iğer Gazveler
Hudeybiye'yi, incelerken, Allah Resûlü'nün, üstün idareciliği faslında, müşkilleri nasıl çözdüğünü bir ölçüde tahlil etmiştik. Hudeybiye'de bir harp olması muhakkaktı. Ancak Allah Resûlü, kuvvet dengesi olmadığı bir yerde ki karşı tarafta, on bin müsellâh (silâhlı) insan, başında Halidler, İkrimeler ve daha gözü dönmüş bir sürü insan beri tarafta da, sahâbenin rivayet ettiğine göre bin altı yüz silahsız insan sırtlarında ihram, umre düşüncesiyle oraya kadar gelmişler Allah Resûlü, bir tek insanın burnunu kanatmadan hezimet muhakkak olan böyle bir karşılaşmayı Cenâb-ı Hakk'ın inâyet ve keremiyle zaferle ve muvaffakiyetle noktalamıştı.

Hudeybiye Hicret-i Seniyyenin tam altıncı senesi. Sıla hasreti sahâbenin içini yakıyor.. Bilâl-i Habeşî Mekkeli değildi. Habeşistan'dan gelmişti ama, Mekke'yle öylesine bütünleşmişti ki, Medine-i Münevvere'ye hicret edip, biraz da hummâyla hırpalanınca: "Ah Mekke! Acaba sana bir kere daha kavuşabilecek miyim? Ah Nur dağı! Seni bir daha seyredebilecek miyim?" diye yanıp inlemişti. Hz. Ebu Bekir gibi büyük bir irade bile, sarsılmış, kendisini Mekke'den atan ve uzaklaştıran insanlara bedduâ etmişti. Aşağı-yukarı dau'ssılâ herkesin içini yakıyordu. Yerin göbeği Mekke.. Onunla göbek bağı olanlar, yerin göbeğine ne zaman seyahat yapacaklarının rüyasını görüyorlardı. Altı sene geçmişti aradan, Ka'be'yi tavaf edememişlerdi. Oysa ki, Ka'be'yi, en son, onların babaları Hz. İbrahim (as) onarmış ve tamir etmişti."Doğrusu insanlar için konulan ilk mâbet, elbette ki Mekke'de bulunan, o çok mübarek ve bütün alemlere hidâyet rehberi olan evdir" (Âl-i İmran/96) âyet-i kerimesiyle anlatılan Ka'be, Hz. Âdem'in (as) eliyle yapılan yeryüzünde ilk binaydı. İlk peygamberin yaptığı ve Halilurrahmân'ın onardığı bu binadan, evet işte bu binadan O'nun en şerefli evladı Hz. Muhammed Mustafa (sav) sökülüp atılıyor ve altı sene gibi uzun bir süre içinde gelip orayı ziyaret edemiyordu. İşte O'da sıla hasreti ile yanıp kavruluyordu. Önlerine düşüp, ashâbına İslâm'a göre bir tavaf yaptırmak istiyordu. O gün Ka'be, putlarla doluydu. Ka'be'nin etrafında da bir sürü put vardı. O güne kadar Ka'be'yi tavaf edenler, tavaf yerine maskaralık yapıyorlardı. Onların yaptıklarına tavaf denmezdi. Onların Ka'be etrafındaki tavaflarına Kur'ân-ı Kerim "bükâ" ve "tasdiye" diyor (Bkz. Enfâl/35). Islık çalıyor ve ellerini çırpıyorlardı. Bilhassa geceleri, günahkar elbiselerle Ka'be tavaf edilmez diye, kadınlar bütün urbalarını atıyor ve Ka'be'nin çevresinde öyle dolaşıyorlardı. Kadınıyla-erkeğiyle, bir değişik dönemin, değişik esaslarına bağlı olarak, bir değişik tavaftı ki, anlamak, izah etmek çok zordu.

İşte Allah Resûlü, Ka'be nasıl tavaf edilir, umre nasıl yapılır, bunu göstermek istiyordu ve birinci maksadı bu idi. İkinci olarak da gösterecekti ki, Ka'be sadece Mekkelilerin veya Kureyşlilerin değil onlar kadar onda başkalarının da hakkı var. Hele Ka'be'ye şerefini, şanını iade edecek Hz. Muhammed (sav) ve O'nun kutsi cemaatinin herkesten ziyade hakkı vardı. Aslında Ka'be, çoktan minberinden ayrılmış bir mihrap gibiydi. Allah Resûlü, Medine'de kurduğu minberini, mihrabın yanına çekmek istiyordu. Ka'be, bizim ebedlere kadar mihrabımızdır ve başta da Hz. Muhammed'in (sav) mihrabıydı. İçinde putlar olduğu için muvakkaten o, Mescid-i Aksâ'ya dönüp bir süre öyle namaz kılmıştı. Kılmıştı ama, gözleri daima semâdaydı ve Ka'be'den, yüzünü dahi çevirmeye tahammül edememişti. Allah (cc) :"Yüzünü semâya çevirip durduğunu görüyoruz. Yakında Seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz" (Bakara/144) diyor ve O'nu teselli ediyordu. Mescid-i Aksâ'ya doğru namaz kıldığı süre, O'nun için hep hicrân oldu. O hatibin mihrabı, Ka'be; minberi de Medîne idi. Medine yalnızdı. Mihrabın yanına götürülünce, imamın imamlığı tamam olacaktı. Esasen O'nun imamlığı tamdı. Ancak pratikte de böyle olması için; mutlaka Ka'be'nin mü'minlerin, elinde olması lazımdı. Bu kapıyı da ilk defa bir umre ile zorlayacaktı. Onun için; "Hele bir umre yapalım" diyordu. İslâm esaslarına, İslâm düşüncesine, İslâm anlayışına ve İslâm ruhuna göre bir umre... Henüz hac farz kılınmamıştı. Hac, O'nun hayatında ilk ve son bir kere oldu. Evet, Efendimiz, farz olarak hayatında bir defa hac yaptı. Ve Ona Kur'ân-ı Kerim "Hacc-ı Ekber" dedi (Bkz. Tevbe/3). Umreye de "Hacc-ı Asgâr."

