eferlerde Gece Faktörü
Allah Resûlü, bütün seferlerine gece çıkıyordu. Gecede ayrı bir sır vardı. Zaten Kur’ân-ı Kerîm de, dolaylı yollarla O’na hep gece yolculuğunu tavsiye etmiyor mu? Hz. Mûsa (as) inananları, geceleyin alıp götürmüştü. Cenâb-ı Hakk, O’na: “Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip olunacaksınız” (Duhan/23) buyurmuştu. Hz. Lût’a (as) da aynı emir verilmiş ve: “Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık!” denmişti. (Hûd/81). Nebiler Sultanı, Cibrîl’i çok geride bırakan o semavî seyahatını da gece yapmış ve Mi’râc’a gece çıkmıştı. İşte, bu gök yolculuğunu anlatan âyet:“Kulu Muhammed’i (sav) bir gece Mescid-i Haram’dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Muhakkak O, Semî’dır, Basîr’dir” (İsra/1).

Hemen her peygamberin bir gece yolculuğu vardır. Zira menziller, geceleri katedilir. Rabb’e vâsıl olma geceleri olur. Cenâb-ı Hakk birçok âyetinde gece üzerine yemin eder. Karanlığın bağrında yapılan aydınlık işler, geceleri gündüzler-den daha nurlu kılmıştır.

Hz. Hakkı
“Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde”

der.

Mesafe alan, gece alır, alnı geceleri, seccâde ile tanışan ve seccâdesi gözyaşıyla ıslanan talihli, geceleri âdetâ mesafelerle yarışır. Evinin duvarları onun âhına âşina olan, geceleri merdiven merdiven yükselir ve mesafeler üstü alemlere ulaşır. Alanlar, mesafeyi gece aldılar; gece yatanlar ise hep yolda kaldılar. Berzah âzâbından kurtulmayı düşünüyorsanız, gecelerinizi teheccüdsüz bırakmayınız. Bırakmayınız; zira Allah Resûlü hiç bırakmamıştı. Doktor İkbâl diyor ki: “20 sene Londra’da, o sisli dünyada kaldım, bir gece olsun teheccüdü terk ettiğimi hatırlamıyorum.” Evet, Kurân’ın ifadesiyle, hiçbir sesin olmadığı, söylediğiniz her sözün, vicdanınızda ma’kes bulduğu gecelerin sessizliğini değerlendiren mesafe alır. Allah Resûlü, maddî-manevî mesafeleri, geceleri yumak gibi sarıyor ve mesafe üstüne mesafe alıyordu. Evet O, seferlerini geceleri yapıyor, gündüzleri de dinleniyordu. Böylece birden bire O’nu karşısında gören herkes şaşırıyor ve ne yapacağını bilemiyordu ayeti bu ürperten görünüşten bir kesidi resmediyor. Evet onlar, bir cemaatin sahasına, alanına, meydanına kondu mu, yani o ordusunu getirip bir yere kurdu mu, artık onların işleri bitikti. Onlar için çirkin ve üzücü bir sabah vardı. Ayrıca Allah Resûlü, hücumlarını da hep fecir vakti yapıyordu. Fecir vakti, namazlarıyla, ezanlarıyla, o yer ahalisinin düşüncesini ortaya çıkarıyordu ve fecir vakti, bâd-ı tecellinin estiği zamanlardı. Yine Hz. Hakkı der:

“Seherlerde eser bâd-ı tecelli
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde”

Bâd-ı tecellinin estiği, mü’minin metafizik gerilime geçtiği ve sabah namazına kalkmaya alışan bir mü’min için seher vakti çok önemlidir. Bu itibarla o, hep fecri kollardı. Düşman esneye esneye, yatağından kalktığı dakikalarda, birdenbire mü’mini, bütün gerilimiyle karşısında bulurdu. Resûlullah’ın yolu büyük ölçüde buydu. Hayber surlarının dibinde: “Allahu ekber, Hayber harab oldu.” dediği zaman. Hayber Kalesi sarsılıyordu, ama kimsenin, bu ordunun oraya kadar geldiğinden haberi yoktu. Tabii O, bütün bu seferlerini yıldırım hareketiyle yapıyordu. O, fevkalade seri ve askerî tabirle, “muttasıl” yürüyordu. Öyle bir yürüyordu ki hecîn deveyle dahi O’na yetişmek mümkün değildi. Müstalikoğulları Seferi, bu seri seferlerden biriydi. Seferden dönüşte nifak çıkmıştı ki, bu nifağın yayılmasına meydan vermemenin yolunu, fetânet-i a’zam, muttasıl yürüyüşde buldu ve seri yürüyüş emri verdi. Hiç durmadan, öyle yüründü ki, münafıklar durup fitneyi büyütme fırsatı bulamadılar. Übeyy İbni Selûl, içinden kurup duruyordu ama, içinde kurup durduğu şeyleri, oturup olgunlaştırma fırsatını bulamıyordu. Adetâ herkes koşa koşa yürüyordu. Gidiş de öyle oldu, geliş de ve öyle bir yoruldular ki dinlenme izni verilince de yatıp kaldılar. O gün güneş doğuncaya kadar uyumuşlardı. Ve belki de ilk defa sabah namazını kuşluk vaktinde kılıyorlardı.

Hicretin 5. senesine kadar hep böyle gelindi Allah Resûlü karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, bir araya gelip yek vücut olmaya karar verdiler. Bu defa bütün güçleri bir merkezde toplayacak ve Medine’ye öyle hücum edeceklerdi.