ihad ve Hedefleri
Belki bir süre Allah O’na, maddî cihad kapılarını kapalı tutmuştu. İşin tabiatı icabı veya her şeyin bir vakt-i merhumu olması hesabıyla uzun seneler bu hep böyle devam etmişti. Neden sonra onlara Allah (cc) meşru mücadele, muharebe ve kuvvet kullanma kapıları açmış, ve: “Sen de artık hakkını, hukukunu müdafaa edebilirsin” demişti. Bu arîz ve amîk bahse girmeden evvel, bir kısım kimselerin zihinlerinde, bazı istifhâmlara esas teşkil edebilecek, bir-iki hususu basitleştirip arz etmek istiyorum:

Efendimiz’in fetanetinden, fetanetin sevkü’l-ceyş buudundan bahis açmadan evvel, O’nun ne zaman, ve hangi dönemde cihada memur edildiğinin üzerinde durulmasında yarar var. Bir taraftan umûmî mânada cihadın anlaşılması, diğer taraftan da, maddî cihadın başlama tarihinin bilinmesi çok önemlidir. Din düşmanları cihadın mânasını çarpıtarak, vefasız dostlar da zaman ve mevsimleri birbirine karıştırarak sürekli zihin bulandırıyorlar; her iki cepheye de bazı şeylerin anlatılmasının lazım geldiğine inanıyorum.

Efendimiz, bütün hayatı boyunca, İslâm’ın getirdiği prensiplerden kıl kadar dahi inhiraf etmemiştir. Zaten O’nun bütün hayatı, İslâm’ın pratiğe dökülme ameliyesinden başka bir şey değildir. Bu durum, cihad ve harp mevzuunda da, diğer sahalarda da böyledir.

Müdafaa

İslâm bir millet veya ferdin, kendi varlığını tehdit eden, onu yok etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce karşı, nefis müdafaasını, karşı koymayı meşru kılar hatta bazı durumlarda onu emreder. Biri sizin varlığınızı, malınızı, canınızı, dininizi, ırzınızı tehdit ediyorsa, onunla göğüs göğüse gelir, bu işin kavgasını verir ve kendisiyle hesaplaşırsınız. Meselâ, diyelim ki: Bulgar, kendisiyle sizin aranızdaki hudutları deldi ve içeriye girdi, ne yaparsınız? Ülkenizdeki bazı kimseleri yılan-çıyan haline getirip üzerinize saldırtsa ne düşünürsünüz? Bir yerde soydaşlarınız gadre uğratıldığı zaman nasıl davranırsınız? Herhalde bu sorulara “hiç” deyip geçemezsiniz! İşte, bu noktadan hareketle, Allah Rasûlü tam 14 asır evvel kuvvet kullanmayı da bir disiplin olarak kabul etmiş ve Müslüman'ın, Müslüman'ca yaşayabilmesi için, hikmetin yanında kuvvetin, irşadın yanında caydırıcı gücün bulunması zaruretine de parmak basmış ve onurlu, haysiyetli yaşama yollarını göstermiştir. Evet, kuvvetli olacak, kuvveti hakkın emrine verecek sözünüzü dinletecek ve kesilmesi gerekli olan sesleri keseceksiniz ki, yeryüzünde, dünya muvazenesinin temsilcisi olabilesiniz.

Zulmü Durdurmak

Dünyada mazlumlar, mağdurlar vardır. Bugün biz, bunları himayemize almakla veya politika platformunda bazı başarılarla mes’eleyi halledebileceğimizi düşünüyoruz bir ölçüde bu makûl de olabilir. Evet, soydaşlarımıza, dindaşlarımıza bağrımızı açıyor ve civanmertliğimizle bir kısım problemleri çözmeye çalışıyoruz; ama bununla, bilmem ki, problemin kaçta kaçını hallediyoruz? Yanı başımızda bir buçuk-iki milyon gadre uğrayan insan ki, mesânesinin ucundan bir parçacık derinin kesilmesine müsaade edilmeyen ismi değiştirilen, Müslüman'ca merasimlerine müdahale edilen evet işte bu bir buçuk milyonun yarım milyonuna bağrımızı açsak bile, bir milyonu, orada inleyip duracaktır.

