âvâsının Cihanşümul Olması
Terbiyecinin mükemmeliyeti, onun dâvâsının genişliği ve müntesiplerinin kemmî ve keyfî buudlarıyla ölçülür. Hz. Muhammed (sav), daha hayatta iken, O’nun yetiştirdiği mübarek muallim ve mürşitler, Merakeş’ten ta Öküz Nehrine kadar çok geniş bir sahada hakkı neşretmeye namzet bulunuyorlardı. Düşünün ki, o gün bu geniş sahada, biricik mübelliğ, muallim, mürebbi Hz. Muhammed Mustafa'ydı (sav). Bu birbirinden farklı ve Babil Kulesi gibi muhtelif kavimlerden meydana gelmiş cemaatler, O’nun getirdiği İlahî sistem ile bütün dertlerine derman buluyor.. ve İranlı-Turanlı, Çinli-Maçinli gibi, ayrı ayrı mizaçta, ayrı ayrı meşrepte ve ayrı ayrı kültürle yetişen insanlar, O’na koşuyor ve O’nu, bütün getirdikleriyle tereddüt etmeden kabulleniyorlardı. Demek O’nun getirdiği terbiye esasları, bütün beşerin dertlerine derman olabilecek mahiyette ve evrenseldi. Öyleyse Hz. Muhammed (sav), gelmiş geçmiş terbiyecilerin en müessiri ve müessiriyetinin de en geçerli olanıydı. Ayrıca biz, her terbiyecinin büyüklüğünü, getirdiği terbiye esaslarının kalıcılığında ararız. Şimdi bakın, aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed (sav)’in terbiyesi ile terbiye olanlar, hâlâ pek çoğu itibariyle melekleri gıpta ettirecek seviyededir.. ve O’nun koyduğu terbiye esasları, bugün dahi öyle bir nesil yetiştirmeye yeterlidir.

Şimdi bir kere düşünelim: Hz. Muhammed (sav) o alabildiğine vahşi, bedevi, vahşetleri de canavarların vahşetini unutturacak kadar ileride olan bir cemaat içinde zuhur ediyor. Bu en vahşi, en bedevi, en korkunç ve en canavar cemaattan, asırlar ve asırlar boyu insanlığı idare edebilecek melek-misal insanlar yetiştiriyor. Demek ki, O’nun sunduğu mesaj, bir hamlede, bir nefhada insanlığı kurtarmaya yetecek bir mesajdı. Ben şahsen bâtılı tasvir etmek istemem. Ancak, Allah Rasûlü’nün zuhur ettiği devrede, cemiyetin ahlâken sukûtunu gösteren birkaç kesit sunmadan geçemeyeceğim:

O, öyle bir cemaat içinde zuhur etmişti ki, vahşet onların tabiatlarıyla bütünleşmiş ve iç içeydi: İçki içer, kumar oynar, açıktan açığa zina eder ve bunların hiçbirini de ayıp saymazlardı. Fuhuş âdeta resmî hale gelmişti. Bu iş için husûsi evler vardı ve bu evlerin kapısında bayrak dalgalanırdı. Rezalet, insanı, insanlığından utandıracak seviyedeydi. Ve, yazmaktan hicap duyduğum daha neler neler... Ayrıca bu insanlar bir bardak suda kızıl kıyamet koparacak karakterdeydiler. Bunları birbirine ısındırmak, imtizaç ettirmek, bir araya getirmek âdetâ imkânsızdı. Akif’in ifadesiyle: “Dişşiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi!” Tefrika derdi ise bütün Arap Yarımadası’nı sarmış, onulmaz gibi görünen bir hastalıktı. Evet, aklınıza kötülük adına ne gelirse hepsi orada vardı. Ve bunların Hz. Muhammed Mustafa’yı (sav) dinlemeleri kat’iyen mümkün görülmüyordu. Ama O, onların o fena huy ve fena hasletlerini birer birer söktü aldı ve âdetâ Kafdağının arkasına attı. Sonra da onları, en âli ahlâk ve en muhteşem meziyetlerle öyle bir donattı ki, en kısa zamanda bütün medenî dünyanın önüne geçti, hatta onun muallimliğini derpiş ettiler.

