lk Seriyyeler
İlk Seriyye ve Hz. Hamza (ra)

İşte, bütün bu maksatları tahakkuk ettirmek için Allah Rasûlü, daha hicret buyurur buyurmaz, ilk yıldırım harekâtı emrini, yanına yüz kişi de katarak Hz. Hamza (ra)’ya vermişti. O günlerde Allah Rasûlü, çölde öyle bir haber ağı kurmuştu ki, kuş uçsa O’nun haberi olurdu. O günlerde içinde, pek çok muhacir malının da bulunduğu bir kervan, yeni Medinelilerin gözünün içine baka baka yakın bir yerden geçiyordu. Seyyidina Hz. Hamza (ra), düşmanın gözüne bilinenden çok farklı göründü kimsenin burnunu kanatmadı ama, düşmanın kalbine korku saldı ve onları felç etti öyle ki, arkalarına bakmadan kaçtılar onlar çölde kaça dursunlar, köylü-kentli herkes onlara bakıyor şöyle düşünüyordu: Demek, Mekkeliler artık değişik bir kuvveti, bir gücü de kabulleniyorlar. Bu ruh haletinin, insanların gönlünde nasıl bir tesir yapacağı tariften varestedir. Mekkeli, bu hareketlerin hemen hepsinde çareyi kaçmada buluyordu. Mekkeli kaçarken, Müslüman da onu kovalarken, etraf da mütehayyir, şaşkın, hayret içinde, ne yapacağını bilemeyen ve kader denk çizgisinde bulunan kimselerin bulundukları kefeye Hz. Muhammed Mustafa (sav) yumruğunu bütün şiddetiyle indiriyor ve o kombinezonu, kendi hesabına değerlendiriyordu. Halkta yaygın kanaat şu merkezde idi: Demek ki müşriklere bundan sonra kaçmak düşüyor.

Evet, Hz. Muhammed Mustafa (sav) iyi bir erkân-ı harp olarak hasımlarını kovalıyor ve bu mânâ, bu ruh ortadakileri büyülüyor ve tesiri altına alıyordu. her gün gönüller, İslâmiyet’e karşı daha da yumuşuyor ve değişik kabilelerden fevç fevç İslâm’a dehalet oluyordu. Yollar artık emniyet altına alınmış, İslâm güç ve kuvvetini göstermiş, hak temsil edilirken, ihtiyaç duyulan güç ortaya çıkmış ve herkes şimdi biraz daha farklı düşünüyordu.

İkinci Seriyye

Arkadan hemen ikinci seriyyeyi tertip buyurdu. Ve bunda da kimsenin burnu kanamayacaktı; çünkü maksat bir çıkartma veya indirmeydi. Her şeyde kuvveti esas alanlar kuvvetlerinin ve kuvvet fendinin bozulduğunu görsünler, kuvvetin bir şeye yarasa da her şeye yaramadığını anlasınlar, isteniyordu ve kuvvete, hak buudlu kuvvetle mukabele ediliyordu... Evet kuvveti elinde tuttuğu halde zulme, cebre, gadre, haksızlığa girmeme; aksine güçlü olmakla beraber âdil ve merhametli olma hem o kadar ki; şayet yabancı birinin koyunundan süt içecek olsalar “Bunun hakkını verelim de sizin koyununuzdan bir süt içelim” demeye kadar ukba referanslı Müslümanlar bu hal ve davranışlarıyla öyle bir imaj hasıl ettiler ki, bunlar çöl insanının bilmediği şeylerdi. Bunları hayret içinde seyrediyor ve ihtimal “acaba gökten, İbrahim’in dediği melekler mi indi?” zannına kapılıyorlardı. Ne tatlı zan, ne tatlı bir düşünceydi bu.

Ubeyde b. Haris Seriyyesi

Ubeyde İbni Hâris (ra) Allah Rasûlü’nün amcası Hâris’in oğlu ve Abdulmuttalib’in de torunuydu. Bedir’de dizleri kesilmiş kanlar içinde, Allah Rasûlü’nün huzuruna götürüldüğünde henüz ölmemişti: “Ya Rasûlallah, cephede savaşırken ölmedim, söyle bana Allah aşkına, ben şehit miyim?” diyen, yüreği tir tir titreyen Ubeyde İbni Hâris (ra). O da, Rabığ vadisinde düşmana bir korku saldı, bir dehşet ve bir velvele verdi. Sonra da geriye döndü ki, bu da Kureyş için bir felç ve ikinci bir şoktu. Kureyş’in de Kureyş kervanlarını idare edenlerin de, çölde Kureyş’e gözcülük yapanların da bu şokların tesirinden senelerce kurtulmaları mümkün değildi.