Bir küçük devlete karşı, çok küçük bir problemi halledemeyince, bizi yakından alâkadar eden bunca dünya mes’ele-sinin altından nasıl kalkabileceğiz ki? Öyle ise, dünyada öyle bir İslâm devleti olmalı ki, kaşını çattığı veya az öfkelendiği zaman başkaları hizaya gelmeli ve hadlerini bilmelidirler. İşte böyle büyük bir caydırıcı gücü sürekli elde tutmak, mazlumun, mağdurun imdadına koşmak ve ihkak-ı hak etmek için mutlak lazımdır. Bu da, o büyük güç ve aktivitenin yer yer bizzat gösterilmesiyle kolaylaşacak ve mümkün olacaktır. Ve geçmişte de öyle olmuştur. Biz, dünya muvazenesinde bize düşen vazifeyi temsil ettiğimiz günlerde, İngilizler, zulmen Hindistan’ı işgale yeltendiğinde: “Donanmayı Hümâyûn, şimdi Hind Denizine açılıyor” dediğimizde, İngilizler tıpkı çapulcular gibi hemen kaçıyorlardı. Evet, o dönemde, dünya muvazenesinde bu kadar ağırlığımız vardı. Vardı.. ve Fransa’dan Hindistan’a kadar koskocaman bir dünyada, o müthiş hakemlik konumumuzla mazlumlar, mağdurlar bize koşuyor ve hak istirdadını, ihkak-ı hakkı bizim kapımızda arıyorlardı.

Evet, İslâm’da, mazlumun, mağdurun, mahkumun sahipsiz ve garibin imdadına koşmak için harp, meşru kılınmıştır. Zaten mü'minler imdada koşmazlarsa başka kim koşacak? Allah (cc) bizi yeryüzünde ihkâk-ı hâkla vazifelendirmiştir. O noktayı tutmayı varlığımızın gayesi bilmeli ve elde etmeye çalışmalıyız. Yoksa zulümler devam edecektir.

İrşad Hürriyeti

İslâm’da harp ve cihad, hak ve hakîkati, doğruluk ve istikameti neşretme hürriyetimizi engelliyorlarsa, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak için harp ederiz. Dikkat ediniz; hak ve hakîkati neşretmek için muharebe yapılmaz! Hak ve hakîkati neşretme hürriyeti engelleniyorsa onun için muharebe yapılır. Dünyanın dört bir yanında, sizin irfana açık ordularınız, varsa mürşitleriniz, harekete geçecek ve herkese İslâm mesajını ulaştıracaksınız. Şayet bunu, başkaları engellerse, o zaman da engelleri ortadan kaldırmaya çalışacaksınız. Çünkü onların böyle bir davranışları, insanların hür iradeleriyle cennete gitmelerine manidir. Siz düşünce hürriyetini korumak ve muhafaza etmek için çalışacak ve sertliklerin, karşı koymaların bertaraf edildiği ölçüde dininizi neşredeceksiniz. Bunu yaparken de isterseniz bunu dördüncü bir esas da sayabilirsiniz insanlık şeref ve haysiyetini rencide etmeyecek, çoluk-çocuğa dokunmayacak, kadınlara ilişmeyecek, mabetlere çekilen ve kendisini ibadet ü taata veren insanlara zarar vermeyecek harp etmeyenlerle de harp etmeyeceksiniz. Günümüzde henüz bu noktanın ne kadar gerisinde olduğumuz mâlum-ı âlemdir. Bilmem ki, meskun sahalarda NBC kullananların halini “gerisinde olma” sözü ifade edebilir mi? Zannetmiyorum. Evet, daha dün denecek kadar yakın bir tarihte, Hiroşima ve Nagasaki’de, 80 bin insanı birdenbire bir atom fırtınası önüne kattı götürüverdi arkada 80 binlerce de alîl hasta ve sakat bıraktı. Hem de bunu medenî bir dünya yaptı!