Avam halk arasında "Hacc-ı Ekber" Arafat'ın cum'aya rastlamasına denmektedir. Ama aslında böyle bir anlayış daha çok halk kaynaklıdır.

Mübarektir, güzeldir Arafat'ın cum'a gününe rastlaması ama, Hacc-ı Ekber, haccın, hac mevsiminde yapılanına; "Hacc-ı asgar" da (küçük hac) umreye denir. Üçüncü olarak da bütün kabilelere kudsîler ordusunu götürüp gösterecekti. Böyle bir birlik geçerken kimsenin burnu kanamayacak, kimsenin bir gülüne dokunulmayacak, kimsenin bağ ve bahçesine girilmeyecek ve çapulculuk yapılmayacaktı. Evet bu ordunun böyle şeylerden uzak olduğu herkese gösterilecekti. Halbuki o güne kadar çölden böyle bir güçle geçenler hep çapulculuk yapmışlardı. Onlar ise, sekîne ve itmi'nân ordusu olarak gelip-geçeceklerdi. Bu hac, hac içinde İslâm'ı temsil ve bu temsilin bütün Araplara gös-terilmesi, evet bunun te'min edilmesi çok mühimdi. Bu aynı zamanda İslâm'a ait bir mesaj manâsını da taşıyordu. Zira onları görenler şöyle diyeceklerdi: "Biz yeryüzünde şimdiye kadar böyle insanlar görmedik, olsa olsa bunlar, melek ola-bilirler." İşte Efendimiz bu mülâhaza ile yollara dökülmüştü; başka düşüncesi de yoktu. Onun için sahâbe, sadece kılıçlarını almış, bu yolculuğa öyle çıkmışlardı.. Hudeybiye mevkiine kadar da hiçbir engele raslamamışlardı. Hudeybiye'ye gelip ulaşınca, Kureyş'in hazırlıklarından haberdar olan bazı kimseler dediler ki: "Kureyş, bütün güç ve kuvvetiyle size karşı koyacak ve sizi engelleyecek.." Sükûnet ve sekine insanı vuruşmak, çatışmak istemiyordu. Zaten vuruşmak ve çatışmak için de gelmemişti. Karşılaştığı şeyden ötürü fevkalade mahzundu. Zira, Ashâbına verdiği söz vardı: "Size umre yaptıracağım!" demişti. Onlar da, İslâmî ölçüler içinde yapılacak bu yeni ve orijinal umreyi, hem de Allah Resûlü'yle beraber yapmanın müjdesiyle coşmuş ve buraya kadar o duygu ve düşüncelerle gelmişlerdi. O güne kadar yaptıkları, ne hac ne de tavaf.. İslâm esaslarına göre, vahiyden kaynaklanarak sistemleştirilmiş bir umre yapacaklardı hem de bunu Allah Resûlü yaptırtacaktı. Böylece, hem onlar hem de herkes umrenin nasıl yapıldığını görüp öğrenecekti.

Allah Resûlü Hudeybiye'de mecbûri duruş yaptı ve sahâbeyi de durdurdu. Ashâbına ve kendisine inananlara; kendi cesaretine, kendi müthiş îmanına rağmen, bunu yapıyordu. Biliyordu ki, Rabb'ine sığınarak bir kavgaya girse yine onları mağlup edecektir. Ancak O bunu yapmayıp bekleyecekti. Engelleme, belirgin hale gelince, ashabıyla biat yenilemesi yaptı. İslâm uğrunda, ölmeye kadar her şeylerini feda etmek üzere biat aldı. Ve işte bu Biata, yüce dergahtan hoşnutluk sesi: "Allah inananlardan, ağaç altında Sana baş eğerek el verirlerken, andolsun ki hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir. Allah güçlü olandır, Hakîm olandır" (Fetih/18-19).

Andolsun ki, Allah (cc) mü'minlerden razı oldu. Ki onlar ağaç altında Peygambere biat ettiler. Biatlar üstü bir biat Onların kalplerinden geçenleri Allah (cc) çok iyi biliyordu ve kalplerinden şu geçiyordu: Allah Resûlü "öl" derse öleceğiz, "kal" derse kalacağız, bize "yürüyün Ka'be'yi tavaf edin" derse tavaf edeceğiz, "silahınız yok ama şu çelik orduya kendinizi çarpın derse çarpacağız" duygu yumakları bu olabilir ve daha fazlasını söylemekte bizi aşar.

Bu arada Allah (cc) onlara sekîne inzâl buyurdu.. ve onların bu civanmertliğine mukabil çok yakın bir gelecekte, O da, onlara apaçık bir fetih ihsan va'detti. Evet Cenâb-ı Hakk onlara, Kur'ân'da bunu va'dediyordu.

