endek
Daha önce sürgün edilen Nadıroğulları, Hayber’e yerleşmiş ve Hayberlileri sürekli Allah Resûlü’ne karşı kışkırtıyorlardı. İleri gelenlerinden bazılarını Kureyş’e, bazılarını da Gatafan kabilesine gönderdiler. Her iki taraf da, zaten Müslümanları yok etme plânına, teklif kimden gelirse gelsin teşne ve hazır bulunuyorlardı. Bunlara Esed ve Selimoğulları da iştirak edince, manzara aynen Çanakkale’yi andırıyor ve Akif’in: “Kimi Hindû, kimi yamyam kimi bilmem ne bela” mısraını hatırlatıyordu. Bütün Yahudi ve müşrik kabileler, âdetâ Allah Resûlü ve ashâbını imha etmede ittifak içindeydiler. Nihayet, karşı cephe, 24.000 askeriyle Medine’ye yürümeye karar verdiler. Efendimiz, o müthiş haber alma sistemiyle, durumdan çoktan haberdar olmuştu. Ashâ-bını topladı, harp tekniği hakkında onlarla istişare etti. Herkesin değişik teklifleri yanında, Selmân-ı Fârisî’nin teklifi ashabca hüsn-ü kabul gördü. Düşmanın taarruz etmesi muhtemel yerlere hendekler kazılacak ve hendek içinde müdafaa harbi yapılacaktı. Bu taktik, o güne kadar hiç görülmemiş bir taktikti. Kureyş ve müttefikleri, Uhud veya Bedir gibi bir muhârebe bekliyorlardı. Oysa ki bu defa onları, yine hiç düşünmedikleri bir sürpriz ve farklı bir strateji bekliyordu. Efendimiz’in, etrafa yerleştirdiği askerlerle yapılan bu işlemden, çevredekilerin haberdâr olması önlenmiş oldu. Zira askerler Medine ve civarında, kuş uçurtmuyordu. Hendek kazımı, dikkatli bir gizlilik içinde yerine getirildi. Nitekim küffâr ordusu, Medine’ye gelip de karşılarında böyle bir hendek görünce, şaşırıp kalmışlardı.

Efendimiz yanına 300 insan almış, kendisi de bizzat işin içinde olmak üzere bu 300 insanla hendek kazmaya başlamıştı. Kişi başına bir arşın hendek kazılacaktı. Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir yarış havası vermişti. Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı. Genişlik ise, en mâhir süvârinin dahi geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı.

Günümüzde bu hendek tamamen kapanmış durumda. İçinde bizzat Allah Resûlü’nün de kazma sallayıp, manivela kullandığı bu hendeği aslî hüviyetle görmeyi ne kadar arzu ederdik. Bugün hendeğin izleri olarak gösterilen yerler ne derece doğrudur, bilemeyeceğim. Ancak, bir erkân-ı harp buraları inceler ve gösterilen yere “Evet, burası olabilir” derse, hendek diye gösterilen yerlerin üzerinde durulmaya değer.

Askerin Durumu

Evet Allah Resulü (sav) hendek kazımında bizzat çalıştı.. ve O’nun bu davranışı, askerlere apayrı bir güç kaynağı oldu. Bazen onları yarışa sevk ediyor, bazen de hem Ensâr’a hem de Muhacirîne iltifatta bulunuyordu.

Asker, açtı. Herkes karnına taş bağlamıştı. Allah Resûlü ise, onların önünde, iki taşla bu açlığı aşmağa çalışıyordu. Aslında ne açlık ne de susuzluk onların azim ve gayretine hiç mi hiç tesir edemiyordu. Coştukça coşuyorlar ve hep bir ağızdan şunları mırıldanıyorlardı:

“Bizler o kimseleriz ki, Hz. Muhammed’e (sav) biat ettik. Hayatta kaldığımız sürece de cihad edeceğiz” ve, arkasından da:

“Allah'ım, kasem olsun Sen olmasaydın,
Biz asla hidayete eremezdik..
Tasadduk edemez, namaz kılamazdık.
Sekine indir üzerimize!
Ve eğer düşmanla karşılaşırsak
Ayaklarımızı sabit kıl.”