Şimdi bir de bize bakın! Her halîfe ve tabii başta Allah Rasûlü olmak üzere etrafa asker gönderirken: “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü taate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.! Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz” diye emirler veriyorlardı. Bombaların canavarca kullanılışlarını onaylayan kimselerin, bilmem ki bu disiplinlere riayet etmesi mümkün mü? Şimdi, muvazenede, inanmış insanların bulunmamasının nasıl bir boşluk meydana getirdiğini bir kere daha müşahede edin; sonra ister ağlayın ister inleyin! Keşke süper güçlerin birinin yerine biz olabilseydik! Herhalde o zaman, bunca zulüm ve işkence olmazdı... Şimdi size soruyorum: Sadece bu netice için dahi olsa cihad yapmak gerekmez mi? Evet, bunlar için yola da çıkılır, cihad da yapılır ki; Allah Rasûlü de bundan dolayı hep o yolda idi.

Bu arîz ve amîk mevzuu, cihad konusunu müstakilen işlediğimiz bir kitapçıkta tahlil etmiştik ona havale edip geçiyorum.

Efendimiz, Mekke döneminde kat’iyen maddî mukabele ve maddî mücadelede bulunmamıştı. Etrafını alan insanlara hep sükûnet, temkin ve sabır tavsiye buyurdu. Bu dönemde sadece Kurân’ın elmas düsturlarını kullandı. 14 sene, sinelere girip, gönülleri fethetmeye çalıştı. Evet Efendimiz, o kömürü elmas, taşı toprağı altın yapan mübarek sözleri ile tam 13 sene, “dövene elsiz, sövene dilsiz ve İslâm yolunda gönülsüz gerek” dedi. Kandan irinden deryaları geçmeye çalıştı. Gözünün önünde insanlar öldürülüyor, dövülüyor, tartaklanıyor, O, kendi büyük sıkıntılarıyla beraber bunları da sinesine çekiyordu. Mesela; Âl-i Yâsir mezbahada kesilir gibi kesilip biçilirken yanlarından geçiyor sadece “Ey Âl-i Yâsir sabır, neticede varacağınız yer cennettir” diyebiliyordu.

O, bu kadar sabırlı ve kararlıydı ama, kâfir bir türlü hıncını alamıyordu.. ve ondan sonra da yapmayı plânladığı şeyler vardı: Mü’minleri bütün bütün Mekke’den uzaklaştıracak ve göçe zorlayacaklardı. Evet, doğup büyüdükleri, azîz ve şerîf olarak yaşadıkları, rahat ve huzur içinde hayatlarını sürdürdükleri yuvalarından, çocuklarından koparılıp başka yerlere hicret ettirileceklerdi ve nihayet bütün Müslümanlar hicret etmeye başladı. Hz. Ömer’e kadar ilkler bütünüyle hicret ediyordu. Hz. Ömer de (ra) göç ediyordu. Ama bu, öyle acı bir göç idi ki yanında hanımı da yoktu, çocukları da, tek başınaydı bu çileli yolculukta. Zira ancak, bu şekilde hicrete fırsat bulabilmişti. Hz. Ebu Bekir (ra) göç ederken -fedakârlığa bakın ki- yanında her zaman “anamız” deyip şerefle yâd edeceğimiz Âişe Validemiz (ra) yoktu. Oysa ki o, henüz 7-8 yaşında bir çocuktu, pekala neredeydi? Bilmiyoruz; zira göç ancak bu şekilde gerçekleşebiliyordu ve başka şekilde gitmelerine de imkân yoktu.

