eriyyelerin Neticeleri
Çöldeki Hakimiyet Ele Geçmişti

Rasûlullah (sav), Medine’ye teşrif buyurduktan az sonra başlayarak, bu minval üzere yıldırım hareketleri tertip ediyor, düşmanlarını sindiriyor, onların içlerine korku salıyor; iktisadî hayatlarını tehdit ediyor, onları malî ve iktisadî bunalımlara itiyor ve hâdiseleri Bedri Kübrâ’ya doğru çekiyordu. Bütün bunları yaparken de öyle bir haberleşme ağı kurmuş idi ki, o gün Kureyş, Rasûlullah’ın kurduğu bu haber ağıyla evlerinin içinde olan şeylerden dahi haberdar olduğu, paniği içindeydiler. Her yerde görüşülüp konuşulan şey şu idi: Bir insan böyle bir haber ağı ile kuş değil sinek dahi uçurtmaz, hasımlarının yaptığı şeyleri bilir. İş böyle olunca paniğin buudlarını tahmin etmek oldukça zordur.

Bize askerde derlerdi ki, muharebe muhabere demektir. İyi bir muhabere teşkilatınız varsa ve iletişim mükemmel ise, bir ölçüde zaferin yarısı garantilenmiş sayılır. Hasımlarınıza haber sızdırmayacaksınız ve onlardan günübirlik sürekli haber elde edeceksiniz.. merkezi de dakikası dakikasına olanlardan haberdar edeceksiniz. Günümüzde teknik bu kadar ilerlemiş olmasına rağmen karşı cepheye sızdırmadan haber ulaştırma oldukça zor ve hele onlardan haber sızdırmak... Halbuki o iptidaî şartlarda, Allah Rasûlü nasıl bir haber ağı kurmuş idiyse haberler çok seri hem de fevkalâde bir güvenlik içinde intikal ediyordu. Kendisine vahiy nasıl güvenle, Cibrîl gibi,”Orada kendisine itaat edilir, O emîndir” (Tekvir/21) ile serfiraz bir melek vasıtasıyla getiriliyordu.. kurduğu haber ağı da, âdetâ aynı güven ve aynı hassasiyet içinde işliyordu. Allah Rasûlü güvenirlilik adına, bu mükemmel haber ağıyla başarılı bir iletişim içindeydi. Hiçbir haber sızmıyor, düşman hiçbir şeyden haberdar olmuyor; O’nun ise, kaçırdığı tek haber bulunmuyordu.

Batının dehâ çapında kabul ettiği kumandanlar vardır. Sezar, Anibal, Napolyon ve Hitler’i bunlar arasında sayabiliriz. Ancak, tarih şahittir ki bunların hiçbiri, Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağını kuramamış ve düşmanı yakın takibe almada, Allah Rasûlü’nün topuğuna ulaşamamıştır. Allah Rasûlü’nün haberlerinden dışarıya sızan bir tek vak’a bilmiyoruz. Yoksa, bir avuç insanla o kadar kefere ve fecerenin hakkından gelinmesi mümkün değildi. Esbâb dairesi içinde inayet ve tevfik; temkin ve tedbirin inayet sahibinin inayeti ölçüsünde, derin bir buududur; kudret dairesi içinde de temkin ü tedbir, ilâhî tevfikin sığ bir vesilesidir. O, bizim rehberimiz olma mevkiinde, esbap dairesine göre hareket ediyordu.

Sadede dönüyoruz: Cihan harplerinde gördük ki, bir ülkenin limanlarını, ithalat ve ihracatını tehdit altında bulundurmak, onları iktisadî ambargo içine almak, o ülke insanının iki ayağını bir kaba sokmak, yarınlarına karşı onları güvensiz hale getirmek çok önemlidir. Evet, sizin kanınıza ekmek doğrayıp yemek isteyen hasımlarınızla yaka paça olmaya doğru giderken, veya onları buna doğru çekerken, elbette ki önce onları felç etmeniz gerekecek. İşte Allah Rasûlü de bu yıldırım hareketleriyle hasımlarını böyle felç ediyordu. Artık Mekke’nin güvenliği kalmamıştı ve çöldeki şaşkın adam şöyle düşünüyordu: “Bundan böyle Mekkeli müşrik bizi koruyamaz. Bizim için güvenlik kaynağı olamaz. Öyle anlaşılıyor ki, insanlığın kaderi başkalarının eline geçti. Öyle ise bizim onlara dehalet etmemiz ve uymamız daha uygun olacaktır.” Evet, böyle düşünüyor ve fevç fevç Allah Rasûlü’ne dehalet ediyorlardı.

