arp Problemi
Uhud'daki Taktik

Bedr’in zaferini değil Hendek’teki tabyeyi değil Mute kahramanlarının yazdığı destanı değil, Yermük şehsuvarlarının mücadelesini de değil; bir bakıma hezimet sayabileceğimiz Uhud’la gelen mes’eleleri arz edecek ve O’nun, bu mes’eledeki dikkat, teemmül ve isabetli kararlarına bir iki cümleyle işarette bulunacağım! Uhud İslâm saflarında, ilk defa çatlakların baş gösterdiği bir muharebedir. Ben, hakiki bir Müslüman'a, mağlup oldu demekten Allah’a (cc) sığınırım. Hezimete uğradı da demem. Evvela Allah’ın (cc) bir takdiri vardı orada, çünkü Müslümanların karşısında Halid gibi, Amr İbni Âs gibi askerî ve siyasî dâhiler vardı. İstikbâlde bunlar nice düşman ordularını ters yüz edeceklerdi. Bunlar, gerçi o gün için müşriklerin safında bulunma bahtsızlığını paylaşıyorlardı. Ama, bunlar istikbâlin sahabeleriydi. Evet, istikbâlin sahabeleri hâlin sahabelerine galebe çalmışlardı. İkinci mes’ele; okçular Allah Resûlü’nün o mevzuda tayin ve tespit buyurduğu stratejiye uygun hareket etmemişlerdi. Hatta, bazılarının içlerinde hafif ganimet arzusu da belirmişti ve maksadın aksiyle mukabele görmüşlerdi. Vakıa, O’nun şanlı, şerefli ashabının kritiğini yapmak bize düşmez ama, yine de büyüklerin diyebileceği şeyler vardı. Bir kere onlar, mukarrabînden olmakla şereflendirilmişlerdi Mukarrabînin ise, kendine göre bir alışveriş seviyesi vardı. Demek istiyorum ki, melekmisâl bu insanlar, kendilerine yakışır tavrın gereklerine göre muameleye tâbi tutuluyorlardı. Yoksa bizim hasenâtımız onların seyyiatı olduğunda şüphe yoktu.. evet, eğer onların o gün yaptıklarını biz yapsaydık, içtihadın hep sevaba açık iklimi itibariyle sevap bile kazanmış olabilirdik. Fakat, onlar gibi hasbî, diğergam, Allah Resûlü’nün elini sıkmış, dünya ve mâsivayı terke yemin etmiş ve Mukarrabîn meleklerini geride bırakan bu insanlar kendi ölçüleri içinde “kurbet”e gölge düşürdüklerinden hezimet görünümlü, hezimet gölgeli bir akıbete maruz kalmışlardı. Ne olmuştu? Birkaç yüz insandan, ismini bilebildiğimiz 70 mü’min şehid olmuştu. Bir o kadar da yaralanmış ve hareket edemeyecek hale gelmişti. Müşrikler son bir darbe daha indirebilirlerdi ama, Müslümanların Uhud dağına sığındıklarını ve seslerinin gür çıktığını görünce yeniden riske girmemek için meydanı hemen terk ettiler. İlahî inayet olarak nasıl göründüler ve orada nasıl gürül gürül davrandılarsa, hezimet kuşağında zafere erdi ve kâfirlerin kalbine ürperten bir korku saldılar. Bu korku ve kapalı mağlubiyete kâfirlerin bulduğu kılıf şu idi: “Şimdi onları iyi ezdik, bir daha bunlar bellerini doğrultamazlar, öyle ise gidelim. Ne olur ne olmaz bir daha saldırırsak başımıza iş açabiliriz” ve bu mülâhaza ile çekilip gittiler. Daha sonra sahabe olacak ve yaptığı kötülükler kadar da büyük iyilikler yapacak bir sahabe ki, Kur’ân onu, o günkü hali itibariyle, “Şeytan Kureyş’i tahrik etti.” diyor. “Gidin dedi, hazır ezmişken, Romalılar’ın Kartaca’ya yaptıkları gibi, siz de bir güzel Medine’yi onların başına yıkın, bir tek fert kalmasın, işlerini bitirin. Bir kişi bile kalsa çoğalırlar, ileride başımıza dert olurlar.” Allah Resûlü, buna muttali oldu ve hemen şu fermanı verdi: “Dün Uhud’da bizimle beraber mecruh, yaralı ve sıhhatli kim varsa, yarın falan yerde toplansın, düşmanı takibe çıkıyoruz.” Bir gün önce sıkılmış ve Uhud’un eteğine çekilmiş bu insanlar, bugün yeni bir hamle yapacaklardı ve bu yaralıların, mecruhların hamlesiydi. Zira böyle bir kuvve-i maneviye gösterilmeliydi ki, aşağıda arz edeceğimiz inkisarlar giderilebilsin. Bu inkisarların birincisi, mü’minlerin kuvve-i maneviyesi kırılmıştı.. ikincisi her taraftan kâfirlerin iştihası kabarmaya başlamıştı.. üçüncüsü münafıklar yaygarayı basıyor ve mü’minlerin kuvve-i maneviyelerini sarsıyorlardı. O müşrikin de dediği gibi, “üzerlerine yürüyelim bunların işini bütünüyle bitirelim” düşüncesi sağda solda konuşulmaya başlamıştı. Böylece, Müslümanların başına öyle korkunç bir problem açılmıştı ki, eğer Hz. Muhammed (sav)’in fetaneti olmasaydı, bu problemin altından kalkmak mümkün değildi. Evet, o gün Müslümanlar, Çanakkale’de Mehmetçiğin döküldüğü gibi dökülmüştü. Dökülmüştü ama, derlenip toparlanmasını ve mukadder bir hezimeti Allah’ın inayetiyle zafere çevirmesini bilmişti.

