enginlerin Ayrıcalık İsteği
Bidâyet-i İslâm’da Allah Resûlü’nün çevresinde fakirler vardı. Bunların büyük çoğunluğu da gençlerdi. Küfürde kartlaşmış ve şartlanmış yaşlılar Allah Resûlü’ne karşı sürekli inat ediyorlardı. Vâkıa, “Allah’ın dinine bölük bölük giriyorlar” (Nasr/2) sırrı zuhûr edince, onlar da Allah Resûlü’nü kabullenme lüzûmunu duydu ve kabullendiler, ama, bidayette O’nun etrafında sadece ve sadece gençler vardı. Hem de fakir gençler!..

Mekke müşriklerinden, kendini büyük kabul edenler, bu durumdan hiç hoşlanmıyorlardı. Sık sık Allah Resûlü’ne müracaat ederek, kendilerine, başka hiç kimsenin ve bilhassa da fakirlerin yani, Bilâllerin, Ammarların, Yâsirlerin, Habbabların gelmeyeceği bir gün ayırmasını istiyorlardı. Onlar eşraftan insanlardı, ayak takımıyla bir arada oturmazlardı(!)Belki onlar, o günün cemiyetinde alışılagelmiş bir tavrı talep ettikleri için, bunu gayet mâkûl ve mantıkî bir istek kabul ediyorlardı. Ancak durum hiç de onların tahminleri gibi değildi. Onlar böyle bir teklifin memnunlukla karşılanacağını zannededursunlar, Allah (cc), Habibini uyarıp hazırlamıştı bile!

“Sabah akşam, Rablerinin rızasını isteyerek, O’na yalvaranları kovma. Onların hesabından Sana bir sorumluluk yoktur; Senin hesabından da onlara.. bir sorumluluk yoktur ki, onları kovup zulmedenlerden olasın” (En’am/52).

Sen büyük hesapların adamısın! Yanından fakirleri kovarak, müşriklerin hidayetini ummak gibi küçük hesaplara giremezsin. Zira bu zulümdür.. ve sen zulümden çok uzaksın! Evet, sırf müşrikler hoşnut olsun diye fakirleri uzaklaştırmak, en büyük zulümdü.. ve Allah, o en büyük adalet insanını tâ baştan garantiye almıştı.

Bu önemli mevzu, bir kez de Kehf sûresinde ele alınıp incelenir: “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek, O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye zinhar uyma!” (Kehf/28).

Kur’ân O’na şöyle diyordu: “Sabah akşam davâda, düşüncede, duyguda “Allah” deyip, inleyenlerle beraber ol; ve gözünü başkalarına dikme! Onlarla otur onlarla kalk! Çünkü Allah’ın (cc) rahmeti onlarla beraberdir. Gözünü sakın onlardan ayırma.” İhtimal, Allah (cc) insanlığa rahmet ederken, Ammar’a bakar rahmet eder.. Yâsir’e bakar rahmet eder.. Küçük Ali’ye bakar rahmet eder.. Habbab’a bakar merhamet eder ve İbni Mesûd’a bakar merhamet eder. Onlar yeryüzünde Allah’ın (cc) matmah-ı nazarıdır. Onlar belâ ve musibetleri defeden paratonerler gibidirler. Sen de onlarla bulunmaya bak! Kur’ân bunları öyle bir dönemde söylüyor ki, Allah Resûlü’nün etrafında bu üç-beş fakirden başka kimse yoktur. Ama O, bu dönemde bile gelecekten fevkalâde emin.. herkesin hatta o mütemerrid, o Firavun insanların bile, pek çoğunun yumuşayıp İslâm’la kucaklaşacaklarına ve Kurân’ı kabullenip başlarına tâç yapacaklarına inanır. Bu itibarla, nasıl olsa gelecekler adına, şimdi yanındakilerini niye kovsun ki!

Hem Allah Resûlü onları nasıl yanından uzaklaştırabilirdi ki, bizzat kendisi şöyle buyurmaktadır: “Cennet şu üç insana müştaktır. Ali, Selman ve Ammar...”

Evet, herkes cennete müştak iken, cennet onlara müştak.. âşıkın maşuka, gözlerin cemale, vicdanların rüyete, kalbin müşâhedeye iştiyakla dolu olduğu gibi müştak...

İki Cihan Serveri, etrafını alan bu ilk kadronun, bu fakir insanların bir gün cihan çapında bir inkılâp yapacak kadro olduğunu daha işin başında biliyor ve attığı her adımı ona göre atıyordu. Dünyanın şarkının da garbının da bir gün mutlaka O’nun getirdiği hakikatlara teslim olacağından zerre kadar şüphesi yoktu.. Cenâb-ı Hakk’ın va’dinden emindi ve itminan içindeydi.

Müşriklerin isteklerini reddetti. Onlara iltifat bile etmedi. Bu zayıf ve fakir insanlara gözünün bebeği gibi baktı ve onları, insibağ köpüklü huzûrunun şerefli mukimleri olarak hep aziz tuttu.