Uhud da en az Bedir kadar fetihtir.

Uhud'a Doğru

Allah Resûlü, derhal Uhud’a doğru hareket emri verir. Asker Uhud’u tutacak ve böylece düşmanın Medine’ye taarruzu önlenecekti. Kadın ve çocuklar emin yerlere yerleştirildi. Eğer düşman Medine’ye girmiş olursa, arkadan kıskaca alınacak ve böylece düşman hareketsiz hale getirilecekti. Anında karar verilmişti ama, alternatif stratejiler de vardı.

Uhud’un eteğine varıldığında harp vaziyeti alındı, Müslümanlar, bütünüyle 700 kişiydi. Daha önce orduya iştirak etmesine rağmen Abdullah b. Ubey b. Selül, 300 adamını alarak, kendi dediğinin olmadığını ileri sürmüş ve ordudan ayrılmıştı. Müslümanların arasında zırhlıların sayısı 100 kadardı. Sancak yine Mus’ab b. Umeyr’e (ra) verilmişti. Süvarilerin başında ise Zübeyr b. Avvam (ra) vardır. Zırhsız askerlerin başında da Hz. Hamza (ra) bulunuyordu..

...Ve okçular... Düşmanın arkadan gelmesine mâni olmak üzere önemli bir yere yerleştirilen bu okçuların başında Abdullah b. Cübeyr (ra) vardı. Allah Resûlü, o gün okçulara ısrarla şöyle demişti: “Siz, bizim arkamızı koruyun.. Ve zinhâr yerinizden ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile yerinizi terk etmeyin. Ve yine bizim cenâzelerimizi kartallar kapıp götürüyor olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!.”Allah Resûlü tam tekmil kendisine düşen şeyleri yapmıştı. Bu defa saf şeklinde değil de değişik bir taktik uygulayacaktı. Ordusunu Uhud’un bağrına çekecek, düşmanı kıskaç içine alacak ve onları okçularla kıstıracaktı. Sonra bir kısım ölüm fedâilerini; İbni Cahşları, ölüm arayan Mus’ab İbn-i Umeyrleri, Ebu Dücâneleri ve arslanlar arslanı seyyidinâ Hz. Hamza’ları düşmanın bağrına salacaktı..

Bedir’de parola “Ehad! Ehad!” tı. Uhud’da ise “Öldür! öldür!” manâsına “Emit! Emit!” di. Burada taktik de parola da değişmişti; Müslümanlar, Allah ve Resûlü aşkına, kendilerini koruyacak ve düşmanı öldüreceklerdi.

Savaş plânı düşünüldüğü gibi hazırlanmış ve Allah Resûlü elinde tuttuğu kılıcı göstererek: “Hakkını vermek şartıyla bu kılıcı isteyen var mı?” buyurmuşlardı. Bütün Sahâbe coşmuş ve herkes bu kılıcın kendisine verilmesini istemişti ama, herkesi herkesten daha iyi tanıyan Allah Resûlü, gözleriyle kılıcın asıl sahibini arıyordu. Derken kılıcın asıl sahibi Ebu Dücâne sordu: “Ya Rasûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir?” Allah Resûlü: “Eğilip bükülünceye kadar harp etmektir” buyurdu. O da: “Hakkını vermek üzere bu kılıcı bana ver ya Rasûlallah” dedi ve artık kılıçla gerçek sahibi buluşmuştu. Ölüm sarığını başına sardı ve düşman saflarına daldı. Ensâr, Ebu Dücâne’yi (ra) çok iyi bilirlerdi. O, al renkli sarığı sardığı zaman, artık ölüme gidiyor demekti.. ve bu esnada kimse Ebu Dücâne’nin (ra) karşısında bulunmak istemezdi. Ve bulunamadı da. Biz, yukarıda geçen konuşmayı sadece Ebu Dücâne (ra) ile Allah Resûlü arasında geçmiş bir konuşma olarak biliyoruz. Halbuki Uhud’un sonunda görülecekti ki, Ebu Dücâne (ra) gibi daha niceleri var!