Evet O, vahşi ve bedevi bir cemaatten, asrımızda dahi topuklarına ulaşılamayan medenî bir millet inşâ etti. O’nun için, çok haklı olarak Molier mealen şöyle der: “Hz. Muhammed (sav)’in cemaatı kadar ıslah edilme adına müsait olmayan ikinci bir cemaat göstermek mümkün değildir ve yine mümkün olmayan bir başka mesele de; yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda, bu cemaatı ıslah edip insan haline getirmektir. Bu da ancak Hz. Muhammed (sav)’e müyesser olmuştur.” Ve yine bir başka batılı şöyle der: “Beşer, kendisi için mukadder yükselmenin % 25’ini, var olduğu günden, Hz. Muhammed (sav)’in devrine kadar kat edebilmiştir. O’nun devrinde ise bu rakam birden dikey olarak yükselmiş ve % 50 olmuştur. O günden bugüne gösterilen bütün gayretler ise, ancak bu seviyeyi % 75’lere ulaştırabilmiştir.” Bu samimi itirafa göre, Hz. Adem’den, Allah Rasûlü’ne kadar gelen bütün peygamber ve filozofların, bütün büyük devlet ve ilim adamlarının müşterek gayretlerinin semeresi, Allah Rasulü’nün 23 senelik devrede elde ettiği neticeye ya ulaşmış veya ulaşamamış! Yani bunca teknik gelişmelere rağmen, geçen 14 asırda insanlık, ancak O’nun elde ettiği % 25’lik neticeyi yakalayabilmiştir. Kalan % 25 ise eğer dünyanın ömrü varsa bundan sonra elde edilecektir. İşte Hz. Muhammed budur! Ve işte O’nun beşeriyete hizmeti bu denli sağlam ve salim vicdanlara açıktır. Britanya Ansiklopedisi de, bu mevzu ile alâkalı şöyle diyor: “Beşer tarihinde çok büyük ıslâhatçılar gelmiştir. Bunların arasında nebiler de vardır. Ve bunlar, bir kısım başarılar da ortaya koymuşlardır. Ancak bunların hiçbirinde Hz. Muhammed’in sergilediği başarıyı görmemiz mümkün değildir.” Yine bunlar arasında insaflı bir araştırmacı sayılan Vehil de şöyle diyor: “Her büyük insan arkada bir iz bırakmıştır. Nebinin bir izi, ıslahat-çının bir izi, müceddidin bir izi ve büyük devlet adamlarının da birer izi vardır. Hz. Muhammed (sav) de bir iz bırakmıştır. Öyle ki, “iz” dendiği zaman akla gelecek sadece O’dur. Ve başkalarıyla kıyas edilemeyecek ölçüdedir”. Bu zat aynı zamanda ilim adına ödül almış bir insandır. Dost itiraf eder, düşman itiraf eder; bilmem ki bizdeki bir kısım nadânlar ne eder...

Allah (cc) kendini bize (En’am/95) sıfatlarıyla anlatır. Allah O Allah’tır ki camid ve cansız şeylerden hayattar şeyleri çıkarır. (Taşa, toprağa hayatiyet bahşeder ve âdetâ o kömürde elmas cilveleri gösterir.) Allah (cc) bu muhteşem, bu müthiş ve bu baş döndürücü sıfatlarıyla, sanki Hz. Muhammed’e (sav) teselli vermektedir... O vahşi çölde, o Ceziretü’l-Arap’ta, o bedevi insanlar için-de, Hz. Muhammed (sav) âdetâ eline taşı, toprağı, kömürü, bakırı almış ve onlardan som altın Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Halidler, Ukbe bin Nafiler, Tarık bin Ziyadlar çıkarmıştır. (Allah ebetlere kadar hepsinden razı olsun).

Efendimiz, peygamberlikle o muhitte zuhur edeceği ve muasırları, bu büyük ve muhteşem peygamberle tanışacağı âna kadar, elbette onların da aklî, kalbî, ruhî, vicdanî kuvâları, güç ve istidatları vardı. Allah Rasûlü (sav) asla bu kuvâları alıp güdükleştirmedi. Belki onları işlettirdi ve o müthiş kuvâların yerine çok daha müthiş güçler ve kuvvetler ikame etti. Bir büyük mütefekkirin dediği gibi, buna en güzel misâl: “İslâm’dan evvel Ömer, İslâm’dan sonra Ömer,” İslâm’dan evvel Ömer, okkalı, azametli olmaya açık ve büyüklük yolunda bir insandı. Çocukluk döneminde, şunla-bunla yarışması, takışması, hatta, develerin boynunu büküp altına alması, onda ne türlü nüvelerin bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir. İslâm’dan sonraki Ömer ise karıncaya basmayan, çekirgeyi öldürmeyen ince ruhlu ve hassas bir insandır. Şefkat ve hassasiyeti o kadar geniş ve şümullüdür ki: “Fırat’tan geçerken bir koyun suya düşse ve boğulsa, Allah onun hesabını Ömer’den sorar” der. İşte Ömer (ra) ve onun gibiler, Allah Rasûlü’nden aldıkları terbiye ile bu seviyede beşer üstü insanlar haline gelmişlerdi. Evet, Allah Rasûlü, vahşi, bedevi ve âdetlerinde mutaassıp o cemaatten -ki bu âdetler onların dem ve damarlarına karışmış durumdaydı- böyle insanlar çıkarıyordu.

