icret Problemi
Hicret bir problemdir. Bir vak’a olarak günümüzde de hicretler yaşanmaktadır. Devletin iki ayağının bir kaba nasıl sokulduğunu görüyorsunuz.. ben bu endişemi birçok sohbetlerde arz ettim. Bunlar, dışta plânlanan oyunların, Türkiye’de sahnelendirilmeleridir. Yarın şarkta ayrı bir nifak kapısı, garpta başka bir şikak kapısı, cenûpta farklı bir infilak kapısı ve şimalde koca bir iftirak kapısı açılabilir açılabilir; zira bir tarafta kâfir ve zalimler, diğer tarafta Asya’nın münafıkları başımıza bin bir gâile açmak için hazır ve tetikte bekliyorlar. Daha önce de, böyle zayıf bir noktamızı yakalamış, koskocaman bir Devleti Âliye’yi hem de devletler muvazenesinde, muvazene unsuru bir Devleti Âliye’yi, yerle bir etmişlerdi. Millet manâ kökünde gelen cevheri son olarak Çanakkale’de, istiklâl mücadelesinde kullanmasaydı, bugün bu millet yoktu sadece bu millet değil İslâm Âlemi de yoktu. Zira bu milletin dışında devletler ve milletler muvazenesini elinde tutan ikinci bir Müslüman millet zaten olmamıştır. Keza, bu millet olmasaydı muvazene adına da bizim ümidimiz olmayacaktı. Ama, tarihten gelen o manâ cevherleri ve kendisini ayakta tutan dinamikleri, Çanakkale ve İstiklâl mücadelesinde, bu şanlı şerefli son karakolun kahraman kurmayları, fedaileri, hasbileri, diğergamları ve kutsiler ordusunun neferleri kullanmasını bildiler; Cenâbı Hakk da onlara, yeniden var olma imkânlarını bahşetti. Varız, Allah (cc)’a binlerce hamd ve sena olsun! Varız hem de farklı bir varlıkla varız! Sofya’da olmayacak şekilde, farklı bir varlıkla varız! Bulgaristan’da bulunmayan farklı bir varlıkla varız! Türkistan’da, Mengücistan’da, Özbekistan’ta bulunmayan farklı bir varlıkla varız ve buralardaki mazlumlar, mağdurlar, mahkumlar için sırf bağırma-çağırma adına dahi olsa bir miting tertip edebiliyor; inliyor, boşalıyor, haykırıyor.. bir şey yapmaya gücümüz yeter veya yetmez, bütün hissiyatımızla gürlüyor ve onların içine inşirah salıyoruz. İnşaallah onlar da bir gün boyunlarındaki zincirleri kıracaklar ve hasımlarıyla hesaplaşacaklardır! Zira Allah (cc) :(Âli İmrân, 3/140) buyurmaktadır. Bugün onlara ikbâl, yarın başkalarına bugün talihi idbara dönmüş olanlar, çok yakın bir gelecekte ikbâlin tebessümüyle karşı karşıya kalacaklar.

Evet, hicret başlı başına zor ve müşkül bir problem.. bir parantez cümlesi içine sığıştırmaya çalıştığım bugünkü göç hâdisesi karşısında, düşünün ki, 55 milyon nüfusa sahip bir millet ve bu milleti idare edenler, şaşırmış kalmış ve ne yapacaklarını bilemiyorlar. Halbuki, o gün yaşanan hicret, Medine’de mevcut insanın nüfusuna denk bir oranda gerçekleşmişti. Ne var ki, Allah Resûlü’nün o engin fetaneti sayesinde ne Habeşistan’a ne de Medine’ye hicret edenler, maddî hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan, muhaceretin dünyevî sıkıntılarını rahatlıkla atlatmış olmanın yanında, büyük oluşumlar gerçekleştirmişlerdi. Doğrusu cihan tarihinde hiçbir hicret ve göç, İki Cihan Serveri’nin eliyle gerçekleştirilen bu hicretler kadar muvaffakiyetle neticelenmemişti. Acaba Allah Resûlü, bu en büyük problemleri nasıl halletmişti? Şimdi, isterseniz fazla tafsile kaçmadan mevzuu biraz daha açalım:

Medine küçük bir yerdi, ahalisi de ziraatçılıkla uğraşıyordu. Onun için Medine çarşı ve pazarı tamamen Yahudilerin eline geçmişti. Mekkeliler, gerçi ticareti iyi bilirlerdi; fakat ellerindeki dar imkanlarla, Yahudi'nin karşısında tutunmaları çok zordu. Nerede ve nasıl ticaret yapacaklardı.? Bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakmış, öyle gelmişlerdi. Hem hicret edenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor, nüfus durmadan ve hızla kabarıyordu. her gün gelen bu insanlar nerelere yerleştirilecek ve ne yiyip ne içeceklerdi? Medine halkı zaten fakirdi. İşte bütün bunlar, üst üste yığılmış problemlerdi ve hepsi de Allah Resûlü’nden çözüm bekliyordu. Herkes O’na güvenle bakıyordu; O bu problemleri bir çırpıda çözecek ve halledecekti ve neticede öyle de oldu.

Allah Resûlü, Medine’ye gelir gelmez, Ensar ve Muhacirin’i birbiriyle kardeş yaptı. Onların ruhlarına öyle bir kardeşlik üfledi ki, aralarında gerçekleştirilen bu kardeşliği, nesebî kardeşlikten daha ileri görüyorlardı.. hatta bir aralık aralarında veraset de cereyan etti! Evet bu öyle bir kardeşlik anlayışıydı ki Ensar her şeyini ikiye böldü ve bir bölümünü muhacir kardeşine verdi. Ve işte bu esnada akıllara durgunluk verecek şu hâdiseye şahit oluyoruz:

Allah Resûlü, Sa’d b. Rabi ile Abdurrahman b. Avf’ı kardeş yapmıştı. Bu kardeşlik o kadar içten ve derince idi ki, cihanda bir benzerini daha göstermek mümkün değildir.

Sa’d b. Rabi (ra) bir gün kardeşinin elinden tutar ve ona şöyle der: “Kardeşim siz her şeyinizi Mekke’de bırakıp öyle geldiniz. Şu anda sen bekarsın, benim ise iki hanımım var. Allah (cc) için söylüyorum: Sen bu hanımlarıma bak! Hangisi hoşuna giderse, ben onu boşayayım sen al!..”

Abdurrahman b. Avf (ra), gözleri dolu dolu ona şu karşılığı verir: “Kardeşim, Allah (cc) hanımını sana mübarek etsin! Sen bana çarşının yolunu göster, bu bana yeter.”

Bir müddet sonra, Abdurrahman b. Avf (ra) evini geçindirecek hâle gelir ve ilk işi de evlenmek olur. Bu da evlerine girip çıktığı insanların hissiyatına karşı bir saygının ifadesi, apayrı bir ruh inceliği ve nezaket örneğidir.

Bu kardeşliğin çözemeyeceği hiçbir problem yoktur. Bu derece birbirine kenetlenmiş diğergamlar aynı zamanda dünyanın fethine namzet en seçkin insanlardır. Medine’de üfül üfül esen bu kardeşlik havası zamanla bütün dünyanın demine damarına işleyecektir...

İstiğna ve Civanmertlik Tartışması

Allah Resûlü tek başına oturuyordu. Bir ara kapı aralandı ve içeriye Muhacirin’in ileri gelenleri girmeye başladı. Aralarında Ensar’dan hiç kimse yoktu ve manzara oldukça dikkat çekiciydi. Acaba niçin sadece Muhacir’den insanlar gelmiş ve Ensar’dan hiç kimseyi çağırmamışlardı? Müsaade istediler ve Allah Resûlü’ne maruzatlarını şu şekilde arz ettiler: “Ya Resûlullah! Biz buraya Allah (cc) için hicret edip geldik. Bütün düşüncemiz Allah yolunda Sen’inle beraber olmaktı. Halbuki Ensar kardeşlerimiz bize öyle bir alâka gösterdiler ki, korkarız, âhiretin sevabını burada bitireceğiz. Kardeşlerimiz müsaade etsinler, artık biz, kendi bakım ve görümümüzü kendimiz yapalım. Onların bize ayırdıkları payları kendilerine iade edelim. Minnet altında kalıyor ve çok mahcup oluyoruz.”