Evet, yurt, yuva terk ediliyor ve herkes göçe zorlanıyordu. bir gün Ebû Leheb ve Ebû Cehil, İbni Cahş’ın binasının damına çıkmış, meleşen koyunları, miyavlayan kedileri görünce, Ebu Cehil’in bile gözleri dolmuş ve şöyle demişti: “Senin kardeşinin oğlu getirdi bütün bunları başımıza!” Hayır; bunları O yapmamıştı; zalimler, gaddarlar, hazımsızlar, onları doğup büyüdükleri yerlerden uzaklaştırıyor ve onların hayvanlarına bile zulmediyorlardı. Kâfirin gözyaşları kendi zulmünün üzerine akıyordu.

Müslümanlar 500 km’lik bir yolu zâdsız, zahîresiz ve çölün sıcağında kat etme mecburiyetinde idiler: O devirde böyle bir yolu kat etmek bir ay sürerdi. Bir ay, sırtlarındaki elbiselerle çölde yatıp kalkacaklardı.. haydi elbise ne ise ne yiyip ne içecekleri belli değildi. Medîne’ye hicret ettikten sonra da hep onuruyla yaşamış bu insanlar, âdetâ Medîne’nin “Ensar” dediğimiz topluluğuna sığınacaklardı. Bakın azâb üstüne azâba! Ne var ki o kutsiler topluluğu, hepsine hem de seslerini çıkarmadan katlanacaklardı. Niçin? Söz Sultanı onlara diyor ki: “Sesinizi çıkarmayın, sabredin zira neticede varacağınız yer cennettir.” Efendimiz, Allah’ın (cc)emirleriyle hareket ediyor ve hissiliğin zerresine dahi yer vermiyordu ama, gel gör ki karşı tarafın hıncı bir türlü yatışmıyordu. Evet, Müslümanları yurtlarından, yuvalarından ettikten ve o kadar insanı boğazladıktan, tehcire tâbi tuttuktan sonra dahi, bir türlü hınçlarını alamamışlardı. Bir gün aralarında daha vahşice bir karara vardılar: “Onların mallarına, mülklerine el koyalım ve tarlalarını aramızda taksim edelim.” O kadar ki 8-9 sene sonra Allah Rasûlü Mekke-i Mükerreme’ye hem de muzaffer olarak teşrif buyurduğunda İbni Abbas soruyor: “Yâ Rasûlallah hangi hanede ikamet buyuracaksınız?” O, gözleri dolu dolu şöyle cevap veriyor: “Âkil bize ev mi bıraktı ki, gidip orada oturalım!”. Yani, Allah Rasûlü’nün doğup büyüdüğü bugün kütüphane olarak kullanılan o mübarek evinin bir köşesinde âram buyuracağı bir yer bırakılmamıştı. Âkil, neden sonra gözünü İslâmiyet’e açacak olan, Ebû Tâlib’in büyük oğlu.. o güne kadar Allah Rasûlü’yle mücadele etmiş bir insan.. sonra da gelip Allah Rasûlü’nün varisi gibi O’nun malının üstüne oturmuş vefaya kapalı bir ruh. Herkesin malı taksim ediliyordu.

Evet, Mekke’de İbn Übey münafığı, bunu değerlendirecek ve bir gün bin vaveylayla Medine’nin içinde bağırıp diyecektir ki: “Müslümanlar, siz burada oturuyorsunuz ama, menkul-gayrı menkul mallarınız taksim ediliyor.. pazarda, piyasada peyleniyor. bir gün ne orada, ne de burada hiçbir mâmelekiniz kalmayacak.”