Şimdi, küçük bir misalle mevzuu biraz daha açalım: Sigara gibi küçük bir âdeti, bütün devlet imkânlarıyla ortadan kaldırmaya çalışıyor fakat kaldıramıyoruz. Bırakın kaldırmayı, sigara tüketiminin şu hızlı artışını dahi normal bir seviyeye indiremiyoruz. Bu sadece bizde değil, bütün dünyada böyle. Oysaki her gün, sigara aleyhinde konuşmalar yapılıyor, sempozyumlar tertip ediliyor, konferanslar veriliyor. İlim ve tıp dünyası ittifakla onun, gırtlak, yemek borusu, ağız içi ve damak kanserlerine sebep olduğunu söylüyor.. ve istatistikler bu oranın % 95’e vardığını ifade ediyor ama, bütün bu gayretler, hemen hemen hiç kimseyi bu kötü alışkanlıktan vazgeçiremiyor. Halbuki o devrin insanının, sigara gibi binlerce âdeti hem de dem ve damarlarına işlemişçesine onların tabiatlarıyla bütünleşmişken Allah Rasûlü, bir hamlede, bir nefhada bütün bu âdetleri kökünden söküp atıverdi ve onların yerini de en güzel ahlâk ve en güzel hasletlerle donatıverdi. Hem de gökteki meleklerin gıpta ile seyredeceği şekilde donatıverdi. Öyle ki, onları görenler: “Aman Allah'ım! Bunlar melek değil ama; melekten de ileri varlıklar” diyorlardı. Bir de, sırattan geçerken, onların nuru, cehennemi söndürecek şekilde her yanı sarınca, bütün melekler hayretten donup kalıp ve: “Bu geçenler acaba nebi mi, melek mi?” diyeceklerdir. Halbuki onlar ne melektir ne de nebidir. Sadece Hz. Muhammed Mustafa'nın (sav) ümmetidir. Ve O’nun terbiyesinde yetişmişlerdir.

Abdullah b. Mesud (ra) Ukbe b. Ebi Muayt’ın koyunlarını güden bir insandı. Allah Rasûlü, onu da tedris halkasına aldı ve bu koyun güden insandan öyle bir mürşid çıkardı ki, denebilir ki Kûfe mektebi, bu şanlı sahabinin eseridir. Düşünün ki, Alkameler, Nehâiler, Hammadlar, Sevrîler, Ebu Hanifeler hep bu mektebin talebeleridirler. Her biri kendi sahasında zirve olan bu büyükler, büyük ölçüde ilimlerini İbn-i Mesud kaynağından almışlardır. İbn-i Mesud ise, aslında bir deve çobanıydı. (Ruhlarımız o deve çobanına feda olsun). Ve işte Allah Rasûlü bir deve çobanından böyle dâhiler yetiştiriyordu.

Öteden beri batı ilim âlemini meşgul eden birkaç büyük İslâm alimi vardır ki, her biri koca koca mücelletlere mevzu olmuşlardır. Bunlardan biri de, hukuk sahasındaki şöhretiyle İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir. Bir büyük idrake göre, Solon ve Hammurabi ona ancak çırak olabilirler... Ebu Hanife ise bu baş döndürücü büyüklüğü ile, Allah Rasûlü’nün talebelerinden, deve çobanı İbn-i Mesud’un talebesinin talebesinin talebesidir. -Estağfirullah sümme estağfirullah Ebu Hanife’yi küçük gösteriyorum zannedilmesin, sözlerimiz, üstadlar üstadının büyüklüğünü ifade sadedinde sadır olmuştur- Evet, Hz. Muhammed’in (sav) terbiye ve yetiştirmesi sayesindedir ki hiçbir şey olmayan bu insanlardan her şey olan insanlar zuhur etmiştir. Ölüden diri çıkarılmış ve kömürden elmas elde edilmiştir.