Abdullah b. Cahş (ra), kendisini öldürecek bir hasımla karşılaşmak için Allah’a (cc) duâ etmektedir. Aman Allah'ım bu nasıl ukbâ ve ebediyet mülahazasıdır! Hamza’nın (ra) kükreyişleri arslanların ödünü koparacak gibidir. Ve bu ölüm fedailerini düşmanın bağrına salmak, hiç beklenmedik bir stratejiydi ki, Ebu Süfyan, Bedir hesapları yaparken, yeni bir şaşkınlık yaşıyordu. Evet, Uhud’da karşılaştıkları hiç de Bedir’dekilere benzemiyordu. Hele, “Ölüm! Ölüm°” naraları, Kureyşlileri sıtmalılar gibi tir tir titretiyordu. Evet, müşrikler böyle bir şey beklemiyorlardı. Beklemedikleri için de birden bire bozguna uğramışlardı ki, işte Uhud’un birinci safhası buydu. Bu birinci safhada, Allah Resûlü Medine ile Uhud arasında, sırtını Uhud’a vererek okçularını uygun bir yere yerleştirmiş onlara: “Sakın yerinizden kıpırdamayın!” demiş, sonra da arslanlarını düşman ordusu üzerine salmış ve düşmanı bozguna uğratmıştı.. hem öyle bir bozguna uğratmıştı ki, kaçanlar kendilerini bir anda kadınların çadırlarında buldular. Bu arada Ebu Dücâne (ra) tâ merkezde korunan, Ebu Süfyan’ın hanımı Hind’in yanına kadar gidip ulaştı; hatta kılıcını kaldırıp tam başına indireceği zaman “Allah Resûlü’nün kılıcını bir kadının kanı ile kirletmeyeyim” mülâhazasıyla geriye döndü. Bütün sahâbe, bu kadar başarı ile, kendilerine verilen rolü çok iyi oynamış, vazifesini bihakkın yerine getirmiş ve mücadele etmenin hakkını vermişlerdi. (Allah (cc) ebeden onlardan razı olsun.)

Âli İmran sûresi, sanki Uhud’da mücadele veren bu insanları destanlaştırmaktadır. Geçmiş peygamberlerden misallerle, onların etrafını alan yiğitler tablolaştırılıp tasvir edilirken Allah Resûlü’nün etrafındaki bu bahadırlara da telmihler yapılmış ve şöyle denmiştir: “Nice peygamberlerin yanında Rabb’e kul olmuş savaşan Rabbânîler vardır ki, Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah sabredenleri sever. Onların dedikleri ancak şu idi: “Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla, sebatımızı arttır, inkarcı topluluğa karşı bize yardım et!” Bu yüzden Allah, onlara dünya nimetini de âhiret nimetini de fazlasıyla verdi. Allah işlerini iyi yapanları sever.” (Âli İmran/146-148).

Âyet, Rabbânîleri anlatıyordu. Ama tarihi tekerrürler zaviyesinden anlatılanlar, Uhud’da kavga veren insanlardı. Zaten bu âyetler Uhud münâsebetiyle nâzil olmuştu.

Uhud'un Safhaları

Allah Resûlü’nün alelacele verdiği kararların başarı ve muvaffakiyetle neticelenmesi tablosudur. Gerçi bu bölümde de birkaç şehit verilmişti. Ama; Seyyidinâ Hz. Hamza, Ebu Dücâne, İbn-i Cahş (ra) düşmanı ekin biçer gibi biçip geçmişlerdi. Ve, açık bir zafer kazanılmış, düşman da bozguna uğratılmıştı. Bu esnada kadınlar, yollarda kaçışanların ayaklarından tutup, kaçmayı önlemeye çalışmış ve “bu size yakışmaz” diye yalvarmışlardı ama, kaçmaya yüz tutmuş Mekke ordusunu durdurmak mümkün değildi.

