amrâü'l-Esed'e Doğru
Tam Medine'ye geldikleri an, Nuaym İbni Mes'ud ki o esnada henüz yolunu bulamamış, henüz şikarına okunu atamamış, henüz ışığa, gündüze uyanamamış bir talihsizdir. Onu tanıyanlar, ona şeytan derlerdi. Evet öyle bir dehaya sahipti. Uhud'da da bu şeytaniyetini bütün derinlikleriyle kullandı Allah Resûlü'ne geldi ve: "Ebu Süfyan yeniden kuvvetler tertip etmiş geliyor. Beyhûde savaşmayın, teslim olun!" dedi. Ne var ki hiçbir mü'min buna pabuç bırakmadı. Allah Resûlü, Medine'nin içine henüz girmiş ve yaralı olanlar, yaralarına sargı sarma fırsatı dahi bulamamışlardı ki, Ebu Süfyan ordusuyla dönüp geriye geldiği haberini aldılar. Oysa ki pek çoklarının ölümü bekleniyordu. Çünkü aralarında yürüyemeyecek derecede yaralı insanlar vardı. Buna rağmen hepsi kalktılar ve Hamrâü'l-Esed'e doğru yola çıktılar. Bu da, Allah Resûlü ve Müslümanlar adına yeniden bir sindirme hareketi olacaktı. Buyuracaktılar ki: "Dün Uhud'da bizimle kim var idiyse yarın yine falan yerde toplansın. Kureyş ordusunu takibe çıkacağız!" Üzerlerinde örtüler, ölümleri intizar edilen o insanlar, birdenbire mezardan diriliyor gibi hepsi dirildi ve denilen yerde toplanıverdiler. Evet Allah Resûlü'nün hayat bahş olan mübarek sesi ile ölüler bir kere daha diriliyordu. Yaralıların O'nun sesiyle dirilmesi de bir şey mi! Buseyrî'nin dediği gibi:

"Eğer getirdiği mucizeler O'nun yüce şahsı kadar büyük olsa idi,
Mübarek adı çürümüş kemikler üzerine okunduğu an, o kemikler bile dirilirdi."

Artık her yanda, Resûlullah'ın yâd-ı cemili duyuluyordu.. duyuluyor ve dört bir yan velveleyle sarsılıyordu. Sanki İsrafil sûra üflemiş ve herkes mezardan kalkıp koşuyor gibiydi. Bu hadise münasebetiyle tarih bize bir tek insanın dahi arkada kaldığından bahsetmiyor. Aralarında kolu kopanlar, bacağını sürüye sürüye yürüyenler vardı ama, geriye kalan yoktu. Hatta, Abdurrahman bin Avf diyor ki: "Öyleleri vardı ki, yürü-yemiyordu da sırtımızda taşıyorduk." Kılıç tutmaya tâkati olmayanlar da vardı ve bu ordu gidip hedefine ulaştı. Haber, hareketin önündeydi ve Kureyş sarsım sarsımdı. Asker, etrafta panik hasıl etmeye dursun, daha haber ulaşır ulaşmaz Ebu Süfyan kurtuluşu kaçmakta buldu. İslâm ordusu zahiren hezimet gibi görünen bir durumdan sonra, âdetâ zafer nâralarıyla Hamrâü'l-Esed'e kadar gitti.. Orada bir gün kaldı.. dinlendi ve maddî manevî yaraları sarılmış olarak geriye döndü.

Bu son yürüyüşte, hiç kimsenin burnu dahi kanamamıştı. Halbuki Ebu Süfyan, sözde bir zafer elde etmiş gibiydi ama, Allah Resûlü'nün ordusuyla gelmekte olduğunu duyunca paniğe kapılıp geriye dönmüş ve kimsede ümit bırakmamıştı. Şimdi soruyorum: "Uhud'da kim gâlip kim mağlup?. Kaçan Kureyşliler mi, kovalayan İslâm Ordusu mu..?"