Efendimiz de onların bu sözlerine bazen iştirak ediyor ve şöyle diyordu:

“Allah'ım ahiret hayatından başka hayat yoktur.
Sen Ensâr ve Muhacirîne mağfiret eyle!”

Resûl-ü Ekrem, safları tanzim ederken “Sel” tepesini arkasına almış, kadınları da sağlam sığınaklara göndermişti. Ben asker değilim ama, anladığım kadarıyla, Efendimiz’in bu taktiğini bizzat yerinde ve uzun uzun tetkik edildiğinde en isabetli kararın, O’nun sırtını “Sel” tepesine vermede olduğu görülecektir. Bütün bu kararları Allah Resulü çok âni ve hiç beklemeden vermişti vermişti ve hepsi yerli yerindeydi.

Medine’yi müdafaa ile alâkalı bu tedbirler alınırken, Kureyzaoğulları’nın; muhtemel saldırısı da göz önünde tutulmuştu. O cepheyi de, başlarında Selem b. Eslem, bir grup sahâbe ile koruma altına almıştı. Evet, bütün ihtimaller nazara alınıyor ve hiçbir hâdise tesadüfe bırakılmıyordu.

Harbin Başlaması

Hendeğin dar bir yeri vardı. Usta bir binici ve iyi bir at, buradan zor da olsa atlayıp karşıya geçebilirdi. İlk bakışta, bu bir ihmal gibi görülebilirdi; halbuki orada da yine Allah Resûlü’nün akıllara durgunluk veren fetânetine bir geçit vardı. Zira en güçlü ve en kuvvetli olan müşrikler, bu dar yerden atlamayı deneyecekler ve teker teker Müslümanların ortasına düşeceklerdi. Bu da bir yoldu ama mevsimi geleceği âna kadar bunu kimse fark etmeyecekti Derken hadiseler döndü dolaştı, sonunda gelip Resûlullah’ın dediğine ulaştı. Evet, hâdiseler, aynen Allah Resûlü’nün düşündüğü şekilde cereyan etti. Civarın en meşhur muharipleri, şanslarını denemeye başladılar ve bir bir telef oldular.

Hendeği ilk geçen Amr b. Abdivüdd oldu. Çok yaşlı olmasına rağmen 100 muharibe denk kabul ediliyordu. Bir mübariz talep etti. Karşısına Hz. Ali (ra) çıktı. Amr, karşısında bir çocuk görünce onunla istihza etti. Ona karşı at üzerinde savaşmayı gururuna yediremediği için de atından indi ve bir kılıç darbesiyle atını yere serdi sonra da Hz. Ali’nin karşısına dikildi. İlk darbeyi Amr yaptı. Darbenin şiddetinden Hz. Ali'nin (ra) kalkanı parçalandı ve kılıcın ucu yüzünü hafif yaraladı. Hz. Ali mukabele etti. Salladığı kılıç Amr’ın tam omuzuna isabet etmişti. Bu esnada Hz. Ali (ra), tekbir getirince, Müslümanlar da bir ağızdan tekbir getirmişlerdi. Eğer Amr, kılıç darbesiyle ölmeseydi, zaten bu tekbir seslerinin şiddetinden yine ölecekti. Amr’ın ölümü müşrikler arasında müthiş bir sarsıntı meydana getirdi. Mü’minler ise o nispette sevinmiş ve moral kazanmışlardı.

Amr’ın ardından, Dırâr ve Hübeyre isimli muharipler gelmiş, onlar da Hz. Ali'nin (ra) darbelerine dayanamayıp kaçmışlardı. Son olarak da, Araplar arasında en meşhur muhariplerden Nevfel, hendeği atlayıp karşıya geçmeyi başarmıştı. Onu da Hz. Ali (ra) karşıladı. Kaçayım derken hendeğe yuvarlandı. Ardından da Müslümanlar, attıkları taşlarla işini bitirivermişlerdi. Nevfel: “Beni şerefli bir ölümle öldürün” diye yalvardı. Hz. Ali (ra) indi ve kılıçla onun da işini bitirdi. Muhâsarının en şiddetli günü de buydu. Bir ay kadar süren muhasara artık eski şiddetini kaybetmeye yüz tutmuş; kimsede, onu devam ettirme arzu ve isteği kalmamıştı. Zaten 24.000 insana bakmak ta pek kolay değildi.

