ayatından Kısa Kesitler
İslâm açığa vurulunca, baskılar arttı ve bunun üzerine şehit olanlar da oldu. Sümeyye gibi, Yâsir gibi ve daha niceleri.

Kimisi açlıktan, kimisi işkenceden, kimisi sînesinden yediği bir mızrak, bir oktan ve derken hicretler başladı... Habeşistan’a hicret, kendi kentlerine geriye dönüş ve ilerde gerçekleşecek olan Medine’ye hicret ve hüzün senesi; Hz. Hatice-i Kübrâ ve Ebû Tâlib’in birden vefat etmesi ve esbap açısından Allah Rasûlü’nün bütün bütün desteksiz kalması. Aslında Allah (cc), sebepler adına, O’nun dayanabileceği her şeyi koparıp O’nun elinden alıyor, O’na, sürekli Müsebbibü’l-Esbab’a teveccüh yollarını açıyordu. Zira sebepler bütün bütün sükut etmezse, fıtrat ve tabiat kanunları için mukarrabin ölçüsünde Müsebbibü’l-Esbaba teveccüh tahakkuk etmez. Sebepler bütünüyle yok edilmeli ki insan, o esnada fıtrî meyillerinin yanında ızdırarî ve cebrî olarak da “Allah”a yönelip tevhîd nurunun sırlarını sezebilsin sezebilsin de vicdânında sırr-ı ehadiyet zuhur etsin tıpkı Yunus b. Mettâ’da olduğu gibi sonra da O’na yaptığı gibi sahil-i selamete çıkarsın ve şecere-i yaktîn altında, ona görmesi gerekli olan nûr-u a’zamı göstersin.

Evet, Ebû Tâlib’i alırken O’nun bir dayanağını alıyor, Hz. Hatice-i Kübrâ’yı (ra) alırken ayrı bir dayanağını alıyor, böylece, arkadan gelenlere en büyük dersi vermek üzere O'nun nazarında sebepleri birer birer yok ediyor, O’nu Müsebbibü’l-Esbâb’a çeviriyor ve sanki O’na şöyle diyor: “Sen daima ‘Allah (cc) demeye namzet birisin; görmüyor musun ki, daha dünyaya gelmeden babanı, geldikten az sonra ananı, daha sonra dedeni, evet, Seni kim himaye ettiyse birer birer elinden alarak daima Sana şunu ihtar etti: “Habib-i zîşânım, sakın ha, gözlerinin içine başka hayal girmesin! Her zaman Beni ara, Beni gör, Beni duy, Beni bil ve kâinatta, her çaldığın kapının arkasında Benim sesimi duymaya çalış!” Allah’ın, O’nu yaşamaya zorladığı bu yol; ağır, çetin, zor, tahammülfersâ idi ama, Hz. Muhammed Mustafa'nın (sav) götüremeyeceği bir yük değildi; çünkü O, Allah'ın (cc) gücüyle çok güçlü, Allah'ın (cc) kuvvetiyle çok kuvvetli, acz u fakriyle kanatlı, yenilmez bir insandı.

Zahirî sebeplerin vefasızlık ettiği yerlerden biri de Taif’di. Allah Rasûlü mesajını sunacak temiz sineler bulma ümidiyle gitmiş ve başından, vücudundan, ayaklarından, şakır şakır kanlar akarak geriye dönmüştü.. sonra Akabe´de ilk yedi kişiyle karşılaşma.. bunlar Ebû’l-Heysem et-Teyyihânî ve arkadaşlarıydı. Allah Rasûlü’nün elini sıkıyor, sonra dönüp Medine’ye gidiyor ve ertesi sene ikisi kadın olmak üzere yetmiş iki kişi olarak biat etmek üzere Allah Rasûlüne geliyorlar. Bunların içinde kadın olarak Nesibetü’l-Maziniye (İslâm Tarihinin daima şerefle kendisini yâd edeceği Ümmü Ümâre dediğimiz büyük kadın) ve bir de Esma binti Amr var. Bu büyük kadınlar o günden sonra seferde, hazerde Allah Resûlünden ayrılmadılar. Hatta irtidat hadiselerinde, Ümmü Ümâre, oğlu Habîb’in şehit olduğu Yemâme’de bizzat yine elinde kılıcı ve Uhud’dakine denk kahramanlığıyla sözünde ve vazifesinin başındaydı. Medine’nin bu ilkeleri tarafından Allah Rasûlü Medine-i Münevvere’ye davet edilir.. ve kumandan ordusunun başındaydı artık.

O güne kadar kimsenin burnunu kanatmamış, kimseye bir şey dememişti. Hatta O, birine bıçağı verirken dahi onun keskin tarafını, kendine doğru tutar, sapıyla uzatırdı. Çünkü adam ürperebilir, korkabilirdi. Evet O, böylesine incelerden inceydi ve o güne kadar hayatında hiç kimseyi incitmemişti. Ne var ki, hak ve hakikatin intişarı ve Kurân’ın dört bir yanda şehbâl açması karşısında rahatsız olan, rahatsız olup engellemeye çalışan yarasalara karşı elbette O “Sahibü’l-kadîb”, kılıcını kullanacak ve: “Ey yarasalar! Artık nurun önünü alamazsınız! Size gece yaşamak düşer savulun, gündüzün ışık ordusunun ve ışık süvarilerinin önünde durmayın!” diyecekti ve dedi de.

Lider, teb’asıyla iç içe ve kumandan ordusunun başında idi. Önce içtimaî mes’eleleri halletti. Ashab-ı Kiram’ı kardeş yaptı, ehl-i kitabı kendi saflarına çekti, onlarla sulh oldu ve bir anayasa hazırlayarak herkese emniyet ve güven telkin etti.

Daha sonra askerliğe yöneldi ve küçük müfrezeler teşkil etti derken etrafa keşif kolları çıkarmaya başladı. Keşif kollarının sayı itibariyle on kişi ve daha az olanları ekseriyetle istihbarat ağırlıklı vazife görüyorlardı. Bunlar etrafı gözetiyor, muttali oldukları haberleri gelip Allah Rasûlü’ne ulaştırıyorlardı.

Bir de sayı itibariyle daha fazla olan müfrezeler vardı. Bunlar silahlıydılar eğitimli idiler. Her an vazifeye hazır bulunurlardı. Bunlara bugünkü ifadesiyle vurucu timler diyebiliriz. Allah Rasûlü’nün timleri, yer yer keşif vazifesi de yaparlardı. Ama, iktiza ederse vuruşmasını da çok iyi bilirlerdi. Kendileri de dört defa bunların başında bulundu. Bazen sayıları iki yüz kişiye varan keşif kolları da olurdu. Bunlar, daha çok, düşmanı sindirme, içlerinde pânik hasıl etme gibi vazifeler görürlerdi.