Bunları söylerken de hepsi ağlıyordu. Allah Resûlü de gözyaşlarını tutamamıştı. Belki de şu manzara gök sakinlerini de gözyaşına boğmuştu. Bu bir cihetle, istiğna ile diğergamlığın çarpışmasıydı. O güne kadar yeryüzünde, bu kadar güzel bir kavga hiç görülmemişti.

Çünkü biraz sonra Allah Resûlü Ensar’ı huzuruna çağırıp olanları anlatınca, hepsi birden itiraz edecek ve bu istiğnaya karşı çıkacaklardı. Onlar için böyle bir teklifi kabullenmek, vücutlarının yarıdan biçilmesine razı olmaktan farksızdı. Zira onlar, kardeşleriyle öyle bütünleşmişlerdi ki, ayrılmaları âdetâ ölümdü. Biraz sonra hepsi de Resûlullah’ın huzurundaydı ama, Ensar ağlıyor ve Muhacirler ağlıyordu. Aynı beldede oturmalarına ve günde beş defa en azından mescid de beraber bulunmalarına rağmen, paylaştıkları odadan ve sofradan ayrı kalmaları onlara giran geliyordu. Evet, bir taraf, istiğnayı, diğer taraf da mürüvvet ve diğergamlığı temsil ediyordu. Taraflardan Muhacirler söz alarak meâlen: “Ya Resûlullah! Biz Allah (cc) için hicret ettik ve Medine’ye geldik. Yurdumuzu, yuvamızı Allah için terk ettik. Dinin ilâsından başka bir şey düşünmedik; fakat bu Ensar kardeşlerimiz bize, çok fazlasıyla sahip çıktı ve civanmertçe davrandılar.. korkuyoruz, ahirete ait bütün kazançlarımızı yiyip bitirmekten.. Yâ Resûlullah, Ensar kardeşlerimize kabul ettiremedik, ne olur nâmımıza, lütfen onlara söyleyiniz bıraksınlar bizi, kendi kendimize bir yerde kalalım, artık kendi mahsullerini bize getirmesinler, yemek pişirip önümüze koymasınlar, bize bakımı, görümü düşünmesinler, bu minnet yeter artık.” Çok duygulanmışlardı, çocuk gibi ağlıyorlardı. Allah Resûlü de duygulandı. Ensarı Kirâm’a:“Muhacir kardeşleriniz diyorlar ki: ‘Bunlar bize çok bakıyor, bizi mahcup ediyorlar, nerde kaldı Hakk’ın rızası’, karşılığını alacaksak yaptığımız şeylerin? ” İşte Allah Resûlü onların ruhlarına bu kardeşliği böyle üflemiş, onları böyle büyülemiş, böyle kaynaştırmış ve âdetâ bal mumu gibi yoğurmuş ve şekillendirmişti. Tıpkı bir ceset gibi olmuşlardı. Bu tarihî mülakatta taraflar, şöyle bir mutabakata vardılar: Muhacirler, Ensar’ın tarlalarında ücretle çalışacak, bahçelerini ücretle tımar edecek, böylece kendi kazançlarıyla geçinecek, kendi evlerinde oturacak ve minnet altında kalmayacaklardı. Tabii, Ensarı Kirâm da bağ ve bahçelerinde onları çalıştırmak suretiyle onlara yardım elini uzatacak; onların Ensarlığı, berikilerinin de Muhacirliği devam edecekti. Allah Resûlü (sav) Medine’de tesis buyurduğu bu kardeşlik şuuruyla evvela göç meselesini önemli bir ölçüde halledivermişti.