Evet, bu topluluğa, Allah Resûlü; “toplanın” der demez hemen toplanmaya başlamış ve yeni bir taarruza geçmişlerdi. Kimisinin kolu, kimisinin ayağı kopmuş kimisinin yürüyecek dermanı kalmamış ama, çadırından çıkan, toplantı yerine doğru koşuyordu. Allah Resûlü’nün diriltici nefesi, âdetâ onlara yeniden can getirmiş ve hepsi Allah Resûlü’nün davetine icabet yarışına girmişti. Busayrî’nin dediği gibi: “Eğer O’nun getirdiği mucizeler, kendi kıymetine uygun olsaydı, mübarek adı mezardaki ölmüş, çürümüş kemikler üzerine okunduğunda ölüler dahi dirilirdi.” Evet dirilirdi. Ve işte Uhud’ta O’nun adını duyanlar bir bir diriliyordu.

Şimdi hâdiseyi mealen bir sahabeden dinleyelim: “Arkadaşımız vardı ki, ayakta yürüyecek hâli yoktu, onu da omuzumuzda taşıyorduk: ‘Alın beni de taşıyın; Resûlullah’ın ‘yürü-yün’ dediği cephede bulunmak, savaşamasam, ok atamasam bile, elimde mızrağım orada bulunmak isterim.. alın beni sırtınıza ve götürün, götürebildiğiniz yere kadar. Yıkılırsam orada yıkılayım’” diyordu. Bazısı bazısını sırtında taşıyor ve bazısı düşüp, bayılıyordu. Bazısını belki sedyelerle götürüyorlardı bazısını da daha başka şekilde.. ve derken “Hamra-i Esed” vadisine ulaştılar. Kureyş’in, Müslümanların yanan ocaklarının dumanını görebilecekleri bir yerdi burası. Toz-duman içinde ve bin bir velvele ile oraya gittiklerinde, Kureyş, dün öldü zannettikleri insanları, yeniden, kabirden çıkmış gibi karşılarında görünce donakaldılar ve Ebu Süfyan: “Er-rahil, er-rahil!” “süratle göç edin, göç edin!” diye bağırdı evet, başımıza iş açmayalım. Bizim için şimdi kurtuluş Mekke’ye kaçmaktadır. Dikkat buyurursanız; harple gelen bunca problemi bir hamlede, bir nefhada ve komplikasyonsuz bir el darbesiyle birden hallediverdi. Kur’ân-ı Kerîm bu nazik durumu şöyle hikaye eder: “Bazı insanlar onlara: “Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu terkip ettiler, onlardan korkun” dediler. Bu onların imanını artırdı da: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” dediler.” (Âl-i İmran/173)

