yi Hazırlanma
Moral Gücü

Ve işte, mü’minin moral gücünü takviye edip onu ruh ve fizikî yönüyle muharebeye hazır hâle getirmeyi hedefleyen nûrefşân birkaç beyan:“O halde, dünya hayatı yerine âhireti iştir⒠edip alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya gâlip gelirse, Biz ona büyük bir ecir vereceğiz” (Nisâ/74).

“Ey Nebî! Mü’minleri savaşa teşvik et! Sizin sabırlı yirmi kişiniz onlardan iki yüz kişiye galebe çalar. Sizin yüz kişiniz inkar edenlerden bin kişiyi yener, çünkü onlar, aklı ermeyen bir güruhtur.” (Enfal/65)

“Nice az topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çoklara galebe çalmıştır.” (Bakara/249)

“Gevşemeyin, tasalanmayın, siz üstünsünüz, eğer mü’min iseniz.” (Âl-i İmrân/139)

“Akıbet ve netice Allah’tan korkanlarındır.”

Ve bu âyetlerden süzülen sarsılmaz bir prensip:“Hak daima galiptir. Ona galebe çalınamaz.”

Mü’min mücadele ederken bu duygu, bu düşünce ile kanatlıdır ve surları aşılamayan bir iman kal’asına tahassun etmiştir.

İşte Efendimiz, ordular hazırlarken evvela asker ve leventlerine bu îman, bu itminân, bu güven ve bu morali veriyordu.

İşte bu leventlerdi ki, karşı tarafın ölümden kaçtığı kadar ölümü kovalıyor, her yerde onu arıyor.. hatta onu cennet kapısını açan bir sırlı anahtar biliyor ve “acaba nerede şehadet kanıyla abdest alacağım alacağım da, Rabbime kavuşacağım!” diyor ve muharebe meydanlarında âdetâ şehadet rüyaları görüyorlardı. İşte her levendin gönül ve vicdanı bu duyguların buhurdanlığı gibi kaynıyordu. Şimdi hiç, ölümü böylesine tahkir edenlerin önünde durulur mu? Zaten düş-man da bunu yapıyor ve onları görünce tabana kuvvet kaçıyordu.

Caydırıcı Güç Olma

İkinci önemli husus ise, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın, kendi ümmetini devletlerarası muvazenede, en yüksek ve caydırıcı bir güç haline getirme azmiydi. Zira siz kendi güç ve kuvvetinizi bu hale getirmezseniz, başkaları saçınızla sakalınızla oynar, tavır ve davranışlarıyla sizinle alay eder sizi hesaba katmadan size rağmen, sizin dışınızda kararlar alır ve sizi de, bu kararları tatbik etme mecburiyetinde bırakır. Bunun önemli bir sebebi sizin, süper güçler karşısında ve devletler muvazenesinde ağırlığınızın olmamasıdır. Halbuki, Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:“Allah, kat’iyen kâfirlerin mü’minler üzerinde sulta kurmalarına yol vermez.” (Nisâ/141). Yani yol yoktur ki, kâfir mü’minden üstün olsun, mü’minin üstünde olsun. Bir Hıristiyan, bir Yahudi veya bir Hıristiyan ve Yahudi topluluğu, bir putperest topluluğu, bir ateist ve komünist topluluğu, bir kapitalist topluluğu asla Müslümanlara hâkim olmamalıdırlar.. gerçek Müslümanlara zaten olamamışlardır. Zira Allah (cc) buna kat’iyen razı değildir. Sanki, Cenâbı Hakk: “Ben onlara bu kapıları kapadım” demektedir. Mü’min başkasının baskısı altında yaşayamaz, Allah’tan (cc) başkasına dayanarak sarmaşık gibi hayat sürdüremez. Zaten mü’mine, başkasının payandasıyla ayakta durmak yakışmaz. Mü’min, zulüm kedilerinin elinde bir fare haline getirilemez.