Bu karşılaşmada, Müslümanların sayısının, münafıklar ayrıldıktan sonra 700 kişi kadar olduğunu mevsûk tarihler söylüyor. Karşı tarafın gücü ise üç bine yakındı. Bu da takriben Müslümanların beş katı demekti. Yani her fert, beş insanla savaşmak zorundaydı. Kureyş, kadınlarını, çocuklarını da getirmişti. Bunlar def çalıyor ve askeri coşturuyorlardı. Müşrik ordusu tam tahkim edilmiş, hazırlıklı idi, ama, Müslüman'ın fendi karşısında, Bedir’de olduğu gibi, burada da yine bozguna uğramışlardı. İşte tam bu esnada emir dinlememe gibi bir talihsizlik oldu ki, biz buna “zelle” diyoruz. Zira, onlar mukarrebîn, yani Allah’a (cc) çok yakın ve sanki O’nu görüyor olma mevkiinde bulunuyorlardı. Bizler, İslâm ve îman mevkiinin insanlarıyız. İman ediyor, İslâm’ı yaşıyor ve ötesinde daha derinliklere akıl erdiremiyoruz. Onlar ise, Allah’ı (cc) görüyor gibi ibadet etme mevkiinde bulunuyor ve her şeyi bizden çok farklı görüyorlar; hatta çok defa kemiyetsiz, keyfiyetsiz lahutî derinlikler müşahede ediyorlardı. Bu kadar yakın olduklarından dolayı, kalplerinden ve kafalarından geçecek şeylerden dahi muâheze olabilirlerdi. İşte orada hafif bir çözülme.. ve Allah Resûlü’nün hezimette zafer çıkarma stratejisine giden yoldaki sarsıntı bir mukarrebîn okşanmasıydı. Evet, zaferden sonra da Allah Resûlü, Uhud’da başarılıdır. Bir kısım tarihlerin yazdığı gibi, Uhud, hezimet değildir. Ben şahsen burada “Hezimet” tabirini çok ağır buluyorum. Rûhen bu kelimeden rahatsız oluyor ve onun yerine “Uhud’da bir aralık sarsıntı oldu” diyorum.

Düşman hezimete uğramıştı. Kaçan kaçana bir bozgun vardı. Müslümanlar ister istemez Bedr’i hatırladılar. O zaman da düşman ordusu böyle kaçmıştı. Derken işin bittiğine hükmettiler. Sıra ganimetleri toplamaya gelmişti. İşte şurada develer, atlar, sığırlar onları bekliyordu. Düşman, bütün mal varlığını bırakıp öyle kaçmıştı ki, zahiren gidip ganimet toplamada hiçbir mahzur görülmüyordu. Bu itibarla da, ganimet toplamaya okçular da iştirak etmişlerdi. Her ne kadar Abdullah b. Cübeyr (ra) onlara Allah Resûlü’nün emrini hatırlatmış idiyse de emrin son sınırındaki espriyi kavrayamamışlardı. Zira ayrılanlar, bu emri, “savaşın sonuna kadar sebat edin” şeklinde yorumlamışlardı.. Ve işte savaş sona ermişti. Ayrıca onlara göre böyle bozguna uğramış bir ordunun toparlanıp geri dönmesi muhaldi. İşte Uhud’un ikinci tablosu.!

Okçuların yerlerinden ayrılması, cephede bir gedik açmak demekti ki, hayatında hiç yenilgi görmemiş askerî dehâ Halid’in bunu değerlendirmemesi düşünülemezdi. Ve şimdi fırsat onun eline geçmişti.

Bu esnada Müslümanlar, kılıçlarını kınlarına sokmuş, toplanan ganimetlerle meşguldüler. Kimisi de çadırlarına çekilmiş istirahat ediyorlardı ki; Halid, yıldırım gibi ilerledi, ve kalan birkaç okçuyu da şehit ederek arkadan saldırdı. Müslümanlar tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı. Hatta onlar, harbi bitti kabul ettiklerinden, harp esnasında olması gereken gerilimlerini kaybetmişlerdi. Bu da yine Halid’in işine yarayacaktı. Fırsatı değerlendirdi ve o müthiş taarruzunu gerçekleştirdi..