Bu da ayrı bir zulümdü. Hatta bu zulüm içinde şunu görmek mümkün (mevsimi gelince onu Allah Rasûlü’nün seriyelerinin hikmetlerine dikkat çekeceğim noktada dikkatinizi istirham edeceğim). Bir gün bütün bunlar yetmiyor gibi Müslümanların mallarını taşıyan kervan Şam’a giderken, Medine’nin kenarından geçiyor ve âdetâ, “Bakın da yüreğiniz erisin” diyorlardı... Bu arada Müslümanların deve ve koyunlarını da önlerine katıp götürmeyi ihmâl etmiyorlardı. İşte küfür çaputçuluğu ve işte ettikleri. Aslında günümüzde yapılanlar da bunlardan farklı değil. M. Akif: “Tarihe tekerrürden ibaret diyorlar, ibret alınsaydı hiç tekerrür mü ederdi!” diyor. Ve işte yine zulüm zulüm üstüne mü’min gadre uğruyor, mü’mine destek olan zulme uğruyor, yurdundan, yuvasından ve hayat hakkından mahrum ediliyor varlığına ve bekâsına imkan tanınmıyor...

“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin de, karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette Kâdirdir. Onlar haksız yere ve “Rabbimiz Allah”tır dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardı.” (Hacc/39-40).

Evet zulmün muzaafını yapmış ve onları yaşama hak-kından mahrum etmişlerdi. Şimdi de kendilerine karşı hep baskı uygulanan, her fırsatta hırpalanan ve öldürülmek istenen o insanlara hesaplaşma izni veriliyordu.. evet hüküm menatlandırılarak, “Rabbimiz Allah, dediklerinden dolayı, haksız olarak yurtlarından, yuvalarından çıkarıldılar” yani bin bir mahrumiyete maruz bırakıldılar.” Zevceleri, çocukları geride kaldı geride kalanlar da zincire vuruldu. Pek çok insan, hayatlarının 7-8 senesini orada zincir içinde geçirdiler. İşte bu mazlumların, mağdurların, mahkumların, kimsesizlerin hakkını korumak için bu kadar ızdırap görmüş, bu kadar sinesinden hançer yemiş Müslümanlara, hesaplaşmak üzere izin veriliyordu. Aynı zamanda bu emirle Efendimiz, cihada memur ediliyordu.

İnsafsız bir kısım kefere ve fecerenin tarif ettiği gibi, Müslümanlık bir kılıç ve kan dini değildi. Vâkıa Efendimiz kılıç kullandı.. ve O’nun böyle gönderileceği, daha O gelmeden, geçmiş peygamberler tarafından haber verilmişti: Hz. Mesih İncil’de, O’nu anlatırken şöyle der: “O’nun elinde sopası, kılıcı vardır.”İcabında hak edenlerle yaka paça olacak ve savaşacaktır. Ondan evvel bir başka Peygamber de: “Kudsilerin bayrağı önlerinde vardır” diyordu135. Zira onlar dünyanın dört bir yanında o bayrağı dalgalandıracak, altına toplanacak, hak ve hakikatın mücadelesini vereceklerdi. Evet, sizin bayrağınıza kadar temadi eden o mübarek ruh, o mukaddes mânâ onların elinde, o devirde dünyanın dört bir yanında bayraklaşacaktı. Bu şartlar altında Allah Rasûlü, cihada memur ediliyor ve hasımlarıyla da bu şartlar altında hesaplaşıyordu.

Âdeta O, muannid muasırlarına: “Düşünce ve fikir hürriyetini engelleyemezsiniz; insanlığa giden yolları tıkayamazsınız.” diyordu. Bin bir vahşet ve dalaletler tablosu olan Fransız İhtilal-i kebîrini, hürriyete açılmış bir kapı diye hâlâ alkışlarız. Halbuki içinde bin bir vahşet kol gezmiş ve her gün giyotinle binlerce insanın kellesi alınmıştır. Ve ihtilâl, âdetâ kendi kendini yiyip bitirmiştir. Öyle ki, bir gün, Danton’u astıran Robes Piyer, Danton’a sorar: “Son arzun nedir?” Danton’un cevabı: “Bir arzum yok, nasıl olsa sepette kellelerimiz bir araya gelecek” der. Ve, işte hürriyet kapılarını açan ihtilalin içyüzü ve işte kol gezen vahşet.! Kesmedikleri insan kalmadı. Evvela kral ve taraftarlarını, sonra da başkalarını...