Evet, ferden olsun, topluluk ve milletler halinde olsun, mü’minler, üstün hususiyetleri olan kimselerdir.. ve onlar hep üstte kalmalıdırlar. İşte Rasûlullah, ümmetine bu hedefi göstermiş ve: “Sizin için yükselmenin sınırı yoktur, tutacağınız zirve de işte budur” demiştir. Yeryüzünde bu ölçüde gücü elinizde tutmadığınız zaman sizi ezerler. Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin naklettiği hadîsin ifadesiyle: “Başınıza üşüşür ağzınızdaki lokmayı alır ve sizin sofranıza iştirak ederler.”

Yani, sofraya üşüşüyor gibi, Allah’ın (cc) size bahşettiği nimetlere üşüşürler.

İstenirse günümüz itibariyle, “Kerkük’deki, Dağıstan’daki, Suriye’deki, Libya’daki, Mısır’daki petrol ve başka cevherlere konmak için dört bir yandan üzerinize üşüşürler” diyebiliriz.

Devleti Âliye oraları gül gibi idare ediyordu. Kimsenin burnu kanamıyordu. O türlü idare ancak göklerde olabilirdi. Ama elinizdeki nimetlere göz diken ve sofranıza üşüşen, kefere ve fecere, ağzınızdan size ait lokmayı aldı ve sizin sofranızı kendi aralarında paylaştılar. O kadar ki, bir dönemde onlardan biri, herhangi bir yerde bir okul açınca, “ne olur ne olmaz, çıkarlarımız adına biz de orada bir okul açmalıyız” diye bir başka devletin de iştihası kabarırdı. Şarkta bilmem nerede hatta en küçük bir vilayette dahi üç tane ayrı ayrı devlete ait yabancı dilde tedrisat yapan okul.. ve Türkiye’de, üç yüzün üstünde böyle kültür emperyalizminin keşif kolları.. böyle değilse, bunlar Türkiye’de ne arıyorlardı? Biz kendi kendimizi yetiştirecek idrake, dirayete, kiyasete sahip değil miydik? Ve, neydi acaba, sürekli kan damarlarımızın içinde virüsler gibi dolaşmalarının gerçek sebebi, idaremizle içlidışlı olmaları ve eğitim seferberlikleri... Herhalde bu kadar içlidışlı olmak istemeleri bizi candan sevdikleri için değildi! Hayır, onlar, bizim ruh dünyamızı kemirmek ve törpülemek için gelmişlerdi!. ve çok defa da bunda başarılı oldular. Balkan Harbinde gelip üzerimize çullandılar.. Cihan Harbinde başımıza gâile oldular.. İkinci Cihan Harbini aleyhimizde değerlendirmek istediler.. ama Allah (cc) korudu, kolladı ve derken bu milleti bugünlere kadar getirdi. Evet, niçindir bu başa gelenler? Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) gösterdiği hedefin milletçe yakalanması için gerekli olan performans gösterilmediği için! Cenâbı Hakk, tembih sadedinde şöyle buyuruyor: “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın...” (Enfal/60). İlk Müslümanlar bunu çok iyi anladılar. Mevlânâ Şiblî, Hz. Ömer’in (ra) hayatını tahlil ederken: “Dört bir cephede hasımlarla hesaplaşılırken, onca at ve onca devenin harbe iştirak etmesine karşılık, harbe iştirak etmeyen atlar da vardı” der. Meselâ Medine civarında bir çiftlik vardı ki, hiç harbe iştirak etmeyen asil Arap atlarından tam 40 bin tane, Suriye civarında da aynı şekilde 40 bin at besleniyor ve yedekte tutuluyordu.. evet, bunlar harbe iştirak etmiyor, ne olur ne olmaz diye ihtiyatta bulunduruluyordu O gün, Allah’ın (cc) verdiği imkânlarla ve o imkanlar ölçüsünde işte böyle bir hazırlık vardı. Aslında, âyette geçen ribattan, böyle hazırlıklı ve ihtiyatlı olma mânâsını anlamak da mümkündür. Çünkü ribat daha has bir mânâ ile, ister insan, ister hayvan, bazı elemanların bir yere adanması, bağlanması, tahsis edilmesi demektir. İşte Kur’ân bize, böyle bir hedef gösteriyor ve âdeta şöyle diyor: Din, dil, şeref, namus, haysiyet, vatan ve bütün mukaddesatınızı, onlara kem gözle bakmak isteyen düşmanlarınıza karşı koruyun, kollayın ve bu işi gerçekleştirebileceğiniz gücü hazır bulundurmakta kusur etmeyiniz!. Düşmana fırsat, imkân vermeyiniz!. Vermeyiniz ki alaya alınan ve başkalarının elinde oyuncak haline gelen bir millet olma durumuna düşmeyesiniz!.