Kureyzaoğulları, müşriklerin hendeği geçemediğini, geçenlerin de bir bir öldürüldüğünü görünce, kadınların bulunduğu sığınağa hücum etmeyi kararlaştırdılar. Taarruzdan evvel de içlerinden birini câsus olarak gönderdiler. Hz. Safiyye (ra) sığınağın etrafında dolaşan yahûdiye ansızın hücûm etti ve onu orada yere serdi ve silahlarını alıp sığınağa getirdi. Yahudiler, gönderdikleri adamın öldürüldüğünü anlayınca, orada bir askerî birlik var zehâbına kapıldılar ve saldırı düşüncelerinden vazgeçtiler.

İslâm düşmanları bu harbe, kendilerinden gayet emin olarak gelmişlerdi. Hemen birkaç gün içinde Müslümanların işini bitirip döneceklerdi. Ancak, tahminlerinde çok yanılmışlardı ve bunu anladıkları zaman da, artık bozgun içinde geriye dönüyorlardı.

Bu muhasarada şartlar, hep kafirlerin aleyhine işlemişti. Kış bastırmak üzereydi. Mekke insanı, Medine’nin kışına dayanamazdı. Zaten kış için de hiçbir hazırlıkları yoktu. Günlerden beri esip duran rüzgar, rüzgar olmaktan çıkmış, çadırları söküp götürecek şiddette bir kasırga haline gelmişti. Müşriklerin daha fazla dayanmaları mümkün değildi. Nitekim öyle de oldu. Bir müddet sonra Ebu Süfyan, istemeye istemeye ric’at emri verdi.

Kur'an'da Hendek Günü

Kur’ân-ı Kerîm, Hendek savaşından tafsilatıyla bahseder. İsterseniz şimdi de, onun satır aralarından muharebeyi takip edelim. Daha sonra da, Efendimiz’in Hendek savaşında gösterdiği askerî dehâya bir işarette bulunalım:

Bu hadise münâsebetiyle Kur’ân: Ey îman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Üzerinize ordular gelmişti, Biz de onların üzerine kasırga ve göremediğiniz ordular göndermiştik.

“Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi. Gözler dönmüş, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz.”

“İşte orada inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı.”

“İkiyüzlüler ve kalplerinde hastalık olanlar: ‘Allah (cc) ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular’ diyorlardı.”

“İçlerinden birtakımı da: ‘Ey Medineliler! Tutunacak dalınız yok, geri dönün’ demişti. Bir diğerleri de, peygamberden: ‘Evlerimiz düşmana açıktır’ diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi, kaçmak istiyorlardı.”

“Eğer Medine’nin etrafından üzerlerine varılmış olsa, sonra da kendilerinden fitne çıkarmaları istense, hemen buna teşebbüs eder ve derhal yapmaktan geri kalmazlardı.”

“Andolsun ki, daha önce sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen ahd, sorulacaktır.” (Ahzâb/9-15).

Mü’minlerin moral ve îman gücü de aynı sûrede şu şekilde anlatılır: “Mü’minler, düşman birliklerini gördükleri zaman: ‘İşte bu, Allah ve Peygamberi’nin bize va’dettiğidir. Allah ve peygamberi doğru söylemiştir’ dediler. Bu onların ancak îman ve teslimiyetlerini arttırdı” (Ahzâb/22).