Oysa ki, tam 14 asır evvel, Allah Rasûlü’nün karanlıkları yırtan o aydınlık ve ışıktan eliyle zulüm ve istibdat bertaraf ediliyor, hürriyet de getirilip insanlığın önüne seriliyordu. Mazluma, mağdura yardım edeceksiniz! Onlar orada inlerken, siz burada oturup o iniltileri ney gibi dinleyemezsiniz! Bu tıkanıklığı kuvvet sökecekse, hakkaniyet duyguları içinde onu da kullanacaksınız! Fakat biz, bugün bunu yapamıyoruz. Allah Rasûlü, yapma imkanı elde ettiği zaman oturdu ve hesaplaştı. Bununla beraber öyle makul, öyle mantıkî hesaplaşmalar oldu ki, Allah Rasûlü döneminde İslâmî cephede ölen insanların sayısı, sadece 100 küsurdu. Dikkat ediyor musunuz, sadece İkinci Cihan Harbinde, iki vahşet birbiriyle boğuşurken 40 milyonu aşkın insan ölmüştü. Rusya’da gayr-ı insanî bâtıl bir sistemin oturması için bir çırpıda yüz küsur milyon insan öldürülmüştü. Onların kanları üzerinde âdetâ gemiler yürütüldü, enkazlarından binalar yapıldı ve bu binaya da “yeni sistem” denmek istendi ki, bu sistemin adı komünizm idi.

“Yamyamları geçmişti beşer yırtıcılıkta!
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi”

Batsın yerin dibine bu sistemler! Zaten batıyor ve batacak Fıtrî olmayan, tabiî olmayan, hakka dayanmayan, içinde hak düşüncesine neşv ü nema hakkı vermeyen bütün sistemler batacak.

Evet, 10 senelik Allah Rasûlü döneminde, dünya kadar hakikatleri gerçekleştirmek için karşı tarafla yaka paça olunuyor ve İslâmî cepheden -diğer cepheyi bilmiyorum- sadece 100 küsur insan vefat ediyor. Halbuki, yukarıda da söylediğimiz gibi İkinci Dünya Savaşında öldürülen insanların sayısı 40 milyonu aşkındı. Bu rakam içinde yaralanan, sakat kalan ve sonra ölenler yoktur. Saadet Asrı, insanlık duygusunun, düşüncesinin, insana saygı ve hürmetin geliştirildiği bir dönemdir ve günümüzde Hümanizma bu noktaya henüz ulaşamamıştır. Ulaşması da mümkün değildir. Çünkü bu çığırı açan Hz. Muhammed'dir (sav). O’nun dünyasında mü’min harp eder. Harp eder ama, hiçbir zaman sulh esintileri kesilmez ve insanî değerler tezyife uğramaz. Boş yere insan öldürülmez, ülkeler işgâl edilmez ve başka milletler sömürülmez.

İslâm'da Sulh Esastır

Batı, ne dün ne de bugün bu İlâhî değerleri tanımadı. Ülkeleri istila etti. O ülkenin yeraltı yerüstü servetlerine el koydu, insanları köleleştirdi ve müstemlekeler kurdu. Bunlar için harp etti, bunlar için kan döktü ve Balkan Harbi’nin, Birinci Cihan Harbi’nin, İkinci Cihan Harbi’nin, Körfez işgalinin, Somali çıkartmasının arkasında hep bunlar vardır. İslâm’da harp ise, yüce bir dâvâ uğruna, fikir hürriyeti, düşünce hürriyeti adına, insanlığa giden yolları açma uğrunda yapılmıştır. Bununla beraber gerektiğinde sulha gitmeyi de ihmal etmemişlerdir. Çünkü sulh esas, harp ise tâlidir.