Hudeybiye'de, Allah Resûlü'nün düşündüklerinden sadece bir tanesi olmamıştı. O da bir sene sonra olacaktı ve oldu: Geldiler, İslâmî ölçülere göre Ka'be'yi tavaf edip Hace-rü'l-Esved'e yüz sürdüler. Bunun dışında düşünülenlerin hemen hepsi olmuştu. Gösterdiler ve çöl gördü ki, çölün çapulcularından başka, ona emniyet getirecek, orada emniyet ve güveni temsil edecek bir kutsîler ordusu var ki geçtiği her yere emniyet tohumları ekmektedir ve 2-3 sene sonra da bunlar... duygularda yeşerip çimlenecek. Evet işte, bu görünümü sergileye sergileye ta Medine'den Mekke'ye kadar gelmişler; köye, kasabaya, çadıra hasılı bâdiyede her yere uğramışlar, çeşitli kimselerle görüşmüş ve çeşitli kimselerle karşılaşmışlardı. Bu uğrayıp-görüp geçtiği yerlerdeki insanların hemen hepsi 2-3 sene sonra gelip O'na iltihak edecek ve Ka'be'nin fethi için O'nunla beraber yerin göbeğine doğru sefer yapacaklardı. Keza, Kureyş'le beraber bütün müşrikler de anlamışlardı ki, Ka'be sadece Kureyş'in değil, O'nda bütün insanların hakkı vardır. Hususiyle de, insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed (sav) ve O'nun cemaatinin...

Aslında Kureyş, böyle bir hakkı Hudeybiye'deki muahedede kabullenmiş ve Allah Resûlü'nün imza attığı kağıda onlar da imza atmışlardı. "Siz de Ka'be'yi ziyaret edebilirsiniz. Bu sene bize ait, gelecek sene size ait. Bundan sonraki yıllarda her sene gelir Ka'be'yi tavaf edersiniz" demişlerdi. Bu aynı zamanda Müslümanların mevcudiyetini kabul etmek demekti. Oysa ki, o güne kadar yapılan propaganda, Mekke ve Ka'be'nin sadece müşriklere ve bilhassa Kureyş'e ait olduğu şeklindeydi ve bir ölçüde başkaları da bunu kabullenmiş bulunuyordu.

Herkes, orada müşriklerin göstereceği töre ve sisteme uyardı. Kimse hususi bir merasim icad edemezdi. Oysa ki Hudeybiye'de kabullenilen muahede şartlarına göre, Mekke'ye gelecek ve kendi töreleriyle Ka'be'yi tavaf edeceklerdi. Allah Resûlü, onbinlik bir ordunun karşısında silah olarak sadece kılıcı bulunan 1600 kişi ile böyle bir zafer elde ediyordu.. Kendini herkese kabul ettirme ve kalblerin kapılarını aralama zaferi.

Meselâ Urve İbni Mes'ûd, Süheyl İbni Amr, murahhas olarak oraya kadar gelmiş Allah Resûlü ile görüşmüşler, Ashâbın O'na bağlılıklarına şahit olmuş ve Allah Resûlü'nün davranışlarından, O'ndaki Allah'a (cc) îmanın, O'ndaki mehâfetullah'ın ve O'nun üzerindeki Peygamberâne hallerin çok tesirinde kalmışlardı. Derken içlerindeki buzlar erimiş, bakış zaviyeleri başkalaşmıştı. Ve bu insanlar çok yakın bir gelecekte inanıp İslâmiyet'e girmeye namzet idiler. Hatta, daha o zaman bile Mekke'ye döndüklerinde, oradaki sertlikleri kırmış ve Müslümanların lehine havayı yumuşatmışlardı. Bu arada Müslümanlıktaki yumuşatıcılık ve müşriklerdeki sertlik yer değiştirmelere bile sebep olabiliyordu ve bunun canlı misalleri de vardı. Evet, mütereddit ve mütehayyirler, bir bir Allah Resûlü'nün safına geçiyorlardı. Belki zahiren Hudeybiye, bir geriye dönüştü, ama, pek çok ganimeti olan bir gerilim dönüşüydü. Ayrıca bunun ötesinde Kureyş'ten de emin olunacaktı. Artık arkadan saldırmayacaklardı. Tabii bu arada bir de pakt teşekkül etmişti: Benî Bekir'le Kureyş, Benî Huzâa ile de Müslümanlar ayrı ayrı birer pakt kurmuşlardı ve bunlar, birbirlerine saldırmayacaktı. Bundan dolayı Allah Resûlü, çok seviniyordu. Zira, tam 10 sene çölde, birçok kabileye İslâm'ın sesini, soluğunu duyurabilecekti.

Çıban Başı Hayber

Hudeybiye dönüşünde Allah Resûlü, bir çıban başı olan Hayber'in üzerine yürüdü. Yahudiler burada daima fitne kaynatıyorlardı. Bazen, Katafan'la kafa kafaya veriyor, bazen Benî Nadır'la anlaşıyor, bazen da Kureyş'e çanak tutuyor; ama mutlaka ve her zaman Müslümanların aleyhine oyunlar plânlıyorlardı. Zaten Kureyş'i tahrik eden ve onlara cesaret veren de bunlardı. Bedir'de, Uhud'da ve Hendek'te hep onların kışkırtması vardı.

Artık onları te'dip etme vakti de gelmişti. Allah Resûlü, yine bir yıldırım harekâtı düzenledi. Hudeybiye'ye gelenler, umre yapamamışlardı ama, cihâd yapıp umrenin boşluğunu doldurabileceklerdi. Efendimiz, sahâbeden bir kısmını Katafan üzerine gönderdi. Çünkü Katafan, Hayber'in dostuydu. Bu durumda Katafan, esas hedefin kendileri olduğunu zannederek kendi başlarının derdine düştüler ve böylece Hayber'le olan irtibatlarında bir kopukluk oldu. Oysa ki, Allah Resûlü'nün hedefi Hayber'di... Onlar, "ha geldilerha gelecekler" diye korkulu rüyalar göre dursunlar, Allah Resûlü, yine bir gece yürüyüşü ile, kimseye hissettirmeden, Hayber'e ulaştı.

