sker Nebî ve Farklı Taktikler
Allah Rasûlü iyi bir asker olarak daima değişik taktikler uygulamıştı. Bir defasında uyguladığı taktiği, âdeta bir başka defa uygulamıyordu. Onun için, hasımları, O’nun karşısında daimî bir şaşkınlık yaşıyorlardı. Günümüzde çok kullanılan, fakat o zamanlarda fazla bilinmeyen “kerr u ferr” ki, hücum etme, saldırma, geriye çekilme, düşmana beklenmedik baskınlar yapma.. Kureyş’in kafasını allak-bullak etmişti.

Allah Rasûlü, Bedir’de düşmanlarını, böyle karşılamıştı. Doğrusu, müşrikler neyle karşılaşacaklarını bilmediklerinden daha işin başında şaşkına dönmüşlerdi. Hem de, tam tekmil ordularıyla, atlarıyla, develeriyle, malzemeleriyle hazır bulunmalarına rağmen. Müslümanlarınsa, bizim tespitimize göre o gün sadece iki veya üç tane atları vardır. Ve herkese bir mızrak ve birkaç ok ya düşüyor veya düşmüyordu. Zira onlar, farklı bir mülahaza ile Bedir’e kadar gelmişlerdi. Bununla beraber düşman, strateji adına o güne kadar yapa geldiği şeylerin hiçbirinin tatbik edilmediğini görünce paniğe kapıldı ve artık, takdir çizgisinde esbap onları adım adım kovalıyor ve Allah’a eş-ortak koşulmanın tokatları olup suratlarına iniyordu.

Ve, yine bir taktik.. Cephede cemaatle namaz kılıyor, düşmana karşı bir fütûrsuzluk sergiliyor ve etrafa güven dağıtıyordu. Karşı taraf bunu bir fırsat olarak değerlendirmeyi düşünebilirdi. Ancak durum hiç de onların umdukları gibi değildi. Çünkü Cenâb-ı Hakk, cephede kılınacak namazı Habîbi’ne şöyle talim etmişti:“Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar...” (Nisâ/102).

Sen namaza durduğun zaman arkanda bir kısım cemaat seninle namaza dursun. Bir diğer cemaat karşı tarafta pusuya yatsın, mevzilensin, onlar bir rekat kıldıktan sonra, onlar mevzilensin, bu defa da ilk mevzilenenler gelip namaza dursun.

Düşman onları uzaktan gözetliyor; kılıçları, kalkanları, okdanlıkları yanlarında öyle namaz kılıyorlar. Tam hücum etmeyi düşündükleri zaman bir de bakıyorlar ki, namazın içinde bile strateji. Mevzidekiler namaza, namazdakiler mevziye gidip geliyor...

Allah Rasûlü, Rabbinin emriyle namaz içinde dahi taarruz, müdâfaa ve düşmanın içine korku salma plânları yapıyor.

Kitmânîlik: Sezdirmeden Hareket Etmek

Hitler, askerlik mesleği adına: “Sezilmeme sırrını ben keşfettim” dedi. Oysa ki eskilerin ifade ettiği şekliyle, “Kitmânîlik” Hz. Muhammed (sav) tarafından ortaya atıldı ve insanlık O’nun sayesinde kitmânîliği tanıdı. Ne taarruz ne de müdafaada O’nun hedef ve stratejisini kimsenin bilmesi mümkün değildi. Yolun bir bölümünü kastetmeden evvel, şuraya buraya gidiyorum demezdi. Mekke’ye bir konak mesafe kalıncaya kadar, ne müşriklerin ne de kendi ordusunun net olarak hedeften haberi yoktu. On bin yerde, tam on bin tane ateş yakınca, Kureyş’in içini bir korku sardı. Ne var ki, artık çare yoktu. O kadar burunlarının dibine sokulmuşlardı ki bir şey yapmaları mümkün değildi.

Haber Ağlar

Bu arada, o güne kadar duyulup bilinmedik öyle bir haber ağı kurmuştu ki haberler merkeze anında ulaşıyor.. ve vakti vaktine değerlendiriliyordu. Allah Rasûlü’ne ait haberlerin düşmana ulaştığına dair tarih hiç bir şey kaydetmiyor. Hatib b. Ebî Beltea bir aralık, küçük bir yanlışlık yapıp, O’nun Mekke’ye doğru hareketini, Mekkelilere haber vermek istemişti ama, ulakla yolda yakalanmıştı. Tabii ona da bir şey dememişlerdi hem mes’eleyi hallettikten sonra, niye desin ki! O zaafını ifade etmiş, belli bir boşluğunu konuşmuştu gerçi bu zat, Bedir’de bulunmuştu ama belli bir boşluğu vardı.. O da muvakkaten o boşluğa takılmıştı... Boşluğu olmayan zat ise, onu bağışlamıştı.