Evet, Kureyş, her şeyini bırakıp kaçmış.. Müslümanlar dünkü sarsıntılarını zaferle taçlamış ve sonra da, Allah'ın (cc) lütfuyla, hiçbir zarar almadan geriye dönmüşlerdi99. Bir kısım siyer ve meğazi yazarları Uhud’u bizim hesabımıza bir hezimet olarak kaydederler. Evet, Uhud’un eğer bir hezimet yanı varsa o da önce Resûl-i Ekrem’i dinlemeyip sonra da Uhud’un bağrında şehadet kanıyla yıkanarak ahirete tertemiz giden sahabenin bir kısmına aittir. Aslında Uhud’un bir zafer yanı vardır ki, -bence, önemle üzerinde durulması gerekli olan da budur- işte o da problem çözen Hz. Muhammed Mustafa (sav)’e aittir. Evet önemli olan şey, hezimetin zafere dönüştürülmesidir. Hani, Türk Milleti için batının söylediği bir söz var ki: “Her milletin müdafaadan ümidinin kesildiği yerde bu milletin taarruzu başlar” derler. Aslında bu söz, hakiki Müslümanlar için söylenmiş ve her zaman geçerliliğini koruyan bir sözdür. Her milletin müdafaadan ümidinin kesildiği yerde Hz. Muhammed’in (sav) taarruzu başlıyor ve taarruz, üst üste birikmiş problemleri bertaraf ediyor; mü’minlerin kalbine îman ve ümit saçıyor, münafıkları da yeniden ye’se gark ediyordu. İştihası kabaranların iştahlarını kursaklarında bırakıyor, kırık gönülleri ümitle şahlandırıyor ve evet, işte bir kere daha Müslümanlar zaferyâb olarak Medine’ye dönüyorlardı. Müşkülküşâ, problem çözen Hz. Muhammed Mustafa (sav) için ne dersiniz bunları duyduktan sonra? Elbette “Muhammedü’r-Rasûlullah” diyeceksiniz...

Meşveret

İşte bazı misaller:

1. O, hemen herkesin düşüncesine başvuruyor, herkesin fikrini alıyor ve “şûra” düşüncesini toplum hayatına hakim kılmak istiyordu. O, Hz. Ali’yle (ra) istişare etmişti. Gerçi Hz. Âli: “Perde-i gayb açılsa yakînim artmayacak” diyen insandı. Ama yine de Allah Resûlü’nün ders halkasında bir çocuktu. Ve işte Allah Resûlü, bu yaştaki Ali ile meşverette bulunuyordu...

Münafıklar, Hz. Âişe Validemiz’e (ra) iftirada bulunmuşlardı, evet o, iffeti âyetle sabit anamıza en iğrenç iftirayı yapmışlardı ki, buna “İfk Hâdisesi” yani “iftira vak’ası” denir. Bu çok yönlü hâdise, tarihe böyle geçmiştir.

Gerçi Allah Resûlü, vahyin bu işi halledeceğine kat’iyen inanıyordu ve Hz. Âişe hakkında da en küçük endişesi yoktu ama, yine de teker teker ashabıyla istişarede bulunmakta maslahat görüyordu. Zira, istişare daima kazandırır, hiçbir zaman kaybettirmez. Ve zaten O da, hep kazandırmak için gelmişti.