Kimsenin burnu kanamasa bile, kervanlar daima tehdit altındaydı. Evet, bütün bu hareketler esnasında arz ettiğim gibi, Nahle’de bir talihsizin, Müslüman oklarına hedef olmasının dışında, herhangi bir insanın kılına dokunulmamıştı.

Artık Çöl Emindi

Allah Rasûlü bu seriyyeleriyle, hedeflediği şeylerin hepsini birer birer elde etmiş bulunuyordu. Artık çölde bir değişik güç ve kuvvetle kendisini hissettirmeye başlamıştı. Mütegallip Kureyş karşısında bir Hz. Muhammed (sav) vardı ve bir Hz. Muhammed cemaatı vardı. Ne var ki; sağda solda kuvveti temsil ettiği, çapulcu kuvvetleri bozguna uğrattığı halde, hiçbir zaman kuvveti, bir zulüm aracı olarak kullanmıyordu. Karşı tarafın elinde ise kuvvet, “ben haklıyım” diyor, herkesin hukukuna tecavüz ediyor gece baskınları yapıyor.. mazlumu, zayıfı eziyor, inletiyor ve iniltileri de ney gibi dinliyordu.

Bu yeni kuvvet ise, başka bir kuvvetti. Bu, âdeta gökten inmiş bir kuvvet gibiydi; elinde kuvveti tutuyordu ama, hak karşısında da temenna duruyordu. Hukuka fevkalâde saygılıydı. Evet hak, insanlık tarihinde, bu seviyede bir kere böyle saygı ve ihtiram görüyordu. O da Hz. Muhammed Mustafa'nın (sav) eliyle oluyordu. Aksine, başka zamanlarda her gece gelen, kendine göre kanunlar koydu ve “bu hukuktur” dedi... Hz. Muhammed (sav), Allah'ın (cc) vazettiği hukukun üstünlüğüne daima saygılı oldu.. saygılı oldu ve parmağını, haramın, mahzurlunun en küçüğüne dahi uzatmadı. İşte bütün bunları çöl, çöl insanı, onun çoraklaşmış düşüncesi, herkes ve her şey gördü. Bâdiye bunu gördü karanlıklar bunu gördü çadırların, çardakların önlerinden o müthiş timler geçiyor ama, ne kadına kıza ilişiyor, ne elin âlemin kazandığı şeylere el uzatıyor ne de haksızlığın en küçüğünü irtikap ediyordu. O, bunları göstermeyi hedeflemişti ve şimdi de gösteriyordu. Artık güven, yavaş yavaş Mekke’den Medine’ye doğru kayıyor ve O’nun ufuklarında tülleniyordu. Çünkü Emîn oradaydı. Emîn, bir zamanlar Mekke’nin kadrini bilemediği “el-Emîn” ve bizim “Muhammedü’r-Rasûlullah es-Sadıku’l-va’di’l-Emîn” dediğimiz Emîn artık Medine’de idi. Emniyet, emînin yanında olur. Çöl insanı böyle düşünüyor ve Medîne’ye doğru kayıyordu.. Hususiyle son zamanlarda, Kureyş, bütün bütün gücünü yitirmiş, onlara hiçbir güven veremiyordu. Başkalarına güven vermek şöyle dursun kendi kervanları bile tehdit altındaydı. Bu mülahazalar, müşrik çevrede sürekli çözülmeler meydana getiriyordu. Bunları gördükçe Mekkeliler, öfkeden patlayacak hale geliyorlardı.

Vaktinden Önce Yakalamak Çok Önemliydi

Düşmanı kızdırmak, canını sıkmak, vakitsiz, erken harekete sevk etmek için önemli bir meseledir. Size yeni olmuş bir hâdiseyi arz edeyim. Bana birkaç defa sordular, “Türkistan, Özbekistan, Gürcistan, Dağıstan gibi ülkelerde hareket var. Kırım’da bir ölçüde yine hareketler var. Bu hareketler Nebîlerin va’dinde, velîlerin yâdında, güvercinin kanadında ve ahir zamanda beklediğimiz o mutlu günler midir acaba? Ona doğru mu gidiliyor? Yani esir milletler hürriyetlerini hak ve hukuklarını elde edebilecekler mi?” Doğru ona doğru gidiliyor fakat, şu andaki hareketlerin bazılarını senarize edip sahneye koyan hasımlarımızdır. Evet, oralarda, bizim soydaşlarımıza, bizim dindaşlarımıza, bizim eski kardeşlerimize ait hareketler hep başkaları tarafından plânlanıyor. Çünkü biz henüz oralarda yumurtanın içinde civciv veya tavuğun altında yumurta gibiyiz. Üç-beş tane çapulcuyu tahrik ederek sokak hareketine zorlayacaklar ve arkadan da mekanize birliklerini üzerimize sürecekler ve daha yavru iken başımızı ezecekler. Zira Gürcistan’dan üç-beş sergerdan Bulgaristan’a gitti. Şumnu’da göründü, Sofya’da göründü ve şöyle dediler: “Biz Rusya’da başkaldırdık ve bir kısım haklar kopardık, başkaldırın, hak koparın.” Bu önemli bir meseledir. Vakitsiz belli bir sahaya çekme ve iflahımızı kesme gayretidir. Ama bilmiyorlar. “Hak daima galebe çalacak ve ezilmeyecektir” “Ve o, hep üstte olacaktır ve onun üstünde olunamayacaktır”... Ve inşaallah kendi oyunları kendi başlarına dolanacaktır!