Prensip olarak, siyere ait tafsilâta girmeyeceğim. Zaten, bu türlü mevzulara temasımız dolayısıyla oluyor. Bizim esas hedefimiz, naklettiğimiz hususlarda, Efendimiz’in risâlet yönünü görüp gösterebilmektedir. O, öyle bir fetânete sahiptir ki, bu fetânetinin çeşitli buudları vardır. Ve bu buudlardan birisi de O’nun erkan-ı harpleri aşan bir erkân-ı harp olma buududur. Nasıl ki Bedir ve Uhud muharebelerinde Allah Resûlü’nün eşsiz bir erkan-ı harp olduğunu -tabii bizim sınırlı malumatımız çerçevesinde ve işin ehli olmadığımızı da itiraf ederek ispata çalıştık. Hendek harbinde de aynı ölçüde birkaç söz söylemeye gayret edeceğiz. Evet O, eşsiz bir kumandandır ve Hendek savaşı da, bizim bu hükmümüzü tasdik edip doğrulamaktadır.

Hendek savaşı en zor şartlar altında kazanılmış muhteşem bir zaferdir. Bu zaferi hazırlayan şartlar, bizzat Cenâb-ı Hakk’ın, Allah Resûlü’ne ta’lim ettiği çerçevede gelişmiş ve o müthiş fetânet, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahiy ve ilham yoluyla ta’lim buyurduğu bu şartları anlamış, anladıklarını, tatbike koymuş ve işte bu zafer de böyle gerçekleşmişti. Evet, beşerî sınırlar içinde o kadar çetin ve aleyhte şartlar altında, böyle bir muvaffakiyete ermek çok zordu. Hatta imkânsızdı. Şimdi biz, teker teker Efendimiz’in, bu muharebede kullandığı taktikleri görmeye çalışalım ki, bir kere daha Hendek bize “Muhammedü’r-Resûlullah” dedirtsin..

Hendek'in Perde Arkası

1. Düşman ordusu 24.000, Müslümanlar ise 3.000 kadardı. Yani düşman, Müslümanların tam sekiz misliydi ve her Müslüman, 8 kişiyle yaka paça olacaktı. Böyle bir muharebenin, meydan savaşı değil de bir müdafaa harbi olarak tatbike konulması evvela müthiş bir fetanet ifadesiydi.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, Allah Resûlü, düşmanlarının karşısına çıkmış ve tatbik ettiği bir taktiği bir daha kullanmamıştı. İşte Hendek’te gördüğümüz de budur.

2. O gün için hendek, düşmanı durdurmada, önemli bir faktördü. Zira ne Kureyş ne de müttefikleri böyle bir tablo ile karşılaşmayı hayallerinden bile geçirmemişlerdi. Karşılaştıkları bu sürpriz, bir kere daha onları şaşkına çevirmişti.

3. Hendeğin küçük bir yerinin, mâhir süvarilerin geçe-bileceği kadar dar bırakılması da apayrı bir dehâ örneğidir. Böylece, en güçlü ve kuvvetliler, teker teker ele geçirilip öldürülecek ve bu durum, düşman cephede büyük bir inkisâr kaynağı, mü’minlerde ise, ümit ve inşirah vesilesi olacaktı.

4. Hendek kazımında Allah Resûlü bizzat çalışmış ve mü’minlerin arasında bulunmuştu. Bu da sahâbe için ayrı bir moral kaynağı oluyordu. Ayrıca bu esnada, kırılamayan bir taş, Efendimiz’e müracaat mevzûu olunca, İki Cihan Serveri gelmiş elindeki manivela ile taşa vurmuş ve birinci vuruşta etrafı aydınlatacak kadar kıvılcımlar çıkmış.. ardından da Allah Resûlü, tekbir getirerek, etrafındakilere İran’a ait saltanatın yıkılıp mülkün kendisine verildiği müjdesini duyurmuştu. İkinci vuruşta da aynı şekilde kıvılcımlar çıkmış.. bu sefer de Allah Resûlü yine tekbir getirerek Roma saltanatının yıkılacağını haber vermişti234. O esnada söylediği bu sözler, askere öyle moral kazandırıyordu ki, değil sadece 24.000 insan, bütün dünya üzerlerine gelse gözlerini kırp-madan savaşabilecek bir kuvve-i ma’neviye ile şahlanıyorlardı.

