ahiliyeden Bir Kesit
O, elli bin türlü câhilî âdeti göğüsleye göğüsleye bir zulmet çağını ışık asrı haline getiriyordu.

Bu hususa ışık tutmak üzere, Cafer İbni Ebî Talib’in, Necaşi karşısında söylediği sözleri nakletmek istiyorum: “Ey Melik, biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik.. kavi zayıfı ezer ve insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık...” derken, Hz. Muhammed’den (sav), evvel insanlığın nasıl üst üste karanlıklar içinde bulunduğuna dikkati çekiyordu. Evet bu toplulukta, bir damla suda kıyametler koparılır.. hak bendedir mülâhazasıyla iki cemaat birbirine girer ve birbirini öldürür.. yine bu topluluk içinde zina tecviz edilir.. hırsızlık meziyet sayılır.. ve alkolik olmayan insanların adedi iki elin parmakları sayısınca ya vardır veya yoktur. İşte âdetlerinde böylesine mutaassıb ve alabildiğine vahşi bu cemaat içinde, O, hem de en kısa zamanda, bütün bu rezileleri, bu ahlâk-ı seyyieyi onların içlerinden söktü attı ve onların yerine “ahlâk-ı âliye” ve “mezâyâ-yı gâliye” diyebileceğimiz en yüksek insanî meziyetleri, en yüksek insanî faziletleri getirip yerleştirdi. Eflatun Cumhuriyeti’nde, başka ütopya yazarları da (msl. Thomas Moore) ütopyalarında hep bu toplumu heceliyorlardı. Oysa Hz. Muhammed Mustafa (sav), o fazilet topluluğunu çoktan tahakkuk ettirmişti.

Halbuki, vahşi ve vahşetinde mutaassıp hatta vahşetten başka bir şey bilmeyen bir cemaatten, insanlığa medeniyet muallimliği yapabilecek bir cemaati çıkarmak apaçık zulmetten güneşler çıkarmak gibi bir şeydir. Ve işte, Hz. Muhammed (sav), o hârika icraatıyla bunu yapmış ve kendisinin de mucize bir zât olduğunu göstermiştir.

Yıllarca yanımızda kalan bir insana huyunu terk ettiremeyen bizler; âdetleri demlerine, damarlarına işlemiş bu insanlardan âdetlerini söküp atan, Hz. Muhammed Aleyhisselam karşısında iki büklüm oluyor ve O’nun hak Peygamber olduğuna şahadetimizi bir kere daha yeniliyoruz. Evet, vücudumuzun bütün zerreleriyle haykırıyor ve diyoruz ki:“ O, Allah’ın Rasûlü’dür!”

Ben, hayalimde kurduğum ve ideal bir “terbiye sistemi” diyeceğim bir sistemi -tabii yine O’ndan mülhem ve Medine kaynaklı- bana en yakın bulunanlara; tam manasıyla kabul ettiremedim. “Fazilet” dedim, ağzımda, dilimde tüy bitti; ama fazîlete uyaramadım. O ne müthiş kuvvet, ne müthiş güçtür ki, Allah Rasûlü; vahşetten medeniyet, denâetten ulviyet ve bedeviyetten mütemeddin insanlar çıkarıyor sonra da onları mütemeddin milletlerin başına muallim yapıyor. Zannediyorum, günümüzde şu benim gibi aciz ve evindeki üç beş insana laf anlatamayan insanlar bir hamlede insanlığı tutup yükselten ve ruhunun ilhamlarını onların sinelerine boşaltan Hz. Muhammed Mustafa’nın büyüklüğünü daha iyi anlarlar... Yeter ki peşin fikirlilikte ve inatta takılıp kalmayalım.

O, devrinde tâ İran’a Turan’a açıldı. Oysaki İran ayrı bir kültürün tesirinde, Turan ayrı bir kültürün tesirinde, Türk ayrı bir kültürün tesirinde, Romalı da ayrı bir kültürün tesirinde idi. O’nun mesajı bunların hepsinin bünyelerine göre dikilmiş elbise gibi uygun geliyordu. İşte mucize! Evet O’nun umum küre-i arzı elinin içine alıp, her yere sözünü geçirmesi büyük bir mucizedir.. ve bu mucize de o Zat’ın Allah tarafından gönderildiğine delalet eder. Yani o Zât, Allah’ın elçisidir. Zaten bizim anlatmak istediğimiz de budur.

Bir insan dehasıyla kendi asrını keşfedebilir. Mesela; İskender, bir ölçüde kendi asrını idrak etmiş olabilir. Sezar, kendi asrını aşabilir.. Napolyon bulunduğu devri kavrayabilir.. ve hakeza.. ancak, dünyanın çeşitli yerlerinde daha sonra meydana gelecek ayrı ayrı milletler mozaiğine söz dinletme ve getirdiği mesajın onların ruh haletlerine uygunluğu ve onların bütünüyle bu mesaja “evet” demesi sadece Efendimiz’e has bir keyfiyettir ki, bizim için buna mucize demekten başka çare yoktur.. zaten, bu muvaffakiyeti izah edecek bir başka kelime de bilemiyorum. Evet, Alparslan, kendisinden 4-5 asır evvel yaşamış olan, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın getirdiği mesajları, kendi ruh haline çok uygun buluyor ve bütün benliği ile O’nun getirdiği sistemi benimsiyordu. Aradan onca yıl geçmiş olmasına rağmen, çağ kapayıp çağ açan, dünyanın en büyük cihangirlerinden Hz. Fatih de, Allah Rasûlü’nün getirdiği mesajları aynen selefleri gibi kabulleniyordu. Ardından gelenler de hassasiyetle aynı çizgiyi korudular. Halbuki bunların hemen hepsi de insanlık çapında dehaya sahip seçkinlerdi. Seçkinlerdi ama, Allah Rasûlü’ne teslimiyette kusur etmiyorlardı.

21. asrın eşiğindeyiz; aradan geçen 14 asır, yine bir şey değiştirmemiş.. ve Allah Rasûlü’nün getirdiği mesajlar, günümüzde de aynı tazeliğini koruyarak, kalp, ruh, vicdan, ve akıllarımıza yepyeni şeyler fısıldamakta. Zira O, bu mesajları, kalbimizden geçenleri bilen, ruhlarımıza nigehbân olan, vicdanlarımıza Kendisini duyuran ve âsarıyla aklımızı doyuran bir Zât’tan almakta ve bize tebliğ etmekteydi. Yoksa, bir beşer olarak, çağların ihtiyacını karşılayacak bir sistem vazetmek, kim olursa olsun insanoğlunu aşan bir mevzudur.