Evet Allah Rasûlü kendi hesabına bir haber ağı kurmuştu ama, O’na ait sırları elde edecek haber ağlarına fırsat ve malzeme vermemişti. O’nda öyle bir kitmânîlik vardı. “Sezilmeme”ye dair kim ne söylerse söylesin, 14 asır evvel her şeyi, O’na tâlim eden, Zat, bunu da O’na tâlim etmiş ve insanlık, gerçek kitmânîliği Hz. Muhammed Mustafa’yla (sav) tanımıştır. Bir devenin bütün hızıyla koşup 48 saatte ulaşabileceği bir noktaya, Efendimiz, çok daha az bir zaman zarfında haber ulaştırabiliyordu. Düşünün ki, Efendimiz, Medine’de duruyor, orduları ise, tâ Sûriye önlerinde savaşıyorlardı. Bu uzak mesafeyi kat etmek için, durmadan gidilirse 10 gün gerekiyordu. Ama, bu 10 günlük mesafeye Efendimizin habercileri 8 günde haber ulaştırabiliyorlardı. İşte böyle müthiş, ve baş döndürücü bir haber ağı kurmuştu. Niye olmasın ki Allah (cc), O’na yol gösteriyordu, O da hep Allah'ın (cc) gösterdiği yolda yürüyordu. İlk ulak, bir konak mesafelik bir yere kadar gidiyor ve orada istirahata çekiliyordu. Haberi ikinci ulak alıyor ve bir konak ilerde duran üçüncü ulağa haberi ulaştırıyordu. Üçüncü ulak dördüncüye, o da beşinciye, derken haber en dinç bineklerle, en dinç ulaklarla, en kısa zamanda, ulaşması gereken yere ulaşıyordu. Başka türlü, Mekke’de durup da, Fizan’dan haber almanın yolu var mı?..

O günün şartları ve imkânları içinde, muhteşem fetanet, her referansıyla ayrı bir huzur, ayrı bir itminan, ayrı bir inşirah veren televvünler gösteriyor ve bize kendi risaletini ilan ve itiraf ettiriyor.

Bütün bunların yanında O, çok iyi bir asker olarak, sulh iktiza ettiği zaman hemen sulha yöneliyor ki, yukarıda bu hususa bir nebze temas etmiştik. Burada tamamlama kabilinden, şunları da ilave etmemizde yarar olacak: Kur’ân O’na şöyle diyordu: “Eğer onlar sulha yanaşırlarsa, Sen de yanaş ve Allah’a tevekkül et!” (Enfâl/61). Yani esbaba riayet et ama, Allah’a (cc) tevekkülde de kusur etme! Esbaba riayet etmeden tevekkül, tembelliğin, şuursuzluğun, idraksizliğin; esbaba riayetten sonra tevekkül ise teslimiyetin, inkıyadın, Allah’a (cc) bağlılığın, şeriat-ı fıtriye ve âyât-ı tekviniye prensiplerini, kanunlarını bilmenin ve onlara riayet etmenin ifadesidir.

Tebliğde Devreler

Bir devre de Cenâb-ı Hakk’ın, O’na emri şu idi:“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış; doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir” (Nahl/125).

Kim sapıklıkta, kim hidâyette Allah (cc) onu çok iyi bilir. Sen sadece vazifeni yap ve gerisine karışma! Bu âyet bir bakıma O’nu ve cemaatini âdeta mağarada şarj olmaya, gerilim kazanmaya davet ediyordu. Arkadan bir devir geldi ki Efendimiz, Allah (cc)’tan aldığı şu emirlerle tebliğini açıktan ve sert bir dille yapmaya başladı. Cenâb-ı Hakk bu âyetle de O’na şöyle diyordu: “Önce en yakın hısımlarını uyar!” (Şuarâ/214).

“Artık Sana emr olunanı başları çatlatırcasına anlat ve müşriklerden yüz çevir!” (Hicr/94).