Burada, bir noktaya daha temas etmekte fayda var. Esasen, Uhud’a gelinirken bir gedikle geliniyordu. Efendimiz Medine’de kalalım demişti, onlar dinlememiş ve dışarıya çıkmada ısrar etmişlerdi. Bu, onlar adına bir fasit daireye girmek demekti. Şimdi bu fasit daire, başka bir fasit daire daha doğurmuştu. Allah Resûlü, “şurada sebat edin, ayrılmayın!” demişken onlar yerlerini terk etmişlerdi ki, bu da onlar için yeni bir zelle ve bir sürçmeydi. Bu sürçmeleri Kur’ân şöyle ele alıyor:“Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı” (Ali İmran/155).

Yani, işin başında onlara “kalın!” dendi, onlar: “Medine dışına çıkıp harp edelim!” dediler. Harp esnasında onlara, “yerinizden ayrılmayın” dendi. Onlar ise yerlerinden ayrılıp, ganimet toplamaya, daha doğrusu, bu mevzuda diğerlerine yardım etmeye koyuldular. Birinci söz dinlemeyiş, onlar için bir fasit daireye girişti. Birinci fasit daire, ikincisini doğurdu. Eğer Cenâb-ı Hakk, rahmetiyle bu fasit dairelerin devam etmesine mâni’ olmasaydı, yanlışlıklar birbirini takip edip gidecekti... Rahmetin gazaba sebkat edişi bir kere daha ayan beyan zuhur etmiş ve o mukarrebîn topluluğuna kanat açmıştı.

Bir de orada, harp bitti diye, ganimet toplamaya koyuldular. Gerçi bu, harbe iştirak eden ve muvaffak da olan muharipler için gayet normal bir hareketti. Ancak, mukarrebîn için bu dahi bir kayma sayılırdı. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Bedir’de elde edilen ganimetler sebebiyle Habibi’ni dahi ikaz etmişti.. (Enfal/67-68). Hatta Allah Resûlü ve Ebu Bekir (ra) bu ikaz karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Hz. Ömer (ra) onları ağlar görünce, o da aynı şekilde gözyaşı dökmeye başlamıştı.

Onlar, dünyaya meyledemezdi.. aksine ona karşı tavır belirlemeleri lazımdı. Ganimeti, alalım, götürelim düşüncesi, bize göre mahzursuz olsa bile, o cephede, o meydanda, şehitlerin kanları ile yıkanmış o zeminde mukarrebînin buna tenezzül etmesi daha sonra onları vicdanlarında yakıp bitireceğinden, Allah te’dibi acilesiyle bu acı akıbetten onları siyanet buyurdu. Ama, bir gedik daha açılmıştı. Musibet, musibeti unutturur gerçeği çizgisinde her yeni musibet, bir öncekini unutturacak kadar adetâ katlanarak geliyordu. Mesela; en sonunda bütün musibetleri unutturacak olan, Efendimiz’in kuşatıldığı, hatta şehit edildiği şâyiası onlara, her şeyi unutturmaya yetti.. bereket versin, tam Efendimiz’in bulunduğu yere kadar ulaşıldığı esnada, Efendimiz etrafında, sesini duyurabileceği kimselere sesini duyurmuş ve o ilk tahşidât ile çevresinde etten kemikten bir kale teşekkül etmişti. Nice kadınlar ellerinde sargılar, bellerinde mataralar, yaralılara su vermek ve yaralarını sarmak için oraya gelmişlerdi.. tabii başlarında da Ümmü Umâre (ra), tarihin şerefle yâd edeceği büyük kadın.. beyini ve oğullarını göndermişti, onlar savaşacaklardı. Kendisi de belinde matara, elinde sargılar, yaralıları tedavi için orada bulunuyordu. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Allah Resûlü’nün etrafında etten kemikten bu kale parça parça olup devriliyor ve hâin eller adım adım O’na doğru yaklaşıyorlardı. Aslında bütününü doğramadan hatta onları kütükte doğranan bir et haline getirmeden, Allah Resûlü’nün semtine sokulmaları mümkün değildi. Orada artık, her gayz ile bilenen kılıç, O’nun için bileniyor, her nefretle atılan ok, O’nun için atılıyor, her kalkan mızrak, O’na doğru kalkıyor, ama bütün bunlar gidip bir mü’minin bağrına saplanıyordu. Bir an gelmişti ki kırılmadık kol, kesilmedik baş kalmamıştı. Tam bu esnada Allah Resûlü, üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü göstererek: “Bunlara karşı kim çıkacak?” deyince Nesibe (ra) elindeki sargıları, belindeki matarayı atarak: “Ben Ya Resûlallah!” cevabını vermiş ve müdafaa hattında yerini almıştı. Artık şimdi o, bir dişi arslan gibi elindeki kılıçla sağa sola saldırıyor ve Resûlullah’a yaklaşanları biçip geçiyordu.