Kılıca Başvur

Kur’ân, yeryüzü muvazenesi adına, hikmeti kuvvetle payandaladığı gibi, icabında Hz. Muhammed (sav) de harb emriyle gelmiş bir nebîdir. Tevrat ve İncil O’nun hakkında: “Elinde silahı olan” der evet O, Hakkı neşreder, ancak, hak ve hakikatin neşrine engel olunursa kılıcı da kullanır. O, aynı zamanda kılıç peygamberidir.

O, kılıç peygamberi olduğu içindir ki, Allah (cc), O’na, Kurân’ın diliyle harp teknik ve stratejisini talim buyurmuştur. Bir âyet O’na şöyle demektedir: “Şüphesiz Allah, kendi uğrunda, kenetlenmiş bir duvar gibi, saf halinde savaşanları sever” (Saf/4).

Birbiriyle kaynaşmış, bütünleşmiş böyle bir saf tertibi, düşmanın yarıp geçmesine karşı en metanetli bir siper ve o güne göre en mükemmel bir sıralanış şeklidir. Evet, fertler birbirine bu denli kenetlenmelidir ki, birlik ve beraberlikleri, düşmana ayrı bir korku kaynağı olabilsin!. İşte Efendimiz, bu şekildeki harp tekniğini bizzat Cenâbı Hakk’tan öğrenmiş ve birçok muharebede bu tekniği kullanmış ve başarıya ulaşmıştır.

Bu husus üzerinde Kur’ân ve sünnet, o kadar hassasiyetle durur ki, bu mevzuda her gevşeklik gösteren mutlaka hırpalanır. Evet, eğer bize cephede düşmanlarla hesaplaşma görünüyorsa gevşeklik olmamalıdır:

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın” dendiği zaman olduğunuz yere kakılıp kaldınız? Âhireti bırakıp dünya hayatına mı râzı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimi âhirete göre pek az bir şeydir.”

“Çıkmazsanız, Allah size can yakıcı azâpla azâp eder ve yerinize başka bir millet getirir. O’na bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye kâdirdir.”

“Eğer O’na (Muhammed’e) yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler O’nu Mekke’den çıkardıklarında, mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah O’na yardım etmişti. Arkadaşına (Ebû Bekir’e) “Üzülme Allah bizimledir” diyordu. Allah da O’na güven vermiş, görmediğiniz ordularla onu desteklemiş, inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah’ın sözü yücedir. Allah Azîzdir, Hakîmdir” (Tevbe/38,39,40).

Evet, nasıl ki, siz yardım etmediğiniz bir zamanda, Allah (cc), Nebîsini bırakmamış ve bütün şerîr güçlerin karşısında O’na yardımda bulunmuştu.. öyle de sadakat ve samimiyetiniz ölçüsünde size de yardım edecektir.

Allah Rasûlü, Kurân'ın ışığı altında sürekli cemaatine bu yolu gösteriyordu ki, böyle bir cemaatin altta kalması, ezilmesi düşünülemezdi, nitekim kalmadı ve ezilmedi de. Öyle ise, yeryüzündeki muvazene garantörlüğü adına, Müslümanlar, her zaman hazırlıklı, tetikte, gerektiğinde ve çağrı vukû bulduğunda mutlaka cephede olmalıdırlar. Aksi davranış günahtır; tevbe ve istiğfar ister... İşte saâdet çağındaki misali:“Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini, habire ha sıkıştırıp, Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, o tevbeleri geri bırakılmış üç kişinin tevbesini de kabul etti. Allah, tevbe etmeleri için onlara teveccüh buyurmuştu. Çünkü o, tevbeleri kabul eden ve merhametli olandır” (Tevbe/118).