Başta O Vardı

Yıldırım hareketleri birbirini takip ediyordu. O bu seriyyelerden sonra, doğrudan doğruya Allah Rasûlü, iki yüz kişilik bir kuvvetin başına geçerek Şam’a giden Kureyş kervanını tehdit edecekti. İş o kadar mükemmel plânlanmış ve öylesine yollar kontrol altına alınmıştı ki; eğer Allah Rasûlü: “Geçin, gidin!” demeseydi, kervanın geçip gitmesine imkân yoktu. Bu öyle bir tehdit idi ki, Kureyş’in yürekleri ağızlarına gelecek, ödleri patlayacaktı. Allah Rasûlü bizzat işin başında bir nârâ atıyor, ortalığı velveleye veriyor, ormandaki aslanların ödünü koparıyor ve yine hiç kimseye ilişmeden, kimsenin kılına dokunmadan geriye dönüyordu.

Benzeri bir mülahaza ile yine Allah Rasûlü, az bir kuvvetin başında Buvat’ta düşmanlarıyla karşılaşıyor, onlara gözdağı veriyor ve geriye dönüyor.

Aynı çizgide Uşeyre’de düşmanlarıyla karşılaşıyor, yine yüreklerine korku salıyor ve herkese çapulculuğa karşı çöl emniyetinin garantörü olduğunu hatırlatıyor ve geriye dönüyor.

Abdullah b. Cahş Seriyyesi

En son Abdullah b. Cahş ki, bu da halasının oğluydu155 ve vazifelendirdiği kimseleri hep yakınlarından seçmiş idi.. ilk emirleri de yakınlarından seçmiş ve dinî karabeti cibillî karabetle tahkim etmişti. Zira o güne kadar, Müslümanlar silah kullanarak hasımlarıyla hesaplaşmamışlardı. Akrabalarıyla kavga etmek, akrabalarını öldürmek ise çölü de, çölün kanunlarını da alt-üst etmek demekti. Bu itibarla “Bedr-i Kübr┠çok önemliydi. Bedr’e giden yolda, bu seriyyelerden geçiyordu. Bedr-i Kübrâ’ya giden bu yolda o, seriyyelerin başına Hz. Hamza, Ubeyde İbni Haris, Sa’d İbni Ebî Vakkas ve Abdullah b. Cahş gibi yakın akrabalarını seçmiş.. ve bu çetin, çöl mantığına ters, ağır sorumluluğu yakınlarına yüklemişti. Bu arada üç-dört seriyyede de bizzat kendileri bulunmuşlardı.