Hayberliler için bu günün diğer günlerden hiçbir farkı yoktu.. Herkes mu'tad işine gitmek üzere ellerinde ziraat aletleriyle bağ, bahçe ve tarlalarına gideceklerdi. Ancak, kaleden adımlarını dışarıya atar atmaz donakaldılar. Karşılarında müsellah bir ordu ve başlarında da Allah Resûlü. Yeniden gerisin geriye kaçmaya başladılar. O esnada Müslümanlar da en gür sedâ "Allahu Ekber! Hayber harap oldu." diye haykırıyorlardı. Artık Hayber'in işi bitikti yollar teslim olmaya doğru kayıyordu. Ne var ki Hayber'e yine de bir Haydar-ı Kerrar lazımdı, lazımdı ki Hayber kalesinin kapısını alsın ve bir kalkan gibi kullansın kullansın ve İslâm ordusunu şahlandırsın.

Öyle de oldu; Hayber, Hz. Ali'nin (ra) eliyle fethedildi. O gün sancak ona verilmiş ve Allah Resûlü, onun hem sevilen hem de seven olduğunu müjdelemişdi ki; bu Allah ve Resûlü tarafından sevilen, Allah ve Resûlü'nü seven ondan başkası değildi. Ve, Hayber, en kısa zamanda, en az zayîatla İslâm'ın yed-i beyzasına teslim oluyordu.

Hayber'de esir alınanlar arasında Hz. Safiyye Validemiz de (ra) vardı. Allah Resûlü'nün nikâhı altına girme bahtiyarlığına eren bu büyük kadının ayrı bir megâzî buudu vardır. Bu büyük kadınla Allah Resulü, bir de Hayber'i içinden fetheder. Çünkü Safiyye Validemiz, bundan böyle bütün nüfuzunu Hayber'de İslâm adına kullanacaktır.

Mu'te Destanı

Efendimiz'in yokluğuna terettüb eden boşluklarla beraber, kendi içinde dolu dolu bir destan. Evet kendisi iştirak edememekle beraber, İslâm'ın âfâk-ı âleme yayılmasına sebep olan Mû'te destanını zikretmeden geçemeyeceğiz. O Mû'te ki, orada Allah Resûlü'nün en çok sevdiği insanlar şehit düşmüş ve orada gömülmüşlerdi. Zeyd b. Harise (ra), ardından Cafer b. Ebû Tâlib ve onun da ardından Abdullah b. Revaha (ra) cennete Mû'te'den uçmuşlardı ve Mû'te, aynı zamanda bir askerî dehânın gün yüzüne çıkmasının da destanıdır. Allah'ın (cc) kılıcı Halid, ilk defa İslâm saflarında kendini Mû'te'de ispatlamıştır.

Sulh esnasında Allah Resûlü, dünya hükümdarlarını İslâm'a davet etmiş bunlardan bazılarından müspet cevap alırken; bazıları da red cevabı vermiş hem de bütün bütün edep sınırlarını çiğneyerek ve kendi karakterlerini sergileyerek küstahça davranmış ve küstahça cevaplar vermişlerdi.

Busrâ Emiri Şurahbil de bu son gruba dahildi. Şurahbil b. Ammar, esasen Arap olmasına rağmen, Hristiyanlığı kabul etmiş ve bu yeni dinine olan taassubunu da gelen elçi Hâris b. Umeyr'i öldürtmekle göstermişti. Allah Resûlü'nün gönderdiği elçinin öldürülmesi affedilecek gibi değildi. Ayrıca, diğer hükümdarlara fikir vermesi açısından da tahribi oldukça büyük sayılırdı. Efendimiz, derhal 3000 kişilik bir ordu hazırladı ve başlarına da âzadlı kölesi, manevî evladı ki İslâm, sonradan böyle evlat edinmeyi kaldırmıştır- Zeyd b. Harise'yi (ra) geçirdi. Ardından da: "Zeyd'e bir şey olursa kumandayı Cafer, ona da bir şey olursa, Abdullah b. Revâha alsın" ferman etti ve: "Eğer ona da bir şey olursa, kumandayı Allah (cc) kılıçlarından bir kılıç alsın" buyurdu. İsim zikredilmemişti ama, hâdiseler onun Halid olduğunu ortaya çıkaracaktı. İslâm ordusu, Mû'te'ye vardığında 100.000 kişilik beklenmedik bir orduyla karşılaştı. İki sayı arasında ürperten bir farklılık vardı: Yüzbine karşı, üçbin insan..

