fendimiz'in İnsanları Eğitmesi ve Umumî Mânâda Terbiyeciliği
Efendimiz’in umumî manâda terbiyeciliğine geçmeden evvel, mevzûa ışık tutacak şu âyeti kısaca tahlil etmeye çalışalım. Zira, Allah Rasûlü’nün içinde bulunduğu şartları ve hangi seviyedeki insanları alıp terbiye potasında erittiğini bilmeden, O’nun terbiye edicilikte ulaştığı zirveyi tam olarak anlamak mümkün değildir:ümmîler arasından, kendilerine, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar, önceden, açık bir sapıklık içinde idiler.”

Âyette geçen bazı kelimeler çok dikkat çekicidir.Âyete bir gayb zamiriyle başlanıyor. Çünkü, o günün insanları, Allah’ı bilmiyor ve tanımıyorlardı. Allah onlara karşı gaybubet içindeydi. Onlar cahil, bedevi ve vahşiydiler. Onların sinelerinde Allah (cc), “O” olarak dahi mütecelli değildi. Onlar O’nu, üçüncü bir şahıs (O) ve üçüncü bir zât olarak bile bilmiyorlardı. Evvela onların gaybubetlerine yani mahiyetlerinin zulmaniliğiyle Allah’tan fersah fersah uzak bulunduklarına, muhatap ve mütekellim de olamadıklarına dikkat çekiyor. Sonra “Ümmîler” diyor. Onlar ümmîdirler: Kitap nedir, ilim nedir bilmezler. Allah’ı tanımazlar ve peygamberden de habersizdirler. Ümmî bir cemaat, öyle çetin bir cemaattır ki, hiçbir hayır beklenmeyen o çetin cemaate, o en müthiş iradeliyi, en büyük ruhluyu, en muhteşem kalpliyi göndererek, hiçbir zâtî değerleri olmayan o cemadat gibi yığınlardan insanlığı idare edecek dâhiler çıkarmıştır. İkinci olarak Allah (cc), kitaba, kaleme, kıraata her şeyden daha fazla önem verdiği halde, onlar Allah’ın ehemmiyet verdiği şeylerden çok uzak bulunmaktadırlar.Onlardan bir elçi, yani onların içinden çıkmıştır. Allah Rasûlü’nün onlardan olması, sadece, kitaba ve kıraata açık olmaması itibariyledir. Allah Resûlü (sav), cahiliye insanından değildi. Ama, kitabet ve kıraata kapalı bulunması bakımından da onlardan biriydi. Böyle de olmalıydı; zira O’nun muallimi Allah (cc) olacaktı. O’nu rahle-i tedrisi önüne alacak, O hiçbir şey bilmeyen ve tâlim-terbiye görmemiş nebîsini, onlardan ayıracak, yetiştirecek ve ümmî ümeme muallim yapacaktı.

O, onlara âyât-ı beyyinâtı, ceste ceste okuyup şerh ediyor ve onları terbiye ederek rûhânileştiriyor ve insanî kemâlata tevcih ile insan yapmak istiyordu.. evet bir taraftan kitabı talim, diğer taraftan da terbiye ile onları hep arş-ı kemâlat-ı insaniyete yönlendiriyordu.

Onlar, her ne kadar Allah Resûlü gelmeden evvel dalâlet, cehalet ve sapıklık içinde yüzseler de Allah (cc) onları, tezkiye ve terbiye edecek ve onları yetiştirecekti ve yetiştiriyordu da.. evet bütün bunları ümmî bir nebînin eliyle yapıyordu. Kitabın taliminden maksat Kurân’dır. Bu kitap, dün bir cemaati kucaklayıp insanlığı yükselttiği gibi gelecekte, geleceğin aydınlık nesillerini, âlâyı illiyyîn-i kemalata ulaştıracaktır. Günümüzde orijinal zannedilen bütün düşünceler, yalancı mumlar gibi bir bir sönüp gidecek ve güneşlerin kol gezdiği iklimlerde, bütün güneşlere: “Gurub etmeyin ben varım!” demeye namzet tek kitap o olacaktır. Âfâkı alemde sadece onun bayrağı dalgalanacak ve bütün nesiller, boyunlarındaki esaret zincirlerini kırarak ona koşacaklardır. Koşma emareleri belirdi bile... İşte Rus İmparatorluğu, işte Çin. On sene evvel buralarda olanları duysaydınız hayal zannederdiniz. Bakın şimdi korkunç istibdatlar nasıl yıkılıyor! İmparatorluklar nasıl peşi peşine devriliyor.. ve her şeye rağmen Kur’ân nasıl, tıpkı küllerin altındaki bir kor gibi ortaya çıkıyor... Ve koskocaman bir tevhid dünyası yeniden diriliyor. Bunca istibdat, zulüm, tagallüp ve tasalluta rağmen İslâmî ruh bütün tazeliğiyle dünyanın dört bir yanında kendini hissettiriyor ve gönüllerde alâka uyarıyor.