Abdullah b. Cahş, Allah Rasûlü’nün halazâdesiydi. Uhud’un, dillere destan bu büyük bahadırı, günümüzde bilinen şekliyle hipermetrop mu yoksa ağır bir miyop mu nasılsa gözleri görmüyordu.. ve herhalde sadece karartıları hissediyordu. Buna rağmen, hiçbir harpten geriye kalmamıştı ve Bedir’de kıyasıya savaşmıştı. Uhud’da bozgunu görünce, bunu bir türlü hazmedememiş ve sağda-solda ölüm peylercesine savaşmıştı. Sa’d İbni Ebî Vakkas diyor ki: “Bir aralık gözü dönmüş, bir vaziyette, bir kayanın dibinde; âniden karşıma dikildi. Bana dedi ki, “Gel tam sırası, şurada sen dua et ben ‘âmin’ diyeyim, ben dua edeyim sen ‘âmîn’ de!” (Tam Allah Rasûlü’ne yakışır bir halazâde.. Ruhun şad olsun.. ve makamın da firdevs... Sen bize yürünmesi gerekli olan yolu gösterdin! Sen bize, zilletle yaşamaktansa izzetle ölmeyi öğrettin! Sen Rasûlullah’ın şehid edilmesi bahis mevzuu edildiği bir yerde, yaşamanın abes olduğunu canını vererek anlattın! Ruhun şad olsun!) Gözü dönmüştü. Ukba ve Allah’a ulaşmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Azdan gözünü kesmiş, çoğa teveccüh etmiş, halktan Hakk’a yüz çevirmiş ve kesretten vahdete yönelmişti. Yönelmiş de: “Gel sen dua et ben ‘âmîn’ diyeyim, ben de dua edeyim sen ‘âmîn’ de” demişti. Siyer kitapları ittifak ile naklediyorlar. “Oturduk!” diyor, Sa’d b. Ebi Vakkas (ra). Tam muharebenin kızıştığı ve Rasûlullah’ın vefat ettiği şayiâsının yayıldığı bir anda, o dua edecek, ben ‘âmîn’ diyeceğim, ben dua edeceğim, o ‘âmîn’ diyecek. Ben dua ettim ve şöyle dedim: “Allah'ım hasımlarımızla hesaplaşıyoruz, en güçlü hasımları karşıma gönder, onunla kıyasıya yaka-paça olayım ve sonra haklarından geleyim, sonra da gazi olarak Allah Rasûlü’ne döneyim.” O, benim bu içten gelen duama “âmîn” dedi. Sonra o şehit namzeti başlamıştı dua etmeye ve şöyle diyordu: “Allah'ım bana çalımlı bir hasım gönder, savaşın tam hakkını vereyim, ben onu hırpalayayım; ama sonra o beni öldürsün, (çünkü benim için artık hayatın mânâsı yok. Zira Rasûlullah şayet şehit oldu ise, burada artık benim için yaşamak abestir.) Sonra benim burnumu, dudağımı birer birer kessin. Sonra ben yüzümden, kulağımdan, burnumdan, dudağımdan, gözlerimden akan kanlarla Senin huzuruna geleyim. Sen bana de ki, ‘Abdullah! burnunu, dudağını, kulağını ne yaptın?’ Ben de Sana diyeyim ki; ‘Allah'ım; ben utandım günah işlemiş uzuvlarımı Sana getirmeye, Habîbinin yolunda kavga ederken döktüm geldim.’ Dua müthişti, ben bu müthiş adamın müthiş duasına ‘âmîn’ dedim. Allah’a (cc) yemin ederim ki Uhud bittikten sonra Allah Rasûlü, halazâdesini arattırdı, buldu, ne dudağı vardı, ne burnu vardı. Karnında da mızraklar dönüp durmuş ve bağırsakları da deşilmiş vaziyette idi.” Gözleri hakikata açıldıktan sonra; varsın dünyayı tam görmesin, varlığı buğulu buğulu seyretsin ne çıkar..!

İşte Nahle seriyyesinin başında bu Abdullah b. Cahş vardı. Allah Rasûlü onu, on iki arkadaşıyla beraber, Medine’ye tam 500 km’lik mesafede bulunan, “Nahle” denilen yere göndermişti. Nahle, Mekke’nin burnunun dibinde bir yerdi. Oraya kadar gidip gelecek ve oradan Mekkelilerin durumunu tarassut edecekti. Ölümü birkaç kere göze almayan bir insanın böyle bir vazifeyi omuzlaması düşünülemezdi. Onun için Allah Rasûlü, o insan seçimindeki fetanetini göstermiş ve seriyyenin başına tam adamını bulup koymuştu. Oraya, hayatı istihkar eden ve durmadan ölüm kovalayan bir yiğit gerekliydi ve Abdullah tam bu işin eriydi.

İki Cihan Serveri ona bir mektup verdi. Mektupta bu seriyyenin yapacağı işler yazılıydı. Ancak mektup hedefe varıldıktan sonra açılıp okunacaktı. Ayrıca ona şu tembihte de bulundu: “Sakın oraya götürmek için kimseyi zorlama! Adamlarını hep gönüllülerden seç!” Daha önceden işi kabullenenlerden biri, mes’ele gönle bırakılınca mazeret beyan edip vazgeçmişti. Diğerleri, denileni tatbik etti ve Nahle denilen yere kadar gittiler. Emirnâmeyi orada açtı. Allah Rasûlü’nün emirlerini bir bir yerine getirdi. Derken hiç beklenmedik bir hâdisede bir müşrik öldürüldü. Kaçanların ganimetleri de alınıp Allah Rasûlü’ne getirildi. Bu seriyyede yapılanlar, beklenmedik şekilde olmuştu ve kat’iyen, Allah Rasûlü’nün emri dahilinde yapılmamıştı. Aniden zuhur eden bir hâdisede, istenmediği halde böyle bir şey olmuştu. Mekkeliler bunu büyüttü ve “Muhammed (sav), haram aylarında adam öldürüyor” dediler. Daha sonra, bu mevzu ile ilgili âyetler nazil oldu ve onların çıkardığı fitnenin, haram ayda adam öldürmekten daha şiddetli olduğunu beyan buyurdu.