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah’a güven. O şüphesiz işitir, bilir” (Enfâl/61).

“Ey îman edenler! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır” (Bakara/208).

Evet, işte bu ve benzeri âyetler, Müslümanları sulh ve barışa davet etmiş, onlara harp halinde dahi itidâl ve istikameti göstermiştir. Onun dışındaki sistemler ise, harpleri canavarlık üstüne canavarlık, sulhları da harpten farklı olmamıştır. Adları, ne olursa olsun bu sistemler insanlığı idlâl adına ortaya attığı sistem kılıklı kargaşa düzeninden, şeytan nizamından başka bir şey değildir. O şeytan, bunları allar pullar ve taraftarlarını aldatır. Çünkü o, insanın apaçık bir düşmanıdır. Bunu sizi kendi özünüzden, mânânızdan, tarih şuurunuzdan, tarih felsefenizden uzaklaştırmak için de yapabilir. Evet harp ederken dahi sulh bazen mü’minler de mü’minlerle savaşabilirler, yine sulh, yine sulh!

“Eğer mü'minlerden iki topluluk birbiriyle savaşırsa, aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldırganlarla, Allah’ın emrine dönecekleri ânâ kadar savaşınız; eğer hizaya gelirlerse, aralarını adaletle bulunuz, âdil davranınız. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever” (Hucûrât/9).

İki cemaat birbiriyle yaka paça olur olur da vatan, millet parçalanma durumuna gelir ve iç kargaşa başlarsa, işte o zaman, vuruşanlar mü’min de olsa, İslâm vahdeti için onların yakasından tutulup hesabı sorulmalı ve ne pahasına olursa olsun, vatan ve milletin bölünmezliği temin edilmelidir. Bunu Kur’ân anlatıyor anlatıyor ama, acaba biz ne yapıyoruz? Yakın geçmişimiz itibariyle, durumumuzun çok da iç açıcı olduğu söylenemez. “Yeis mânii her kemaldir.” Ona düşen bir daha belini doğrultamaz ve bir bataklıktır, ona takılan mutlaka boğulur ama, bunca esbabı iftirak karşısında herkesin ümit var olması da bir hayli zor. Evet, mü’minler, yeryüzünde Allah’ın şahitleri, milletlerarası muvazenenin denge unsuru ve umumî âhengin de garantisidirler. Bu itibarla da, hak ve adalet istikametinde her şeye ve herkese müdahale edebilme mevkiindedirler. Kendi ülkelerinde veya başka bir devlette, işler, bütün bütün şirazeden çıkmışsa; yani müdahale edilecek kerteye gelmişse, müdahaleye de gücümüz yetiyorsa, orada yeniden âhengi temin edip huzuru sağlamak bizim vazifemizdir. Bir kere de müdahale ve muharebeye karar verdi mi, artık hedef netleşip istikamet de belirlenmiştir. Allah’a tevekkül edip doğru bildiğin yolda yürüyeceksin. Zaten, Cenâbı Hakk da Uhud’un o hazin sonu münasebetiyle diyerek bunu emretmiyor mu? Yani: “Bir kere de karar verdin mi, artık Allah’a tevekkül et!”

Evet, şartlar ve hâdiseler sizi maddî cihada çekerse, yani siz dininizi neşrederken, neşretme hürriyeti engellenir.. veya yeryüzünde mazlumların, mağdurların, mahkumların iniltilerini durduracak kimse olmazsa.. yahut siz hakkı neşretmek isterken birileri buna karşı güç kullanırsa.. ya da sizin vatan ve toprağınıza tecavüz ve hayatınızı tehdit ederlerse, işte o zaman, meydana çıkıp onlarla yaka paça olma zamanı gelmiştir.