İşte, böyle kritik bir anda, mutlak bir mağlubiyeti eşi görülmemiş bir galibiyete çeviren ikinci bir erkân-ı harp göstermek herhalde mümkün değildir. Ve bu galibiyette, Allah Resûlü'nün inayet buudlu muhteşem fetânetinin mührü ve damgası vardır.

Değerli okur! Belli bir çizgide Bedir ve Uhud'u Allah Resûlü'nün stratejisi adına değerlendirmeye çalıştım. Bir avam insanın, avamca ifadeleriyle, bir erkan-ı harbe düşen vazifeyi anlatma mecbûriyetinde kaldığımdan dolayı kulak tırmalayacak, muhâkemelerinize takılacak ve rûhen sizi rencide edebilecek ifadeler kullanmış olabilirim. Allah (cc) beni affetsin, siz de bağışlayın.

Devamlı Değişen Strateji

Şimdi de Allah Resûlü'nün Bedir'deki durumunu ve Uhud'daki başı zafer, sonu zafer, ortadaki sarsıntı ve bu sarsıntılara götüren hususları gayet kısa ve ana başlıklar halinde arz etmeye çalışacağım:

Allah Resûlü Bedir'de başka bir strateji, Uhud'da başka bir strateji, Hendek'te başka bir strateji, diğer bulundukları seferlerde de başka başka stratejiler uygulayarak daima düşmanlarını yanıltmış, şaşırtmış ve cephesi hesabına zayiât vermeden (bütün saadet asrında, kendi cephesinde 100 küsur insan şehit ve kurban verildiğini düşünün!) o mübarek devreyi, bahtiyarlık ve mutlulukla kapamış eşi-emsali olmayan bir liderdir. Düşünün ki, hasım koca bir dünyaya karşı, amcasından sarı ırka, ondan siyah ırka kadar ilan-ı harp ettiği halde O, bu kadarcık az zayiatla çok önemli işler başarmış ve çağlara imzasını atmıştır. Evet, Uhud'da ayrı bir strateji, Bedir'de ayrı bir strateji uyguladılar. Uhud da, husûsi fedailer seçip önemli sorumluluklar yüklediler bir yere okçular yerleştirip düşman taarruzunu önlediler. Ve bizzat, safların arasına girip, safları kendi elleri ile tanzim buyurdular. Teşvikte bulundular.. müsabaka hissini coşturdular. Yani bazı sahâbeyi gıptaya sevk edebilecek davranışlara çektiler. Meselâ, Ebu Dücâne'ye (ra), bir kılıç verip şahlandırdılar. Hatta latiftir, Ebu Dücâne'nin (ra) çalımlı çalımlı, yürüyüşünü görünce buyurdular ki: "Senin bu yürüyüşünden Allah hoşlanmaz hoşlanmaz ama, burada düşmana karşı böyle yürünür." Hatta, bu düşünceden hareketle bazı fukahâ harpte palabıyık bırakmayı, cephede düşmana karşı mehîb görünme bakımından tasvip etmişler ve "insan cephede, ne kadar çalımlı ve ölümü istihkar ediyor havası içinde görünürse o kadar makbuldür" demişlerdir.

Allah Resûlü, Bedir'de kullanmadığı bu taktiği Uhud'da kullanmış ve sahâbeyi yarışa sevk etmiştir. Elinde gösterdiği kılıca herkes tâlip olmuş; ama O, bu kılıcı Ebu Dücâne'ye (ra) vermiştir. Kılıç ona verilince diğer bütün fedailer, birer Ebu Dücâne (ra) kesilmiş ve onun gibi yiğitlikler göstermişlerdir.

Bedir'de kullanılmayıp da Uhud'da kullanılan bir taktik de, Uhud'da kadınların da bulunmuş olmasıdır. Nesibe'nin (ra) nasıl kahramanca savaştığına az da olsa yukarıda temas etmiştik.