“Hile, komplo kim müstahaksa onun başına dolanır.”(Fatır/43). Evet Allah Rasûlü, bir bakıma sindirme hareketleriyle hasımlarını tahrik ediyordu. “Kervanlarımız tehlikede, iktisadî hayatımız tehdit ediliyor, çöl, adım adım O’na doğru kayıyor, öyle ise çıkıp Bedir’de hesabını görelim” diyorlardı. Evet, o devirde cahiliyenin şeytanı Ebu Cehil onlara, işte bunları söylüyordu. Hatta çokları yarı yoldan döneceklerdi ama o: “Hayır, bu işi burada bitirelim, bitirelim zira biz O’nun işini bitiremezsek O bizim işimizi bitirecek” diyor ve tahriklerini devam ettiriyordu.

Allah Rasûlü’nün hedefi de buydu. Kur’ân da, O’na bunu talim ediyordu:“Karşılaştığınızda, olacak işi oldurmak için, onları gözlerinize az gösteriyor ve sizi de onların gözünde azaltıyordu. Bütün işler, dönüp Allah’a varır” (Enfal/44).

Allah (cc) onlara sizi, sizi de onlara az gösterdi ki ummadığınız bir yerde, bir tablo, bir hâdise ve bir vak’a meydana geliversin. Zaten, Allah (cc) hükmünü vermişti ve O’nun verdiği hüküm de kaza olacaktı. Bu itibarla başlarına gelecek akıbet muhakkaktı; bundan kaçamazlardı. Allah hasımlarını O’na doğru çekiyordu ve bir gün Bedr-i Kübrâ’da vakitsiz olarak kendilerini Müslümanların karşısında bulacaklardı. Allah Rasûlü’nün harp stratejisini bilmiyorlardı. Kovmuşlar, içlerinden atmışlardı işte şimdi de tir tir O’nun karşısında idiler... Bir seneden beri ihkak-ı hak etmek, onların aldıkları hakkı istirdat etmek, ve onların kuvve-i maneviyelerini kırmak için seriyyeler tertip eden bu insanın nasıl bir erkân-ı harb olduğunu belki birkaç saat sonra anlayacaklardı ama, bunun hiçbir yararı olmayacaktı. Evet, Bedir’de öyle bir erkân-ı harple karşılaştılar ve hiç bilmedikleri bir harp stratejisi ile mukabele gördüler. Derken darman duman oldular.

Bütün Hadiseler Bedir'e Hazırlıktı

Evet, Bedr-i Kübra’ya gelinmişti ama, bu geliş basit insanların, hatta sıradan erkân-ı harplerin gelişi gibi değildi. O nereye gittiğini çok iyi bilerek “Bedr’e gidiyorum, düşmanlarımla yaka-paça olacağım”, şuûruyla oraya gelmiş, gelinceye kadar da tam 17 defa değişik yıldırım hareketleriyle düşmanın yüreğini ağzına getirmiş ve her evde, her ocakta, her bucakta, şok tesiri yapabilecek güç ve hareket gösterisiyle rûhen onları felç etmiş kendi güçleri hakkında onları şüpheye düşürmüştü. Hatta “Mekke ve Mekke civarında (Ümmü’l-Kura’da) artık emniyet ve güven yok” dedirtmiş.. böylece çölü, efkârının yanına çekmiştir ki, artık emniyetin, “Emîn” insanın yanında olduğunu herkes kabulleniyordu. Zaten cahiliye de O’na “Muhammedü’l-Emîn” deyip, O’nu emniyetin biricik temsilcisi olarak görmüyor muydu? O, gökte de Emîndi, yerde de lisan-ı nezihinde bir gün hem bir ihtar, hem de tahdis-i nimet olarak şu inkisara âmiz sözler dökülmüştü: “Ben de emîn olamazsam, kim emîn olur ki. Ben gökte emîn, yerde de emînim.”