Oraya sargı sarmak, yaralıları tedavi etmek için gelmişti ama, iş başa düşünce âdeta arslan kesilmişti. O, Allah Resûlü’nün önünde mücadelesini devam ettirirken oğlunun kolunun bir kılıç darbesiyle kesildiğini görür, koşar onu sargı ile sarar ve elini sırtına vurarak:“Git Resûlullah’ın önünde savaş evladım!” der ve savaş mevkiine döner. O kadar yakın savaşıyordu ki, âdetâ Allah Resûlü’nün fısıltılarını duyuyordu. Sırtında, elin içine girip saklanacağı kadar derin bir yara açılmış, kanlar içinde, O, Allah Resûlü’nün fısıltılarını, Allah Resûlü de O’nun fısıltılarını duyacak kadar birbirlerine yakınlar. O çocuğunu savaşa gönderdikten sonra Allah Resûlü ona şöyle buyuruyor: Senin şu yaptığına kim takat getirebilir ki, kim dayanabilir ki?” Bunu yakalayan (duyan) büyük kadın: “Allah’a duâ et. Beni cennette seninle beraber eylesin!” der. Ve Allah Resûlü ellerini kaldırarak, yüzünden, sırtından, kolundan kanlar akan bu kadına duâ eder: “Allah'ım cennette onu benimle beraber kıl. Şerefli kadın bu duayı işitince: “Gayri kıyamete kadar O’nun önünde savaşabilirim” der.

Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdetâ bir danteladır Akabede Efendimiz’e biat edip Medine’ye davet etmesi.. bütün aile efradıyla İslam’ın emrine girmesi Peygamberimiz’in önünde Uhud’u göğüslemesi; en babayiğitlerin önünde bir performans sergilemesi tesettür ayeti nazil olunca, fiilen cihada iştirak edememe üzüntüsüyle sarsılması yalancı peygamberler döneminde, yeniden sahneye çıkıp, Yemame’de savaşması; savaşıp kolunu ve oğlunu orada bırakıp geriye dönmesi gibi bir kadın mukavemetini aşan çok televvünlü ve dolu dolu bir hayat yaşamıştır. Uhud’daki ölüm fedailerinden biri de Enes bin Nadır’dı Enes bin Malik’in amcası.. Enes Bin Nadır (ra), hem savaşıyor hem de “Allah Resûlü’nün öldüğü yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?” diye haykırıyordu İlk tahşidât burada olmuştu ve düşman ordusu da burada bozguna uğratılacaktı. Artık, sarsıntı durmuş ve Allah Resûlü, emre itaatteki inceliği anlayamayan arkadaşlarına her şeye rağmen yeni emirler veriyor, yeni stratejiler sunuyordu. Bu arada, Sa’d İbni Rabî (ra) Uhud’un bir köşesinde ölümünü beklerken yanına giden sahabiye şöyle gürlüyordu: “Allah Resûlü’ne selâm götürün, Uhud’un arkasından buram buram cennet kokularının geldiğini duyuyorum. Ve cemaatime de selâm götürün, nefes alıp verdikleri sürece Allah Resûlü’ne bir şey olursa Allah (cc) huzurunda yakalarını kurtaramazlar!.”