Hz. Fâtıma Validemiz (ra), bizzat savaşa iştirak etmiş miydi, bilemiyoruz. Ne var ki, savaşın sonunda, Babasının yüzündeki kanı elleriyle sildiği ve kanı durdurmak için hasır yakıp yaralanan yere bastırdığını muteber kitaplar kaydediyor. Demek ki yaralılara yardım, onların kuvve-i maneviyelerini takviye ve askerleri teşvik gibi maslahatlar gözetilerek, Allah Resûlü Uhud'a kadınları da götürmüştü.

Uhud'daki Muvakkat Mağlubiyetin Sebepleri

Uhud'da, iki zafer tablosu arasında bazı çatlaklıklar olduğu kabul edilmelidir. Buna sebep olarak da şu hususları zikredebiliriz:

Birincisi: Allah Resûlü, daha işin başında dışarıya çıkmayıp, müdâfaa harbi yapmak niyetine ve olumlu bir strateji uygulama teklifine karşılık, sahâbenin heyecanı, onların emre itaatteki bu inceliği kavramalarına mâni olmasıydı ki; böyle bir hususta onlara düşen mutlak itaatti. Harp esnasında okçular için de aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Bu muhalefet, geçici de olsa böyle bir mağlûbiyete vesile sayılabilir.

İkincisi: Dünyaya karşı meyil ve muhabbetleri olmayan ve bunu hicret esnasında her şeylerini bırakıp Medine'ye göç etmeleriyle ispat eden bu insanlar, kendi fıtrat ve ruh dünyalarıyla bir zıtlaşma ve çatışmaya girmişlerdi. Âhirete en yakın oldukları o hengâmede, ganimet ve dünya malıyla meşgûl olmaları, mukarrebine göre gaflet sayıldığından, Cenâb-ı Hakk da O "akrebu'l-mukarrebin"in cismânî taraflarını darbelemekle bir nevi cezalandırdı. Ne var ki, bu sahâbe seviyesini yakalamış insanlara has bir cezaydı. Evet, bizim gibiler için bazen sevap sayılabilecek durumlar, onlar için günah sayılabilir ve bundan dolayı da muâheze görebilirler. "Hasenât-ı ebrar, seyyiât-ı mukarrebindir."

Üçüncüsü: Karşı cephede Halid gibi bir askerî dehânın mevcudiyeti de sarsıntı sebeplerinin mühimlerinden sayılabilir. İleride büyük hizmetler yapacak olan Halid'in yenilmezlik ünvanını Cenâb-ı Hakk, Uhud'da da korumuş ve muhafaza etmiştir ki, bu da O'nun hasenât-ı âcilesine bir mükâfat-ı âcile demektir. Çünkü Hâlid, ileride bu ünvanın verdiği cesaret ve sapasağlam moraliyle, hem Bizans'ın hem de Sâsâniler'in başına bir balyoz gibi inecekti. Eğer Halid iştirak ettiği bu ilk savaşta mağlup olsaydı, ihtimâl o yüksek moralle, İslâm'a altın sayfalar yazdıramazdı.

Dördüncüsü: Bedir'e iştirak edemeyenlerin yana yakıla yaptıkları duâlar vardı. Bunlar, hep şehit olmak için Cenâb-ı Hakk'a duâ duâ yalvarıyorlardı.. Ve işte bu duâlar, Allah (cc) tarafından kabul edilmişti ki, Allah pek çoğunu o köprüden geçirmişti. Uhud'da geçirilen sarsıntı esnasında Enes bin Nadır, gözlerini semâya dikmiş ve panik içinde bulunanları göstererek: "Allah'ım bunların yaptıklarından özür diliyorum" demiş.. sonra da en gür sesiyle: "Allah Resûlü'nün öldüğü yerde siz niye yaşıyorsunuz!" sitemleriyle kendini düşman saflarına çalıp vefat ettiğini zannettiği Efendimiz'e kestirmeden kavuşma yollarını araştırıyordu. Evet, şehit namzetlerinin yaptıkları duâların hemen hepsi kabul olmuştu. Zaten, insan, onu istemişte ne zaman mahrum kalmıştır ki! İşte aradan onca asır geçtikten sonra Murad Hüdavendigâr Hazretleri: "Allah'ım, ümmeti Muhammed'i aziz, beni de şehit eyle!" Sırpsındığı, hem onun duâsının hem de şehadetinin şahidi. Müslümanlar zafer kazanır, aziz olurlar. Biraz sonra ölüler arasında dolaşırken "Miloş" un hançeriyle o büyük insan da duâsının ikinci şıkkına mazhariyetle şehit olur ve Rabbine kavuşur. Can u gönülden yapılan bu duâları Cenâb-ı Hakk kabul buyurmaktadır. İşte sahâbenin şehit olmak için yaptıkları bunca duâ, Uhud'un ortasında kabul olmuş ve bunca insanın şehadeti de zahiren mağlûbiyet gibi görünmüştür.