Buna rağmen, "zafer elde edemesek de şehitlik elde ederiz" deyip savaşmaya karar verdiler.. ve ilk üç kumandan birbiri ardınca şehit oldu. Derken, o âna kadar değişik yiğitlerin göğsünde taşınan sancak, sonunda gelip Halid'e ulaştı. O gün Halid'in elinde tam 9 kılıç kırılmıştı. Halid (ra), bir taraftan savaşırken, diğer yandan da, bir kısım ustaca manevralarla, zayiat vermeden orduyu Medine'ye götürebil-menin yollarını araştırıyordu ki harp tekniği açısından bu büyük bir başarıydı. Gerçi, geriye çekilmeye kapalı sahabi ruhu bundan çok rahatsız olacaktı ama, Kurân'ın ölçüleri içinde bunun böyle olmasında zaruret vardı. Buhari ve Müslim, baştan sona vak'ayı şöyle naklederler:

"Allah Resûlü, ashâbı arasında oturuyor ve Mû'te'de cereyan eden hâdiseyi aynen anlatıyordu. İşte bayrağı Zeyd İbni Harise (ra) aldı, atını sürdü âdetâ budadılar ve düştü, şehit oldu işte şimdi sancağı Ca'fer İbni Ebu Talib (ra) aldı, işte onu da şehit ettiler.. işte Abdullah İbn Revâha (ra) aldı ve o da cennete uçtu. Ve şimdi de Allah (cc) kılıçlarından bir kılıç aldı, idbâr ikbâle dönüyor." Ve, bir başka kaynağa göre biraz sonra da şöyle buyuracaklardır:

"Ben üç şehidi, cennete yürürken gördüm. İkisinin boynunda bukağı vardı. Başlarını sağa sola döndürmelerine mâni oluyordu. Ca'fer'in (ra) boynunda bir şey yoktu ve o dümdüzdü. Çünkü o, düşmana karşı saldırırken, gözünü kırpmadan, başını sağa sola çevirmeden, dümdüz gitmişti." Sahâbe dahi olsa bazılarında ölüm endişesi olabilir.. ve onlarınki hiçbir zaman mahzur buudlarına ulaşmaz.. Tabii, Allah Resûlü'nün gördüğü, berzah âlemine ve misal âlemine ait tablolardı.

Benî Asfar'ın gözü korkmuştu... Evet, üç bin kişilik bir ordu. Halid (ra), usta manevralarıyla kimsenin burnunu kanatmadan Medine'ye kadar gelebilmişti. İbni Hişam'ın rivayetine göre bu muharebede verilen şehit sayısı 12'dir. Mû'te'nin neticesinde etrafa, İslâm'ın varlığı kabul ettirilmiş ve artık Benî Asfar'da İslâm'ın adından bahseder olmuştu. Onlar arasında da Hz. Muhammed'in (sav) yâd-ı cemîli dillerdeydi. İnansınlar, inanmasınlar herkes "Muhammed Allah'ın resûlüdür" tâbirini kullanıyorlardı. Bu umumi ma'nadaki hazırlıklar yapıldıktan sonra, rüyanın gerçekleşme zamanı gelmişti.

"And olsun ki Allah, Peygamberi'nin rüyasının gerçek olduğunu tasdik eder. Ey inananlar! Sizi Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka yakın zamanda bir zafer verecektir.

Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi, Kur'ân ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak da Allah yeter" (Fetih/27-28).

Mekke'nin Fethine Doğru

Allah Resûlü'nün gördüğü rüyalar, sâdık rüyalardır. Nübüvvetin ilk altı ayında gördüğü rüyaların, sabah aydınlığı kadar açık olduğunu ve gece ne görürse, gündüz onun aynen çıktığını, Âişe Validemiz nakleder. İşte Efendimiz'in gördüğü rüya! O, Mescid-i Harâm'a, Kurân'ın tasvir ettiği şekilde girecekti. Cenâb-ı Hakk, Habîbi'ne gösterdiği bu rüyayı, yukarıda zikrettiğimiz âyetiyle artık gerçekleşmiş gösteriyordu.

Efendimiz'in rüyaları, vahiyle içli-dışlı olmakla beraber, buradaki "rüya", "rü'yet" kökünden "görme" manâsına da gelebilir. Yani nasıl Cenâb-ı Hakk, bazen O'na, cenneti, cehennemi, arş'ı, Levh'i göstermiştir; ve nasıl bazen kıyâmete kadar olacak hâdiseleri gözünün önüne sermiştir; aynen öyle de, bir gün Mescid-i Harâm'a emniyet ve güven içinde gidilip, hac ve umre yapılacağını da göstermiştir. Bu görme, rüyada da olabilir açıktan açığa da, bu da bir tevcih ister kelimenin zahirine göre rüyayı kendi manâsında, isterse "rü'yet", manâsında kabul edelim, netice değişmeyecektir. Mühim olan, Allah Resûlü'ne gösterilen o tablonun aynen cereyan etmiş olmasıdır. O tabloda Mekke'nin fethi vardır; ve daha şimdiden hâdiseler, Müslümanları böyle bir zemine doğru çekmektedir.

Hudeybiye anlaşmasından sonra, Kureyş'e bağlı kabilelerle, Müslümanlara taraftar kabileler arasında bir pakt kurulduğunu, yukarıda söylemiştik. Kureyş'e bağlı, Benî Bekr kabilesi, Müslümanlara bağlı Benî Huzâa'ya saldırıp katliamda bulununca, Hudeybiye anlaşması ihlâl edilmiş ve anlaşma maddeleri hükümsüz hale gelmiş oluyordu. Durumun vehametini anlayan Ebû Süfyan, derhal Medine'ye geldi. Anlaşma maddelerinin aynen geçerliliğini temine çalıştı; fakat onun teklifleri kabul görmedi.