... Ve tabii şehitlik için duâ edenlerin duâsı da kabul olmuştu: Enes bin Nadır duâ etmiş, İbn-i Cahş duâ etmiş, Hamza duâ etmiş ve bunların duâları kabul olunmuş, olunmuş da kanatlanıp göklere uçmuşlardı. Uçan uçup gitmiş, kalanlar kan seylabları önünde sürüm sürüm.. ve sanki Uhud da herkes gibi ağlıyor; ama kan ağlıyordu.. bir de yüreklerin kan ağlaması vardı ki, o da Allah Resulü’nün vefatı şayiasıyla feverana başladı; başladı ve çoklarının kuvve-i maneviyesini sarstı.. Ve işte bu esnada, Müslümanlardan bir kısmı Medine’ye gelip yeni bir tabye plânlamak, kimi başka mülahazalarla sağa sola koşuşup durmaya başlamışlardı.. ve tam manasıyla panik içindeydiler ki; tam bu esnada Ka’b bin Malik’in o gürül gürül sesi duyuldu: “Ey Müslümanlar! Size müjdeler olsun işte Resûlullah (hayattadır).” Uhud bu sesle; yeniden bir “ba’su ba’delmevt”e uyanır gibi cana geldi ve herkes O’na doğru koşmaya başladı. İkinci tahşidât, Resulullah’ın içinde bulunduğu çukurun etrafında yapıldı. Yeniden, etten kemikten bir sûr teşekkül etmişti. Kimisi O’nun etrafında pervâne gibi dönüyor, kimisi mübârek yüzüne saplanmış miğfer parçalarını çıkarmaya çalışıyor ve kimisi de halkın orada toplanmasını temine çalışıyordu. Ama hepsi de O’nun üzerine tir tir titriyordu. Zaten, O’nun bir tek dişine zarar gelmemesi için canını vermeyecek tek bir sahâbe yoktu. İşte bu, Allah Resûlü’nün etrafındaki ikinci tahşidâttı.! Bir kere daha ölmeye söz verecek ve O’ndan ayrılmayacaklardı. İnsanlığın İftihar Tablosu, büyük asker, yeniden zimamı eline aldı. Artık okçuların yerlerini terk etmesi, başkalarının gidip uzak cephelerde savaşması, O’nun yeni harp stratejilerine mâni olmayacaktı. Etrafında toplananlarla O, sessizce Uhud’un arkasına çekilmiş, orada tekrar bir güç olma plânları hazırlıyordu. Yani, Allah Resûlü, muvaffakiyetle neticelenecek olan üçüncü tabloyu hazırlamaktaydı.

Hezimetten Zafere

Bu üçüncü tablodaki yine mutlak bir zaferdi.. zaferdi, zira, düşman ricat etmiş, Müslümanlar da onları kovalamışlardı. Vakıa, Ebu Süfyan yeni bir taarruza niyetlenmişti ama, Safvan b. Ümeyye: “Ya Eba Süfyan geri dönelim. Zira Muhammed’e onların hepsini öldürmeden ulaşmamız mümkün değildir. Şimdi bir zafer kazandık. Bunu hezimete çevirmeyelim!” diyerek onu bu akıbeti şüpheli hareketten vazgeçirmişti. Aslında, o da aynı kanaatte idi. Ve, Mekke’ye doğru yola koyuldular.