Yine o terbiye sayesindedir ki, Berberî bir köle, Herkül burcunu aşmış, adını değiştirmiş.. ve deniz aşırı dünyalara, o güne kadar duyup bilmedikleri şeyler anlatmış ve onların idraklerini aşan harikulâde şeyler sergilemiştir. Batı, Müslümanlarla tanışacağı âna kadar, hayatı istihkar, şehadet arzusu, ölüm iştiyakı gibi şeyleri bilmezlerdi. Onun için de, o gün, Tarık’ın Endülüs’e geçişini, geçtikten sonra gemilerini yaktırışını, 5 bin kişilik bir keşif birliğiyle, 90 bin kişilik İspanya ordusuyla yaka-paça olmasını.. ve en karamsar durumlarda dahi fütursuzluğunu anlayamamış ve şaşkına dönmüşlerdi. İsterseniz siz dönmeyin! O, kendinden 20 kat da-ha fazla düşman karşısında, askerlerini toplamış ve onlara şöyle seslenmişti: “Askerlerim! Önünüzde derya gibi bir düşman, arkanızda düşman gibi bir derya var. Ya kaçacak, arkadan vurulacak ve zelilâne öleceksiniz veya savaşarak muzaffer olacak ve Allah’a kavuşacaksınız.” Tarihçi bize diyor ki: “Birkaç saat gibi kısa bir zaman içinde, Târık ve ordusu düşman yığınlarının altından vurup üstünden çıkmıştı...” Ve Târık, Toleytola’da kralın hazinelerinin bulunduğu saraydaydı. Şimdi şu dünkü kölenin bugünkü haline bakın... Bakın da, İslâm’ın ruhlara üflediği manânın derinliğini görmeye çalışın! Kralın hazinelerinin üstüne ayağını koymuş, ve kendi kendine şöyle diyor: “Tarık! Dün boynu tasmalı bir köle idin; Allah seni hürriyete kavuşturdu. Sonra bir kumandan oldun! Bugün, Endülüs’ü fethetmiş ve kralın sarayında bulunuyorsun. Unutma! yarın da Allah’ın huzurunda olacaksın!” Aman Allah'ım! Bu ne müthiş, bu ne derin bir anlayıştır? Aslında ayak takımından böyle zirveye ulaşanlarda aşağılık duygusu olur.. çalım satar, böbürlenir, durmadan kendini insanlara anlatmak ister. (Sık sık millete musallat olanlarda bunu hem de bütün utandırıcılığıyla görüyoruz!)

Bu nasıl bir terbiyedir ki, hissetle mâlâmal olması beklenen bir köle fevkâlâde izzetli, onurlu ve bir muhasebe, murakabe insanı olabiliyor!

Ve yine O’nun terbiyesi altında yetişenlerden Ukbe bin Nafi, bir baştan bir başa Afrika’yı fethedip Atlas okyanusuna dayanınca, atı dizlerine kadar deniz içinde, yüzü semalarda ve duygularıyla ötelerin ötesinde Cenab-ı Hakk’a karşı hislerini şöyle dile getiriyor: “Allah'ım şu zulmet denizi karşıma çıkmasaydı, Senin aydınlık kaynağı ismini âfâkı âlemde gezdirecek ve denizler ötesi öbür dünyalara da götürecektim!” Abdulhak Hamit bu sözü alır der ki: “Bilmiyorum Ukbe bin Nafi’nin bu sözü mü, yoksa semalarda duyulan ruhânilerin sesi mi daha yüksekti?” Benim tevilim içinde, melekler de böyle bir arzuya dil beste idi ve bunun için kıvranıp duruyorlardı. Ama Ukbe, bir başka Ukbe idi.. ve Ukbe, Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) rahlei tedrisinde ders görmüş, O’nun terbiye ettiklerinden bir çıraktı...

O insanları aklî, kalbî, ruhî, vicdanî bütün kuvvâlar ile ele almış.. bu duygulardan hiçbirini güdükleştirmemiş, aksine onları kamçılamış.. ve en kötü tiynetli, en kötü tabiatlı insanlardan en muhteşem tabiata sahip insanlar çıkarmıştı. Yönlendirdiği bunca istidat ve kabiliyetlerde, bu kadar isabet kaydetmesi de ancak, O’nun Peygamberliğiyle izah edilebilirdi; zira O’nun icraatında hiçbir falso görülmemiştir.