Artık, ok yaydan çıkmıştı ve Allah Resûlü, bir harp hazırlığı içindeydi.. Her zaman yaptığı gibi niyet ve gayesini fevkalâde gizli tutuyordu. Bu defa sırrını vezirleri ve hayat arkadaşlarından da gizli tutmuştur. Öyle ki, Hz. Ebu Bekir, bir gün kızı Âişe'nin (ra) evine gidip de, onu yol hazırlığı yaparken bulunca, Resûlullah'ın nereye gitmeyi düşündüğünü sormuş ve Hz. Âişe Validemiz'den (ra): "Vallahî babacığım ben de bilmiyorum" cevabını almıştı. Evet, hareket bu denli mahrem tutuluyordu. Hz. Ebu Bekir ki O'nun en yakını ve en çok sevdiği insandı. Hicrette dahi yol arkadaşı olarak onu seçmişti. Buna rağmen yapılmakta olan sefer hazırlığının hedefi ondan dahi gizli tutulmuştu. Bu da, Allah Resûlü'nün nasıl ulaşılmaz bir erkân-ı harp olduğunun bir başka buudu. Allah Resûlü'nden bu dersi alan Fatih, bir gün şöyle diyecektir: "Sırrımı sakalım bilse, onu dahi keser atarım." İşte Allah Resûlü'nün sır varislerinden bir kutlu serdar!.

Allah Resûlü sır adına askerî harekâtında hep tevriye yapmıştır. Esas hedefi daima saklamış ve başka şekilde anlaşılmasını sağlayacak karineleri nazara vermiştir. Zannediyorum modern erkan-ı harpler de farklı düşünmüyorlar. Şayet, bir yerden çıkartma yapacaklarsa, çıkartmanın meydana getireceği gürültünün on katını bir başka yerlerde çıkarırlar. Daima alternatifli hareket ederler ve gerçek hedefi hep saklarlar. Nerden çıkartma yapacaklar? "A" bayırından mı? "B" bayırından mı? "C" bayırından mı? bilinmez. Fakat bunlar 14 asır sonra gelişen harp tekniğiyle alâkalı şeyler... Bunların gerçek kâşifi Hz. Muhammed Mustafa'dır (sav). Mektep görmemiş, medrese görmemiş, öğrendiklerini bütünüyle Cenâb-ı Hakk'dan öğrenmiş bir ümmiy-i alemü'l-ülemâdır. Ve O'nun için bize bir daha "Muhammedu'r-Resulullah" dedirtmektedir.

Evet, yine hedefini saklıyor, yine çölde kuş uçurtmuyordu ve kurduğu haber ağıyla kim ne götürüyor, kim ne getiriyor hepsini bir bir tesbit ediyordu. Bunlar, ister vahiy yoluyla, ister o büyük ferâsetin, fetânetin, ferâset ve fetânetiyle olsun; farketmez; O, çölü avucunun içi gibi ta'kib edebiliyordu.

İşte bir misâl: "Bedir'de bulunmuş bir sahâbi, yanlış bir içtihadla, hârekatın son anlarında, Mekke'ye doğru gidildiğini anlayınca, bu durumu haber veren bir mektup yazıp gönderiyor. Bu mektubu su taşıyan saka bir kadın götürmektedir. Allah Resûlü hemen Hz. Ali ile Zübeyr b. Avvâm'ı çağırarak durumu onlara bildiriyor ve onlar da yıldırım hızıyla gidip kadından bu mektubu alıp getiriyorlar." Bu gizlilik, tâ Mekke'ye bir konak mesafe kalıncaya kadar devam ediyor ve kimsenin, ordunun gelişinden haberi olmuyor.

O, Hz. Abbas (ra) vasıtasıyla Ebû Süfyan'ı çağırdığında, artık Mekkeli için yapacak bir şey kalmamıştı. En hızlı at ve develerle kaçmak isteseler dahi kurtulamayacaklardı.. gayri Mekke o kadar kıskıvraktı.

Ancak Allah Resûlü, yine de çok hassas davranıyordu. Hassasiyeti her iki cephe için de geçerliydi. Ne kendi askerlerinden ne de Mekkelilerden zâiyat verilmesini istemiyordu. O'nun bu hassasiyeti sayesindedir ki, koskoca Mekke fethinde Müslümanlardan şehit olanların sayısı sadece 3 kişiydi. Halbuki hâlâ Allah Resûlü'yle harp etme düşüncesinde olan bir sürü gözü dönmüş Mekkeli vardı.. ve bunlar "her çibâd âbâd" diyecek türden insanlardı.

Efendimiz, tam 10 bin askerle gelmişti.. evet iki sene evvel 1600 kişiyle gelip geriye döndüğü Mekke'ye şimdi 10.000 insanla girecekti. Ancak O, bu gücü, onların içlerindeki gerçek kuvvet ölçüsünde değerlendirmiş ve Mekkelilerin görebildiği bir yerde, kişi başına bir ateş yakılmasını emretmişti. Mekkelilerin bildiği, her çadır için bir ateş yakılmasıydı. Dolayısıyla onlar 10.000 ateşi görünce en az 30.000 insan tarafından muhâsara edildiklerini sandılar.. ve bu durum, onları bütünüyle felç etti. Öyle ki artık teslim olmaktan başka çareleri yoktu. Zaten Ebu Süfyan da Mekke'ye döndüğünde, sadece bunu tavsiye ediyordu.

Çünkü gökteki yıldızları seyreder gibi, yanan bu ateşleri seyretmiş ve bütün bütün mukavemetini yitirmişti. Zira artık o da bu gece, cahiliyenin son gecesidir ve fetihle Müslümanların arasında, sadece bir gece kalmıştır.

Allah Resûlü'nün alternatifli stratejisi devam ediyordu. Mekke'ye girerken orduyu altıya taksim etti ve Mekke'ye altı koldan girildi. Sadece başlarında Halid b. Velid'in (ra) olduğu kol, İkrime ve yanındakilerle çatışma zorunda kalmıştı. Diğer birlikler hiçbir engelle karşılaşmadan Mekke'ye girmişlerdi.