Mağlûbiyet gibi görünen bir durumdan sonra Allah Resûlü, âdetâ yeniden parlak bir zafer kazanmıştı. Bununla da kader, sanki sahâbeye şöyle bir ders veriyordu: Allah (cc), Habîbi’ne doğrudan doğruya kendi inayet ve keremiyle muvaffakiyetler bahşetmektedir. Sizin kılıçlarınız sadece birer sebeptir ve zevahir açısından vardır. Yoksa, Resûlü’nü zaferden zafere ulaştıran sadece ve sadece Allah’tır (cc). İşte, Uhud’un hem başında ve hem de neticesinde elde edilen zaferler, Efendimiz’e verilsin diye, arada öyle muvakkat bir sarsıntı yaşanmıştı. Fakat Allah (cc) bu en zor şartlarda dahi Efendimiz’i yalnız bırakmamış ve O’na va’dettiği nusreti vermiştir ki, âyet bu hususu şöyle dile getirmektedir: “Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu. O’nun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz ama, Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta nizaa düştünüz ve isyan ettiniz, sizden kimi dünyayı, kimi âhireti istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. Andolsun ki O sizi bağışladı. Allah’ın mü’minlere nimeti boldur. Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz. Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye, Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah işlediklerinizden haberdardır” (Âli İmran/152-153).

Allah ile sizin aranızda mukavele vardır. “Siz Bana verdiğiniz sözde durun Ben de sözümü yerine getireyim” (Bakara/40) buyurmaktadır. Bu mukavele asla Allah (cc) tarafından bozulmaz. Şayet siz, bu mukaveleyi bozarsanız Allah da bozar.. ve deniyor ki; Uhud’da da Allah size verdiği sözünü tuttu. O’nun emri, izni ve meşîeti ile işin başında kâfirleri biçip geçiyordunuz.

“Sonra hiç beklenmedik bir anda ve yok yere fiyaskoya girdiniz. Beş dakika sonra gelmeniz gerekirken, ganimete beş dakika evvel geldiniz ve emri beklemediniz. Evet, Sultanlar Sultanı, kumandanlık otağında emir vereceği anı bekliyordu. Fakat siz acele ettiniz.. derken aranıza nizâ girdi. Evet cephe bozulup da bir tabyede tutunamayınca nizâ çıkar. Zaten her yeni karar teşettütü âra’ya sebebiyet verir ve düşünce farklılıkları meydana getirir.. ve her düşüncenin sâliki olur.. derken birlik ve vahdet bozulur. Allah (cc) size gösterdiği şeyi gösterdikten sonra baş kaldırdınız, siz mukarrebinsiniz. Bu başkalarına göre günah olmayabilir; ama siz huzûru risalet penâhiye mazhariyet cihetiyle, insibağa mazhardınız. Sürekli vahiy ile, Allah Resûlü’nün ilhamlarıyla ve O’nun sohbeti ile boyanıyordunuz. Siz daha önceden baştan ayağa Allah'ın (cc) memnun olacağı hüviyeti kesbetmiştiniz. Sevdiğiniz bir kısım şeyleri görünce dünya idi bu ve çok önemli değildi.. Olsa da olurdu olmasa da olurdu Allah (cc) onu da sizin elinizden aldı. Arzuladığınız o şeyden de sizi mahrûm etti. Çünkü siz ukbâya tâlib olsaydınız, dünya nasıl olsa arkadan gelecekti. Bir ölçüde dünyaya talib oldunuz. Halbuki dünya tâlebi için sarf edilen enerji kadar bir enerjiyle, Ukbâ talep edilemez. Ukbâ, daha himmetlice, dünya daha aşağıdan takip edilmeliydi. Ayrıca siz, ukbâyı talep etseydiniz, dünya koşa koşa arkanızdan gelecekti. Unutmayın, kasem olsun Allah (cc) sizi affetti.”

Allah Resûlü, o korkunç sarsıntıdan sonra bir bakıma yeni bir zafer elde etmişti. Ebu Süfyan ordusu Mekke’ye, Allah Resûlü de onların içine ciddi bir korku saldıktan sonra Medine’ye döndüler.