5. Hendeği atlayan muhariplere karşı Hz. Ali'nin (ra), hem de gönüllü olarak, (emirle değil) seçilmesindeki isabet de şayân-ı dikkattir. Böylece Allah Resûlü, kimi nerede ve nasıl kullanacağını mu’cize çapında bir ferâsetle bildiğini cihana bir kere daha göstermiştir.

6. Bu arada, ordu içindeki münafıkları göz açtırmayacak şekilde kontrol altında tutması ve istemelerine rağmen hiçbir kötülüğe muvaffak olamamaları, fetanetin engelleyici ayrı bir buudu.

7. Efendimiz, muhârebeyi elinden geldiği kadar uzatma yanlısı idi. Bunda muvaffak da oldu. Muhârebeyi uzatması pek çok yarar sağlamışdı ki; birkaçını sıralayabiliriz:

Birincisi: Mevsim olarak kışa giriliyordu. Kureyş ve müttefikler, kışa karşı hazırlıksız gelmişlerdi az daha kalsalardı kış işlerini bitirecekti muhasarayı kaldırıp gidince de yıkılmış olarak gideceklerdi.

İkincisi: her gün 24.000 insana bakmak mecburiyetinde olan düşman, sürenin uzamasıyla mâlî kriz içine giriyordu. Açlık ve susuzluk, bir de soğukla birleşince, artık çekilmez olmuştu...

Üçüncüsü: Düşman cephesinde meydana getirilen sun’î ittifakın uzun ömürlü olması düşünülemezdi. Çünkü onların bu dostlukları, Allah Resûlü’ne olan düşmanlıklarından kaynaklanıyordu. Geçen her zaman dilimi, bu dostluğu aşındırıyor ve yıpranmasına sebep oluyordu. Halbuki İslâm cephesi gün geçtikçe birbirlerine daha çok kenetleniyorlardı.

Dördüncüsü: Düşman cephede birçok lider vardı. Bunların hiçbiri, diğerinin emrine girecek durumda değildi. Adeta haçlı çapulcularını andırıyorlardı. Sözde bütün orduya Ebu Süfyan kumanda ediyordu; ama, bu sadece görünüşte böyleydi.. zaman geçtikçe misiller arasında uzaklaşma baş gösteriyor.. nizalar oluyor ve tearuzların, tesakutların ağında âdetâ eriyorlardı.

8. Nuaym b. Mes’ud (ra), gizlice Müslüman olmuştu. Allah Resûlü, ona bir müddet daha Müslümanlığını gizlemesini söylemiş.. ve onu bu muhasara esnasında, çok mühim işlerde kullanmıştı.

Nuaym, hem Kureyş’in hem de Yahudiler’in itimat ve hürmet ettikleri bir insandı. Efendimiz, ona harbin bir taktik olduğunu söylemiş ve idare-i kelâm etmesine de izin vermişti. Nuaym, bu ruhsat üzerine Yahudiler’e giderek: “Kureyş sizi terk edecek ve Muhammed'le (sav) baş başa bırakacak. Düşünün o zaman haliniz nice olur.? Eğer bu durumda kalmak istemiyorsanız, onların ileri gelenlerinden bir kaçını rehin olarak yanınızda alıkoyun” dedi. Onlar Nuaym’a olan itimatlarından dolayı bu sözlere kesin olarak inandılar.

Nuaym daha sonra Kureyş’e gitti. Onlara da: “Yahudiler Muhammed'le (sav) gizlice anlaştılar. Sizin ileri gelenlerinizden birkaçını rehin edip ona teslim edecekler. O da onlara ilişmeyecek. Sakın sizden böyle bir talepte bulunurlarsa onların dediğini yapmayın” dedi. Kureyşliler de, Nuaym’a itimat ettiklerinden, onun bu tekliflerinden zerre kadar şüphelenmediler.