Bu münasebetle, bir zayıf rivayetle şu hâdiseyi naklederler: Allah Resûlü, Hz. Ömer’i çağırır ve Hz. Âişe (ra) hakkındaki fikrini sorar. Ömer cevap verir: “Ya Resûlallah! Âişe kat’iyen pâk ve temizdir.. ona iftira atılmıştır.” Allah Resûlü, nereden bildiğini sorunca da şu cevabı verir: “Ey Allah’ın Rasûlü, Sen bir gün namaz kılıyordun. Sonradan öğreniyoruz, haberin olmadan takunyanın bir kenarına biraz pislik sıçramış.. ve Sen bu vaziyette namaza durunca, hemen Cibril (as) gelip durumu Sana haber veriyor ve ‘takunyalarını çıkar’ diyor. Şimdi, Senin takunyana sıçramış küçük bir pisliği Cenâb-ı Hakk Sana haber verir, Seni ondan temizler de hâşâ böyle bir cürüm işleyen kadını Sana hiç mahrem eder mi? Hayır, ya Rasûlallah! Muhakkak Cibrîl (as) gelecek ve Âişe’nin ne derece afif bir kadın olduğunu Sana haber verecektir.”

Evet Allah Resûlü: “İstişare eden pişman olmaz.” demiş, Ömer’le de istişare etmişti. Böyle bir istişare O’na bir şey kaybettirmezdi.. ettirmedi de. Kendisine bir şey kaybettirmediği gibi Ömer’i de yeniden bir kere daha kazandırıyordu. Evet, Allah Resûlü kendi çömezleri ile istişare ediyor ve onların fikirlerine müracaatta bulunuyordu. Tabii ki kazanan yine kendisiyle istişare ettikleri insanlar oluyordu; çünkü Allah Resûlü bu haliyle de yine onlara bir ahlâk dersi veriyordu. Zaten bizzat kendisi: “İstişare eden hüsrana uğramaz” buyurmuyor mu?

2. Bedir’e çıkılacağı zaman da hem Ensar hem de Muhacirlerle ayrı ayrı istişare etmiş ve onların görüşlerini almıştı... Muhacirler adına konuşan Mikdad o gün nasıl da yiğitçe konuşmuştu: “Sen atını sür, Berk-i Gımad’a kadar; arkandayız ve bizden bir fert dahi geri kalmayacaktır.” Ancak Allah Resûlü, o âna kadar hissiyatlarını tam ortaya dökmeyen Ensar’ın da ne düşündüklerini öğrenmek istiyordu. Sezgisi kuvvetli Sa’d b. Muaz (ra) hemen ortaya atıldı. “Ya Resûlullah! Herhalde bizi düşünüyor ve bizden de bir cevap bekliyorsun. Cevabımız hazırdır. İşte malımız, işte canımız.. hepsi Sen’in yolunda fedâdır. İstediğini, istediğin kadar al, dağıt. Ve istediğin kadar can Sen’in yoluna ölmeye can atmaktadır.” Meşveret ediyor ve ittifak ruh haletini ortaya çıkarıyor. Ensar ve Muhacirîn bir noktada ittifaka varıp, ölüme azmetmişlerdir. Evet, karşılarında küme küme o gözü dönmüş düşman, gayızla kılıçlarını, kamalarını biledikleri, oklarını zağladıkları, yaylarını gerdikleri bir dönemde yapılacak şey işte budur. Resûlullah Hakk’ın, hakikatın, İslâm haysiyetinin, İslâm milletinin müdafaası adına gerilmiş bir yay gibi düşmanlarına saldıracaktır; bu esnada meşveret ediyor ve meşverette yüce düşüncesini en geniş zemine yayıyor; en sağlam blokaja oturtuyor ve herkesin sahabet ve heyecanına emanet ediyordu. Zaten, O’nun esas nokta-i nazarı bu idi. Allah (cc) çoktan O’na yolunu göstermişti. O, Allah’ın (cc) irşadına rağmen, arkasındakilerin fikrini alıp beraber bulunacağı o önemli çizgide, aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşma adına, onlarla bu meseleyi istişare ediyordu. Gerçi, onlar, O’nun her teklifine inkıyad edeceklerdi; zira O’na söz vermişlerdi.. ve bu söz îman demekti ki; O, bir gün Ka’b İbn-i Malik’in yakasından tutacak, tatlıca sarsacak ve şöyle diyecekti: “Sen Akabe’de söz vermedin mi? Acı tatlı yanımda olacağına, geceler bizi takip etse veya önümüzde gündüzler olsa Benden ayrılmayacağına söz vermedin mi?” Söz verdiler; ölüme atıldılar. Kendi düşünceleriydi. Kendi fikirleriyle böyle bir hesaplaşmaya geldiler ve hesaplaşacaklardı.