İkinci mes’ele ticaretti. Allah Resûlü gördü ki Medine’de ticarî hayata Yahudi ve Hıristiyanlar hakim.. bu sultayı aşmak için emir verdi ve Müslümanların çarşı ve pazarını ayrı bir yerde kurdurdu. Bundan böyle Müslümanlar alış verişlerini kendi çarşılarında, kendi pazarlarında yapacaklardı. Bu hem Müslümanların, ticaretin içine girerek güçlenmelerini hem de onların kendi pazarlarını kurmalarını sağlayacaktı. Bu arada, gayrı Müslimlerin pazar hakimiyetlerine de son verilecekti. Yeni bir pazar kuruldu. Ve Müslümanlar birbirinden alış veriş yapmaya başladılar. Mağazî yazarları, şunu naklediyorlar: “Çok az zaman sonra, Yahudi, Medine çarşı ve pazarında ticaret yapamaz oldu.” Evet, Müslüman pazarında artık Müslümanlarla kimse rekabet edemiyordu. Zaten, Allah’ın istediği de bu idi. Müslüman tâbi olmayacak, dahil olmayacaktı... Evet, bize başkaları emir verecek, başkaları evirip çevirecek ve başkalarına sığınacak, başkalarına dehalet edecek ve “benim şu meselemi hallet” diyeceğiz; Allah (cc), inananların böyle bir şahsiyetsizliğe düşmesine razı olmaz. Mü’min kendi olmalı, kendi ayakları üzerinde durmalı, kendi ayaklarıyla yürümeli, kendi elleriyle tutmalı, kendi gözleriyle görmeli, kendi düşünceleriyle konuşmalıdır; kendi fikirlerine göre yaşamalı ve mutlaka kendi orijinini muhafaza etmelidir. Medine’de Allah Resûlü de işte bunu tesis etmiştir.

İlk Anayasa

Efendimiz Medine’ye teşrif eder etmez bir beyannâme neşrediyor. Hukukçular, Allah Resûlü’nün Medine’ye gider gitmez, ayağının tozuyla hazırladığı bu beyannâmeye “Allah Resûlü’nün Anayasası” diyorlar. Daha sonra İnsan Hakları Beyannâmesi’nde ve hatta bizde, Tanzimat Fermanı’nda anlatılan şeylerin çoğu bu mukavelede mevcuttur. Evet, Hıristiyan ve Yahudilere tanıdığı haklarla, Medineliler arasında öylesine bir bütünleşme yolu buldu ki, onları kendine çekti ve ebedî hasmı olan Bizanslılar’dan, Sasaniler’den ve Kureyş’den kopardı. Böylece uzun zaman Yahudiler, Müslümanların sıyaneti, vesayeti altında, huzur ve itminan içinde yaşadılar. Medine döneminin büyük gailesi, meşhûr münafık Übey İbni Selûl, Kureyş karşısında bu endişelerini şöyle dile getirir: “Bizim için O’nun Medine’ye gelmesi, dinini neşretmesi bir tehlike değildir. Esas tehlike, Hıristiyan ve Yahudileri putperestlik karşısında yanına almasıdır. Ve asıl sizi tehdit edecek olan husus da budur.”

Sulha açık bir sistem ve anayasa, uzun zaman (bozulması bizden olmamak üzere.. bozulacağı zamana kadar) onlar için de Müslümanlar için de bir vesile-i huzur oldu. Yahudiler çok mes’elede Allah Resûlü’ne müracaat ediyor ve O’nun hakemliğine sığınıyorlardı.

Evet, hadîs kitapları, onların hırsızlık mevzuunda, kısas mevzuunda, zina mevzuunda Allah Rasûlü’ne müracaat ettiklerini gösteriyor. Bundan da anlıyoruz ki, onların kendi mes’eleleri kendilerine bırakıldığı halde, Müslüman'ı daha âdil, daha kabiliyetli bildiklerinden hele bu Allah Resûlü olursa her mes’elede hakemliğimize müracaat ediyorlardı. Gelecekte top yekün insanlığın mercii olacak kutsi kaynak, daha o günlerde, bu merciiyyetini hissettirmeye başlamıştı.

Evet işte böylece, bir el darbesiyle hicret mes’elesi de hallediliyor ve Müslümanlar hür, huzur içinde dünyaya açılma yollarını araştırıyorlardı.