Kureyş ileri gelenleriyle Yahudi liderleri, bir gün bir araya geldiler. Her iki taraf ta birbirinden şüpheleniyordu. Evvela Yahudiler sözü açtı ve: “Siz başınız sıkışınca çekip gidecek ve bizi bu adamla baş başa bırakacaksınız. Teminat için bize birkaç rehin vermezseniz biz savaşı bırakacağız” dediler. Kureyş, zaten böyle bir teklif bekliyordu. Nuaym’ın sözünü hatırladılar ve tabii bu teklifi reddettiler. Onların reddi, Yahudilere de Nuaym’ı tasdik ettirdi. Böylece ittifak bozulmuş oldu ve Yahudiler harp sahnesinden çekilmeye başladılar.

Nuaym Müslüman olalı birkaç gün olmuştu. Allah Resûlü’nün insanları tanımadaki isabetine bakın ki, hemen Nuaym’ın becerebileceği bir işi ona teklif etmiş, o da arızasız bu işi yerine getirivermişti.

9. Fırtına ve kasırga karşı tarafı kasıp kavuruyordu. Bu arada acaba Kureyş ne durumdaydı. Allah Resûlü onlardan bir haber almak üzere, Huzeyfe’yi (ra) karşı tarafa gönderdi. Bu iş için de Huzeyfe seçilmişti. O Allah Resûlü’nün sır kaynağıydı. Aynı zamanda emir dinlemedeki nezaketi çok iyi bilenlerdendi. Allah Resûlü, onu gönderirken “sakın orda bir iş çıkarma, sadece durumlarını öğren ve gel” demişti.Huzeyfe karşı tarafa geçti. Bir ara sırtı ona dönük duran Ebu Süfyan’ı görüverdi. Aklından, bir okla onun işini bitirmek geçti ama, Allah Resûlü ona bir iş çıkarma, demişti. O da böyle bir hareketten vazgeçti. Ebu Süfyan durmadan “Errâhîl! Errâhîl!” diye bağırıyordu. Belli ki artık Kureyş hüsran içinde geriye dönüyordu.

Kur’ân-ı Kerim onların bu elim, hazin durumlarını şu âyetiyle hülasa eder: “Allah, inkar edenleri kinleriyle geri çevirdi, bir hayra ulaşamadılar; savaşta, inananlara Allah’ın yardımı yetti. Allah Kâvî’dir, Azîz’dir” (Ahzâb/25).

Huzeyfe, orada gördüklerini anlatmak üzere geri dönü-yordu ki, beyaz sarıklı, beyaz elbiseli, süvariler gördü. Bunlar, küffâr ordusu arasında gidip-geliyorlardı. Onlardan birisi Huzeyfe’ye yanaştı ve: “Sahibine selam söyle, düşmanın hakkından geldik” dedi. Huzeyfe, bu hâdiseyi Allah Resûlü’ne nakledince: “Onlar meleklerdir. Orada olan şeylere nezâret etmektedirler” cevabını aldı.

10. Allah Resûlü, kumandayı daima elinde tuttu ve muhâsara müddetince bir saatliğine dahi cepheden ayrılmadı. İnsanlardan bir insan gibi davrandı ve her sıkıntıda, ordusuyla beraber oldu. Bu da, O’nun kumandanlık seviyesinin nasıl bir zirveler üstü bir zirvede olduğunu göstermektedir.

11. Bu kadar çetin muharebede verilen şehit sayısı sadece altıydı.

12. Efendimiz, muhârebenin sonunda şöyle buyurmuştu:“Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz onlar gelemeyecekler.”

Zaman ve hadiseler, O’nun verdiği bu haberde O’nu doğrulamıştır.

Hendek savaşı denince zikredilmeden geçilmeyecek iki mühim hâdise daha var: Bunlardan biri, Ensârın efendisi, şerefli sahâbe Sa’d b. Muâz'ın (ra) vefatı. İkincisi ise bu savaş esnasında Allah Resûlü’nün dört vakit namazının kazaya kalması, hâdiseleridir.