Beşincisi: Uhud'da savaşanlar, bir büyük Zât'ın dediği gibi, ekseriyetle "hâl" in sahâbeleri ile istikbalin sahâbeleriydi. Yani, Uhud'da, bizzat sahâbe olanlarla, ileride sahâbe olacak olan Amr b. Âslar, İkrimeler, Halid b. Velidler, İbn Hişamlar savaşıyorlardı. İşte istikbalde İslâm fütuhatının mühim bir rüknü olmaya namzet ve fıtraten mağlûbiyete tahammülleri mümkün olmayan bu insanlar, onurları rencide olmadan İslâm'a girsinler diye, Uhud'da geçici bir mağlûbiyet yaşanmıştır.

Altıncısı: Uhud'da meydana gelen o sarsıntıda, aynı zamanda bir tevhid dersi vardır. Bedir'deki muvaffakiyet, bazılarında belki sebep buudunu havalandırmış olabilir.. gerçi düşmana karşı aziz ve onurlu olma masûm bir duygudur ama, yukarıda da ısrarla arz ettiğimiz gibi, böyle bir duygunun anlık dahi olsa onların içinden geçmesi, onların ölçüsünde bir kurbiyeti paylaşanlar için bir seyyie ve bir günah sayılabilir. Galibiyet ve mağlûbiyet, tamamen Allah'ın (cc) hükmü altındadır. Bedir'de galip eden O'dur. Eğer O'nun kaza ve hükmü düşünülmeden, fertler kendilerine bir galibiyet isnat ederlerse, bu gizli bir şirk olabilir. Onlar, şirkin en hafifinden de fersah fersah uzaktırlar. Düşünce plânında ve fikir bazında bunu herkes böyle kabul etmekle beraber, müşahhas bir misalle, Cenâb-ı Hakk, sahâbenin bu hususta hakkalyakîn ölçüsünde bir îmana ermesini murâd etmiş ve Uhud'un ortasında, mutlak bir zaferden sonra Müslümanları geçici de olsa mağlup duruma düşürmüştür. Sonra da hiç beklemedikleri bir anda onlara zafer bahşetmiş ve yine kendi meşiet ve hakimiyetini hatırlatmıştır.

"De ki, ey Allah'ım, mülk sahibi Sen'sin. İstediğine verir, istediğinden alırsın. İstediğini azîz ve istediğini zelîl edersin! Hayır, bütünüyle Sen'in elindedir. Sen her şeye kâdirsin" (Âli İmran/26) mealindeki âyet Uhud'da bütünüyle tezahür etmiş ve Müslümanlar bu ilâhî icraatı gözleriyle bizzat görüp, bizzat yaşamışlardı. Belki zahiren küçük zararları olmuştu ama, îman adına kazanılan bu nuru tevhîd ve onun içinde hissedilen sırı ehadiyet o zararları hiçe indirmiştir.