O gün için Mekke'de mes'ele çıkarabilecek tek insan Ebû Süfyan'dı. Halbuki Allah Resûlü bir cümleyle onu da yumuşatmıştı: "Ebu Süfyan'ın evine sığınanlar korunmuş-tur." Evet, Ebû Süfyan'a verilen bu kadarcık bir paye dahi, onun elini kolunu bağlamaya yetmişti. Hatta ondan sonra Ebû Süfyan, teslim olmayı teşvik eden en hareretli insan haline gelmişti. Elbette ki bütün Mekkeliler Ebu Süfyan'ın evine sığacak değillerdi. Allah'ın (cc) evi, Ebu Süfyan'ın evinden korunmaya daha layıktı. Ve Allah Resûlü şöyle buyurdu: "Kâbe'ye sığınanlar da korunmuştur." Ve, bir süpriz karar, tarihte ilk defa, dışarı çıkma yasağı konuluyordu. Bu, can güvenliği için gerekli olduğu kadar, ordunun rahat hareket edebilmesi için de gerekliydi. Bu mülâhaza ile Allah Resûlü: "Kendi evine girip saklananlar korunmuştur" diyordu. Böylece Mekkelilerden gelmesi muhtemel bütün direnişler önlenmiş oluyordu.

Efendimiz'in iştirak ettiği diğer gazvelerden sarf-ı nazar, sadece şu Mekke Fethi ve burada tatbik ettiği askerî ve siyasî strateji dahi zannediyorum O'nun ne büyük bir askerî dehâ olduğunu göstermeye kâfidir. Mekke'nin fethi tek başına, bütün insaf ehline dedirtecek büyük bir hadisedir.

Sanki O, Mekke'yi birkaç kere fethetmiş gibi plânın her safhasında, gayet rahat hareket etmiştir. Kafasında plânladığı hususlar noktası, virgülüne kadar aynen çıkmış, O da ne yapılması gerekiyorsa onu yapmıştır. Tabii fethin ardından ilan ettiği umumî af ve gösterdiği engin mürüvvet, Mekke insanını derhal O'na teslim olmaya ve İslâm'a girmeye çekmiştir. Bu, ne şirin bir zorlamadır ki, bir gün içinde bütün Mekkeliler Müslüman olmuştur. Şimdi sıra, bu yeni potansiyeli aksiyona çevirmeye gelmiştir. Aman Allah'ım! Bu ne müthiş bir inkılâptır ki, dün O'na düşmanlıkta canlarını verenler, bugün O'nun düşmanları karşısında canlarını vermeye hazırlanmaktadırlar!

Huneyn Badiresi

Mekke'nin fethiyle, ortada duran ve hangi taraf galebe çalarsa o tarafa meyletmeye kararlı bulunan kabileler, teker teker İslâm'a dehâlet etmeye başladılar. Bu gelişme Sakîf ve Havâzin kabileleri arasında hazımsızlığa sebebiyet vermişti. Daha fazla gelişmeye fırsat vermemek için hemen harekete geçtiler ve çölde buldukları çapulcularla beraber 20-30 bin kişilik bir ordu kurdular.

Allah Resûlü, istihbarat için Abdullah b. Ebi Hadred'i (ra) bu kabilelerin arasına göndermişti. Abdullah, elde ettiği bütün ma'lûmatla Allah Resûlü'ne geldi ve durumu rapor etti. Sakîf ve Havâzin kabileleri, büyük bir ordu ile Huneyn'de mevzilenmişlerdi.

Bu her iki kabile de cesaret ve atıcılıkları ile meşhurdu. Ok atmada hepsi de usta sayılırlardı. Bunlara karşı, ekseriyeti yeni Müslüman ve genç bir orduyla mukâbele etmek icab ediyordu. Öyle de oldu. Allah Resûlü, derhal Huneyn'e doğru yürüyüş emri verdi. Yoksa, her şey Müslümanların aleyhine dönebilirdi. Zira, bu kabileler şayet Mekke'ye kadar gelme fırsatı bulurlarsa, Mekke'de bozgunculuk için fırsat bekleyenlere, bekledikleri fırsat verilmiş olacaktı. Aynı zamanda, çokları itibariyle onurları rencide olmuş Mekke'nin yeni Müslümanları, düşmana karşı kavga verirlerse, bu hem onların uzak ihtimal de olsa, sarsıntı geçirmelerini önleyecek hem de kalplerinde İslâm'ın oturaklaşmasını hızlandıracak ve onları iyiden iyiye İslâm'a perçinleyecekti.

Huneyn'e 12.000 askerle gidildi. Bunlardan 2.000 kadarı yürekten Müslüman değildi. Diğerlerinin ise çoğu genç ve tecrübesizdi. Bu gençlerin başında da Halid b. Velid (ra) vardı. Düşman "U" şeklinde mevzilenmişti. İslâm ordusunun öncü kuvvetleri ya farkında olmadan ya da bilerek bu "U" nun içine girdiler. Ansızın gelen ok yağmuru sebebiyle de geri çekilmek zorunda kaldılar. Zira çoğunlukla zırhları yoktu, oklar da çok şiddetli ve isabetli geliyordu. Eğer "U" nun içine bilerek girildi ise, geri çekiliş, bir harp oyunuydu. Nitekim okçular, Müslümanların kaçtığını görünce, sevinç çığlıkları atarak yerlerinden çıkmış ve kaçanları takibe koyulmuşlardı. Tabii farkına varmadan, bir kıskaç içine girmiş oldular. Ve, taarruz eden bu güçler ricate mecbur kaldılar. Derken, birkaç saat içinde ölenler ölmüş, kaçanlar da Taif'e sığınmak zorunda kalmışlardı.