Meşveretle Allah Resûlü(sav), önemli bir davâyı âleme mâl ediyordu. Herkes, bir tabut taşır gibi O’nu taşımaya koşuyor ve gücü yettiğince O cevher hazinesine omuz veri-yordu. Evet, herkes O’na sahip çıkıyordu ve O’nu taşımayı hayatının gayesi biliyor ve “Bu yolda şehadet bizim için en tatlı idealdir” diyordu.

İç İçe Meşveretten Levhalar

1. Muharebe yeri mevzuunda gelip bir noktada ârâm eyledi. O yeri baştan keşfetmiş ve kuyuların başını çoktan gözüne kestirmişti. Nerede, hangi tepeyi tutacağına, karşısına hınçla gelen düşmanı nerede kıstıracağına çoktan karar vermişti. Fakat orada yine mes’eleyi müzakereye arz etti.

Sahabe arasında, adı çok da meşhur olmayan Hz. Hubab b. Münzir (ra) ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ya Resûlullah! Buraya yerleşmen vahiy ile midir? Eğer vahiy ile ise, biz ne bir adım geri ne de bir adım ileri atamayız. Yoksa, bu sizin strateji ve harp adına kendi görüşünüz müdür?”

Allah Resûlü: “Kendi görüşümdür” cevabını verince, Hubab b. Münzir (ra) sözüne şöyle devam etti: “Ya Resûlullah, biz kuyuların bulunduğu yeri tutalım. Diğer kuyuların hepsini de dolduralım. Düşmanı susuz bırakalım. Siz de ordugâhınızı kuyunun başına kurun ve sizi tam ortamıza alalım.”

2. Selman (ra), İranlı bir köledir. Önce Mecûsî, sonra Hıristiyan daha sonra da Müslüman olan bir köle. Müslüman olduğu zaman hiçbir şeyi ve hiçbir kimsesi yoktu. O herşeyini Müslümanlığına borçludur ve bu durumunu en güzel şekilde vecizelendiren de yine kendi olmuştur. Bir gün kendisine kim olduğu sorulur: “Selman b. İslâm” buyurur. Evet o, gerçek nesebini bulmuştur; İslâm’ın oğlu Selman.

Ahzab denilen Hendek Savaşı’nda, Allah Resûlü yine ashabıyla istişare eder. Herkes bir şeyler söyler ve sonunda söz Selman’a gelir. Selman görüşlerini şöyle dile getirir: “Ya Resûlullah, bizim memleketimizde bir âdet vardı; düşman taarruz edecek olursa, biz şehrin etrafına hendek kazar öyle müdafaada bulunurduk. Eğer uygunsa Medine’nin etrafına hendek kazalım ve düşmanın hücumuna öyle mâni olalım.”

Ve, bu görüş Allah Resûlü tarafından kabul görür.. sadece kabul görmekle de kalmaz, kendisi de bizzat hendek kazanların arasında bulunur ve onları coşturur.

3. O, sadece erkeklerle değil, aynı zamanda hanımlarla da istişare ederdi. Nitekim Hudeybiye’de hanımıyla istişare etmiş ve hanımının dediğini yapmakta da hiçbir beis görmemişti.

O, hayatında hep böyle davranmış ve meşveretlerle aşılmaz gibi görülen problemleri aşmıştır ki, biz devlet ha-yatımızda meşveretin ne denli önem kazandığını ancak şimdilerde anlayabiliyoruz. Meşveretsiz, müstebit idareciler arkada binler fiyasko bırakıp öyle gitmişlerdir. Fikre, düşünceye, akla karşı en büyük hürmet ve en büyük saygıyı telkin etmiştir. Aklın bir hikmet-i vücudu, dolayısıyla da muhakemenin, insan düşüncesinin mevcudiyetinin de bir hikmeti vardır. Vahiyle beslenen şahıslarda, vahye müesses dâvâlarda bile bunlara müracaat edilir ve bunlar onu yorum-lamada önemli vazifeler görürler. Nitekim, aklı, muhakemesi olmayanın mükellef olmayacağı da dinimizde bir esas kabul edilmiştir.