Elbette, kılıcın da, tabyelenmenin de bir hakkı vardır ve bunlar muvaffakiyete götürücü sebeplerdir. Fakat esas olan ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk'ın irade ve meşietidir. Çünkü her şeye kâdir olan sadece O'dur. Evet, sanki Cenâb-ı Hakk, Uhud'daki geçici bozgunun diliyle mü'minlere şöyle demekteydi: Allah'ın (cc) gücünü hesaba katmadan hiçbir yere varamazsınız. İşte görüyorsunuz ki, mutlak bir zaferden sonra, insanlar, mağlup da olabiliyor. Öyle ise Allah (cc) dilemedikçe zafer elde edilemeyeceği gibi, mağlubiyetten kurtulmak da mümkün değildir. Esasen her mü'minin, pratikten böyle bir tevhid dersi almaya ne kadar da çok ihtiyacı var. Belki de sahabi, bize verilmek istenen bu büyük dersin temsilcileri oldular.!

Ayrıca, Allah Resûlü'ne muhalefete verilen bu geçici ceza ile mü'minler tam bir teyakkuza geçmiş ve bundan böyle, Efendimiz'e karşı fikir beyan ederlerken dahi kılı kırk yaran bir inceliğe ulaşmışlardı. Onların elde ettiği bu edep de, elbette az bir kazanç değildi..

O gün ve daha sonra, günler Allah'ın (cc) kudret elinde evrilip çevrilmektedir (Âli İmran, 3/140). Ancak netice, hemen her zaman inananlar lehinde olagelmiştir ve olagelecektir. Onun içindir ki Kur'ân-ı Kerim: "Güzel netice muttâkilerindir" diyerek bu türlü durumlarda bizi halin kaoslarından kurtararak geleceğin ferahfeza iklimlerinde dolaştırmaktadır. Nitekim Uhud'da bu durum aynen yaşanmış ve netice, yine mü'minlerin zafer ve galebesiyle noktalanmıştır. Evet, çeşitli hikmetlere mebnî, küçük bir arıza söz konusu olsa bile, Uhud kat'iyen bir yenilgi değildir. Hayır.! Uhud, çok yönlü, gizli bir zaferdir.

Mağlubiyet Psikolojisinin Giderilmesi

Uhud'dan dönen Allah Resûlü, ordusuna yaptırdığı bu son manevra ile de onları eski moral gücüne kavuşturmuş olduğu halde Medine'ye avdet etmişti. Artık Müslümanlar eskisinden daha tecrübeli ve Allah Resûlü'nün sözlerindeki inceliği anlamakta daha titizdiler. Ancak harp esnasındaki geçici mağlubiyet, civarda hemen duyulmuş hatta bazı Arap ve Yahûdi kabilelerin iştahlarını bile kabartmıştı. Uhud'da rencîde olan onurun derhal giderilmesi; ve Müslümanların esas güç ve kuvvetlerinin hissettirilmesi, kaçınılmaz bir zâruretti ve bu işin, gecikmeye de tahammülü yoktu.

Hicri 4. sene, Allah Resûlü, Mekke müşrikleriyle işbirliği yapan Nadıroğulları üzerine yürüdü. Bu Yahûdi kabilesi, Allah Resûlü'ne karşı çok küstahlaşmış ve iki defa da onu öldürme teşebbüsünde bulunmuşlardı. Münafıkların ve Mekke müşriklerinin yardım talebine kanan ve Allah Resûlü'ne harp ilan eden Nadıroğulları, muhkem surların arkasına gizlenmekle her şeyi halledeceklerini zannediyorlardı...

Halbuki 15 günlük bir muhâsaradan sonra derhal teslim oldular. Teslim oldu ve taşınabilir mallarını yanlarında götürmek şartıyla, yurt ve yuvalarını terk edip başka yerlere göç etmeye razı oldular. Ölümden kurtuldukları için bayram yapıyorlardı. Giderken yaptıkları şenlik, Medine'de misli görülmemiş bir şenlikti. Bu nasıl bir zillet idi ki, yuvalarından ayrılırken üzülme yerine gülüp oynuyorlardı.