Bu vak’ada, Sa’d b. Muâz (ra), kolundan yaralanmıştı. durmadan kan kaybediyordu. Allah Resûlü onunla bizzat meşgûl oluyor ve mescidin içinde kurdurduğu çadıra gelip-gidip onu ziyaret ediyordu. Hatta herkes de ziyaret edip yakınında bulunabiliyordu. Zaten O, İslâm’a girdikten sonra hep Allah Resûlü’nün yakınında olmuştu ve O’nun nazarında müstesnâ bir simaydı. Bir kere Sa’d b. Muaz meclisten geçerken, İki Cihan Serveri: “Efendiniz için ayağa kalkın” demiş ve orada bulunanları, Sa’d b. Mu’az’a (ra) hürmeten ayağa kaldırmıştı. O da, Allah Resûlü’ne karşı sadâkat ve vefada hiç kusur etmedi.. sadakat içinde yaşadı ve öyle öldü.

Nasıl bir gün Allah Resûlü’ne hitaben; “Ya Resûlullah işte malımız, istediğin kadar al. İşte canımız istediğini kurban et!” demişti. Öyle de son demlerinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâ edip yalvarmıştı: “Allah'ım eğer bir daha Resûlullah’ın safında yer alıp savaşmam mukadder ise beni yaşat, yoksa emanetini benden al!” Ve, Hendek savaşında aldığı bir yara ile şehit olmuştu. Harbe iştirak için acele etmiş, giydiği zırh vücuduna küçük geldiğinden ötürü de omuzu açıkta kalmıştı. Ve oraya isabet eden bir talihsiz okla yaralanmış ve sinelerimizde bu yara ile de Rabbisine yürümüştü.

Savaş henüz sona ermiş ve Allah Resûlü, Hane-i Saadetlerine adımını atmıştı ki, Cibrîl geldi ve Efendimiz’e hitaben: “Ya Resûlullah! Siz silahınızı bıraktınız mı? Halbuki biz melekler henüz bırakmadık. Şimdi hemen Kureyzaoğullarının üzerine yürüyün!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz derhal hareket emri verdi. “İkindiyi ancak orada kılın”, diyerek de bu gidişin ne kadar süratli olması gerektiğini ifade buyurdu.

Kureyzaoğulları, bilhassa Hendek vak’ası esnasında ihanet etmiş ve Müslümanları arkadan vurmak istemişlerdi. Müslüman kadınların bulundukları yeri tespit edip, onlara saldırmak istemişlerdi ama, bunu gerçekleştirme fırsatını bulamamışlardı. Halbuki daha önce Allah Resûlü’yle anlaşma yapmışlardı. İkinci olarak bu anlaşmayı çiğnemiş ve Müslümanlarla açıktan harbe girmişlerdi.

Suçları bu kadarla da kalmıyordu; siyasî sürgün Huyey b. Ahtâb ve benzeri İslâm düşmanlarına bağırlarını açmış ve onlara resmen siyasî sığınma hakkı tanımışlardı. Halbuki anlaşmaları gereği bu yaptıkları anlaşmayı bozmak demekti..

Bütün bunlara rağmen, Allah Resûlü, üzerlerine yürü-düğünde hüsn-ü kabul gösterip af dileselerdi affolunabilirlerdi. Zira Allah Resûlü, onlarlarla hep iyi geçinme taraftarıydı. Ne var ki, kötülüğe programlanmış bu ruhlar, Müslümanlara karşı açık tavır aldılar ve Efendimiz’e karşı da mukâvemete kalkıştılar. Ancak burunları kırılınca teslim oldular ve tek şartları vardı: Hakem Sa’d b. Muâz (ra) olsun istiyorlardı. Efendimiz de bu şartı kabul etti. Sa’d b. Mûaz (ra), hasta yatağından kalktı bir merkebe binerek olay yerine geldi ve hükmünü Tevrat’a göre verdi. “Eli silah tutan erkekler öldürülecek, kadın ve çocuklar esir edilecek, bütün malları da ganimet sayılacaktı.” Her iki tarafta verilen bu hükme razı oldu. Ve böylece Medîne bir fitneden daha kurtuldu. Evet, yavaş yavaş Medîne, civarıyla beraber “Emin Belde” haline geliyordu.