Evet, diğer bir manası da, bu kitabın aydınlık ikliminde, peygamber, onların nefislerini maâliyata yöneltsin; insanları insanlığa yükseltsin, insanı insanî terbiye ile insan-ı kâmil olma yollarına tevcih etsin ve kendisinin bizzat yükselip yaptığı miracı, onlara da ruhen yapabilme yollarını gösterip, herkese, kalb ve ruhunun derinliklerine miraç yaptırtsın diye Allah (cc), şanı yüce Nebîsine kitabı talim etmiştir. Velev ki O’nun ümmeti daha önce, sapıklık içinde yüzen insanlar olsa bile! Allah diledikten sonra kömürü elmas; taşı-toprağı altın yapabilir.. yapmış ve bu kömür ruhlu insanları pırıl pırıl birer elmas haline getirmiştir. Evet ondan meydana gelen o “Ak Çağın Altın Nesli” bugün, bütün parlaklığıyla hâlâ gözlerini kamaştırmaktadır. Evet bu icraatı yapan Allah’tır; bunu sarraf ve cevherci olan Hz. Muhammed’in eliyle yapmıştır. Bu itibarla, denebilir ki, beşeri, insanlığa ve insanî kemâlata yükselten, insanî kemâlatın zirvesini tutmuş olan Hz. Muhammed Mustafa (sav).

O’ndan sonra insanlık velayet kanatlarıyla, tasfiye kanatlarıyla, tezkiye kanatlarıyla, birri takva kanatlarıyla ve Allah’a en yakınlık manasına kurbet kanatlarıyla yükseldikleri her yerde Hz. Muhammed Mustafa'nın (sav) bayrağının dalgalandığını görmüşlerdir. Adımlarını nereye attılarsa, daha önce Hz. Muhammed’in (sav) oradan, daha evvel gelip geçmiş olduğunu görmüş ve “Barekallah”larla O’na temenna durmuşlardır. Bundan sonra da duracaklardır.

Allah Rasûlü’nün terbiyesini, sadece nefislerin tezkiyesi şeklinde anlamak yanlıştır. O âlemşümul bir terbiye sistemi ile gelmiş ve bütün kalpleri, bütün ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri gaye-i hayallerine yükseltecek bir mesaj sunmuştur. Evet Kurân’ın âlemşümul hakikatleri de işte bunu ifade etmektedir. O, insanların akıllarına sahip çıkacak, aklı kamçılayacak ve onu akıl adına, vahiy buudlu akılla en son noktaya vardıracak.. sonra ruhları yakalayacak ve onların terbiyesini kendine meslek edinenlerin çok önünde onları maâliyata tevcih edecek ve kalbi, müştak olduğu âlemlerde, o âlemlerin yemyeşil cennet gibi yamaçlarında gezdirecek... Keza, insan hissiyat ve letaifini ele alacak, onları üveykler gibi kanatlandıracak.. hayâlin topalladığı yerlerde, onları his ve letâifleriyle dolaştıracak.. ve ruhen, kalben, hissen yükselttiği talebelerine, aynı zamanda, iktisadî, içtimaî, idârî, askerî, siyasî ve ilmî bütün müesseselerin kapılarını ardına kadar açacak ve bu dünyaya davet ettiği talebelerini en mükemmel idareciler, en seçkin iktisatçılar, en başarılı siyasetçiler ve en ekmel askerî dâhiler olarak yetiştirecek mesajlarla gelmiştir. Evet, Allah Rasûlü, âlemşümul bir dâvâ ile geldi ve âdetâ bir yönüyle iktisat, bir yönüyle maliye, bir yönüyle idare, bir yönüyle talim ve terbiye, bir yönüyle adliye, bir yönüyle de devletler, milletler hukuku dersi verdi. Hasılı O, getirdiği mesajla, mikro plânda bugünkü gelişmişliği bütünüyle kucaklıyordu. Evet, bugün, O’nun esas olarak ele aldığı ve insanlığa sunduğu şu geniş terbiye anlayışının bir yanında hafif bir eksiklik olsaydı O’nun geliş gayesi tam manâsıyla tahakkuk etmeyecekti. Oysaki O, size mealen şöyle diyor: “Şimdiye kadar gelen bütün peygamberler, her birisi, bu muhteşem binanın bir tarafını yaptı. Ama onun bir yanında ikmal edilmesi gerekli olan bir gedik vardı. Her gelip uğrayan, ‘acaba bu bina ne zaman tamamlanacak’ diyordu.” Buyururlar ki: “İşte onu tamamlayan benim. Artık benimle o binanın eksik yanı kalmamıştır.”

Kur’ân-ı Kerîm, bu mevzuda Efendimiz’i teyit sadedinde: “Bugün size dininizi tamamladım.” (Maide/3) der. Yani, şimdiye kadar gelen bütün enbiyâ, evliyâ, asfiy⠓bu bina ne zaman tamamlanacak?” diyorlardı. İşte seni tamamlayıcı olarak gönderdim ve seni mükemmel kıldım, o binayı sen ikmâl edeceksin. Ben, bu dinden hoşnut olduğum gibi, onu herkesin de hoşnut olacağı esaslarla bezedim...

Allah Rasûlü, eksikleri tamamlamak için gelmişti. O’ndan sonra, O’nun sunduğu mesaj ve getirdiği esaslarda eksik arayanlar, kendi kafalarındaki eksiklikleri ve kendi ruhlarındaki boşlukları arasalar daha iyi yaparlar. O bir tamamlayıcı, kemale erdirici ve ıslahatçıydı. Bütün eğri büğrü şeyleri ıslah, eksik kalmış şeyleri itmam ve o güne kadar tamamlanamamış şeyleri de ikmal edecekti ve etti de.