Teklifler ve Tatbik

Plân İnsanı

Plân, günümüzde en önemli meselelerden biri haline gelmiştir. Devletler, milletler onu, kalkınmada önemli bir esas kabul ederek her şeyde “plân” diyorlar. Bizdeki Devlet Plânlama Teşkilatı da bunun için kurulmuştur. Yoksa, ne büyüme olur ne de dengeli kalkınma.. evet, toplumun nabzı yapılan plânlarda atar. Plân, bir yönüyle de cemiyet bünyesini kontrolde tutabilmenin bir ön şartı gibidir. Allah Rasûlü’nün ne bilgisayarı ne kompüteri ne de plânlama teşkilatı vardı. O ânında isabetli kararlar verir ve sonra da işin üzerine yürürdü. Hem öyle meselelerde kararlar verirdi ki, onlar yüz senelik, iki yüz senelik, üç yüz senelik, dört yüz senelik, bin dört yüz senelik, iki bin senelik meselelerdi ve bu meselelerin hiçbirisinde O, arkada herhangi bir problem bırakmazdı. Yani kendisinden sonra, hiç kimse O’nun dediğinin aksine bir şey dememişti. Ve diyememişti. Oysa ki daha evvel değişik bir zaviyeden arz ettiğim gibi, O'nun tebliğ gibi bir meselesi vardı. Bu mevzûda öyle adım atmalı idi ki, bir milim dahi olsa geriye dönmesi ve geriye çekilmesi olmamalıydı. Ve işte çizgi çizgi O’nun hizmet hayatı: Mekke’de, bir örümcek sabrı, bir mercan ızdırabı içinde sürekli bekleyiş.. iş başında bekleyiş.. suların derinleşince durgunlaşması gibi “sessiz aksiyon” diyebileceğimiz bir görünüm içinde olma. Bu dönemde, sağa-sola hicret emri; zayıf ve mukavemetsizlerin, belki seralarda korunmaya alınmasının yanı başında, kuvvet dengesinin olmadığı bir dönemde, tahrîk edici görünümü dağıtma, endişelere meydan verecek derinlikleri sığlaştırma ve sese-gürültüye sebebiyet vermesin diye bir hava boşaltma ameliyesidir. Medine’de ise, hizmetimizin şekli, vazifemizin gerekleri, gücümüz, karşı tarafın gücü nazar-ı itibara alınarak daha farklı bir yol takip edilmiştir. Aslında, Mekke-Medine ve daha sonraki dönemlerde karşılaştığımız strateji farklılığı; büyüme, oluşum değişikliğine uğrama vetiresinin (süreç) tabiatının icabıydı. Kendi şartları icabı Mekke’de öyle hareket edilmeli, Medine’de de böyle hareket edilmeliydi.. eğer Allah Rasûlü, Mekke’de de Medine’de davrandığı gibi davransaydı, nakiseden münezzeh o en büyük plân ve strateji insanı için bu, büyük bir eksiklik olurdu. Aman Allah'ım! Mükemmel ve mütemmim eksikliği, bu ne büyük garabet!.. Evet, Allah (cc), O’nu falso yapsın diye değil, isabetli karar versin ve insanlığı şaşkınlıktan kurtarsın diye göndermişti.

Geri Adım Atmadı

Evet, Medine’de Allah Rasûlü, değişik bir yol tutup gitmişti.. ve öyle olması da icap ediyordu. Ve her attığı adım bir sonraki adımın mukaddimesi, tabii ondan sonraki adım da onun neticesi oluyordu. O hayatında, attığı adımların hiçbirinde geriye dönmemiştir. Evet, Uhud gibi hezimetten dahi zafer çıkaran Hz. Muhammed Mustafa (sav), nasıl geriye adım atar ki? Atmamış ve izleri ile hep “Muhammedu’r-Resûlullah” yazmıştır. O’nun hicret mevzûundaki tavrı, davranışı bunun canlı misalidir. Habeşistan hicreti de, Medine hicreti de birer ihtida çağının, bir fütuhat döneminin sırlı kapısı olmuşlardır.