Huneyn'in başında da, aynen Uhud'un ortasında olduğu gibi zahiren bir hezimet yaşanmıştı. Ancak Allah Resûlü, bu en zor durumda dahi fıtrî cesâreti ve müthiş fetânetiyle hâdiselerin akışını değiştirmiş ve Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla mutlak bir mağlubiyeti, parlak bir zafere çevirmesini bilmişti.

Peygamberimiz, tam İslâm ordusundaki panik esnasında ileriye atıldı. Öyle ki, Hz. Abbas (ra), Allah Resûlü'nün bindiği hayvanın gemini zor zabtediyor ve O'nun düşman safları arasına girmesine mâni' olmaya çalışıyordu. O ise en gür sesiyle: "Ben nebîyim bunda yalan yok. Ve ben Abdülmut-talib'in torunuyum.." diyordu.

Bunun üzerine Efendimiz'in emrine binâen Hz. Abbas (ra), Huneyn'de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle "Ey Semure ağacının altında biat etmiş Sahabiler! Neredesiniz?!" diyerek nida etti.

Daha sonra Hz. Peygamber'in sesini ve çağrısını duyan bütün Müslümanlar, Allah Resûlü'nün etrafında toplandılar.. mağlubiyet aşıldı ve zafere ulaşıldı.

Burada bir noktaya işaret etmeden geçemeyeceğim: Allah Resûlü, 18 gazâya iştirak etmiş ve hepsinde de büyük zaferler kazanmıştı. Ancak, benim kanaatim odur ki, Uhud ve Huneyn, O'nun askerî dehasını gösterme açısından diğerlerinden daha parlak, daha muhteşem zaferlerdi. Çünkü diğerlerinde, O'nun hafızasında plânladığı şeyler aynen tahakkuk etmiş olduğundan, Allah Resûlü, hiç zorlanmamış, neticeye gayet rahat ulaşmıştı. Halbuki, bu iki muharebede beklenmedik hâdiseler zuhûr etmiş, O'nun ilk plânları çarpıtılmış, düşmana fırsat verilmiş, ama buna rağmen, netice yine zaferle noktalanmıştır. Beklenmedik hâdiseler de O'nun hiçbir dahli yoktur. Öyleyse, mutlak bir hezimetten kurtulup, parlak bir zafer elde ettiği Uhud ve Huneyn, O Kumandan-ı Zîşan'ın askerî dehâsının en parlak bir buududur.

Tebük

Allah Resûlü'nün gerçekleştirdiği yıldırım harekatından birisi de Tebûk Seferi'dir. Bir aralık, Bizans İmparatorluğunun, büyük bir ordu hazırlayıp Medîne'ye gelmekte olduğu şayiası yayıldı. Bu durum, Müslümanları tedirgin ederken, etraf kabilelerden düşman olanları da ümitlendiriyordu. Zaten Gassânîler'in çevirmek istedikleri entrikalar da herkesçe bilinmekteydi.

Her seferini gizlilik içinde gerçekleştiren Allah Resûlü, bu seferini açıktan ilan etti ve etraf kabilelere adam göndererek onlardan asker ve malzeme yardımında bulunmalarını istedi. O sene civarda ve Medine'de çok zor günler yaşanıyordu. Hava alabildiğine sıcak ve kuraklık ortalığı kavuruyordu. Bir de meyvelerin hasat vakti girmişti. Ama Allah Resûlü, seferberlik ilan etmiş ve yol hazırlıklarına başlamıştı bile. Herkes bu sefere iştirak etmek için âdeta birbiriyle yarışıyordu.

Sefere iştirak heyecanıyla Allah Resûlü'ne gelip de, binek bulunamadığı için kabul edilemeyen nice Müslüman vardı ki, O'nun yanından çocuk gibi ağlayarak ayrılıyorlardı. Kur'ân onların bu halini bir ibret levhası olarak âbideleştirmiştir. (Bkz. Tevbe/92).

Bu arada, münafıklar da boş durmuyordu. Müslümanları seferden alıkoymak için ellerinden gelen her türlü hile ve oyuna başvuruyorlardı. Nihayet Allah Resûlü, 30.000 kişilik bir orduyla Tebûk'a doğru hareket etti. 20 gün kadar Tebûk'da kaldı. Bizans, kendisinde cesaret göremediği için bu orduya karşı mukabelede bulunamadı. Dolayısıyla da Tebûk'de harp yapılmadı; ama duyup işitenler üzerinde müthiş te'siri oldu. Zira düşmana öyle bir gözdağı verildi ki, ancak büyük bir meydan muharebesinde aldığı hezimetle düşman bu kadar sinebilirdi. Etrafta bulunan nice Hristiyan kabileler, Allah Resûlü'ne cizye vermeyi kabul ederek, inkîyadlarını bildirdiler. Niceleri de, din olarak İslâm'ı seçtiler. Bu yönüyle de Tebûk'u İki Cihan Serveri'nin zaferlerinden biri olarak görmek mümkündür.

Şimdiye kadar bazı vak'aları naklederek O'nun nasıl bir erkan-ı harp olduğunu görmeye çalıştık. Şimdi de umûmî manâda bir erkan-ı harpte olması gereken hususiyetleri zikrederek, Allah Resûlü'nün askerî dehâsına, daha doğrusu, fetânetinin bu yöndeki buuduna temas etmek istiyorum.