Artık çöl, emîn kim, emniyet nerede bunu ayan beyan görüyordu. Evet “Emîn” şimdi beled-i emîn olan, Medine’de oturuyor.. ve efendilik de Kureyş’in elinden, Medine’deki Kureyş’in efendisinin eline geçiyordu. O, Kureyş’in de efendisiydi. Benî Haşim’in de, top yekün insanlığın da, bütün bir varlığın da... O’nun yaratılışı varlığın ille-i gayesiydi. Ve O,“Olmasaydın kâinatı yaratmazdım” yüksek payesiyle taçlanmıştı Hadis kriterlerine takılan bu söz, o noktada vize alamasa da, manânın vakıa mutabakatı cevazıyla, her zaman beyan iklimlerinde serbest dolaşabilir. Evet, O olmasaydı kainatın manâsı anlaşılmayacaktı. Eşyanın hakikatine nüfûz edemeyecektik. Dünya nedir, ukbâ nedir bilinemeyecek vicdan nedir, insan nedir anlaşılamayacak ve dünya bir mâtem haneden farksız olacaktı. Her ölen bizi ağlatacak ve her ızdıraplı hâdise, bir tortu gibi sînelerimize çökecekti. Biz karanlıklardan kurtulup aydınlıklara uyanmayı O’nun sayesinde öğrendik. Şu kendi özüne bakan yönleriyle cehennem cehennem üstüne dünyayı, O’nun vasıtası ile cennetler gibi gördük. Îmanın dünyada dahi bir cennet hayatı Va'dettiğiniz O’nun nurlu beyanlarıyla öğrendik. Îman eden herkesin, kalbinde cennet nüvesi taşıdığını ve cennetlere uyanmak suretiyle dünyayı dahi cennet haline getireceğini hep O’ndan öğrendik. Öğrendik ve huzura erdik zikirlerle, Allah’ı (cc) anmakla kalplerin itminâna kavuşacağına O’nunla uyandık ve “Biliniz ki kalpler, ancak, Allah’ı anmakla itminana ulaşır.” (Ra’d/28) gerçeğine ulaştık evet, maddî refahla değil, para bolluğuyla değil, hanla apartmanla değil, yazlık-kışlık villalarla değil; îmanla, vicdan huzuruyla, insanî değerlere karşı saygılı yaşamakla, itminânla kalpler oturaklaşır, arzular biter, istekler diner. Yoksa bütün dünya bir insana verilse, yine gamı, kederi dinmez. Bu hususların bütününde biricik muallimimiz O’dur.

“Medyûn O’na cemiyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyûndur O ma’sûma bütün bir beşeriyet
Ya Râbb mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret.”

M. Akif

Bedir’e giderken ashâbının kalbinde, buğu buğu cennet tütüyor ve gözlerinde de cennet yamaçları tülleniyordu. Çok iyi hazırlanmış ve huzur içinde oraya ulaşmışlardı. Vicdanlar O’na yönelmiş ve artık yollar, ister Medine’den Mekke’ye, ister Mekke’den Medine’ye gitsin, bundan böyle insanlığın önünde Hz. Muhammed Mustafa (sav) vardı. Artık Emîn’in emniyet ve güven dönemi başlamıştı.

Bir gün Adiy İbni Hâtem’e şöyle demişti: “Gün gelecek, (şimdi vahşetten, soygunculuktan, eşkıyanın ortalığı kasıp-kavurmasından şikayet ediyorsunuz) Hadremût’tan, Hîre’den tek başına bir kadın kalkacak Mekke’ye, Medine’ye kadar gelecek ve hiçbir şeye takılmayacak.” İşte o dönem şimdiden başlamıştı bile. Çöldeki bu 20’ye yakın emniyet buudlu hareketleri, hem Bedr’in temellerini atmış, hem de bütün vahşet zedelere emniyet fısıldamıştı.

20 ye yakın bu hareketlerde hiç kimsenin burnu kanamamıştı ve hiç kimseye emniyetsizlik telkin edilmemişti. O’nun timleri yıldırım gibi her yerde kendilerini hissettiriyor; ancak geçip gittikten sonra, semâdan, yıldırımı müteakip yağan yağmur gibi, rahmet olup iniyor ve sînelerde itminân hasıl ediyorlardı. Zira geçenler, artık çölün çapulcuları değildi. Onlar Hz. Muhammed’in (sav) emin askerleriydi evet, bunlar güven timleriydi. Şekavede karşı, eşkıyaya karşı, anarşiye karşı, kargaşaya karşı, huzursuzluğa karşı ve güvensizliğe karşı güven timleriydi. Geçtikleri her yer, onlardan sonra buğu buğu rahmet kokuyor ve herkes, “Bu rahmet de nereden?” diyordu...

Bu rahmet, bütün varlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav) hakikatinin semâsındaki bulutlardan akıp geliyordu. Bu timler de, O’nun gök gürültüsü, O’nun şimşekleri, O’nun yıldırımlarıydı ve çıkardıkları ışıklar, O’nun adını yazıyorlardı.