ahyîr Hadisesi
Tahyîr, Allah Rasûlü’nün hanımlarının, Efendimiz’le birlikte yaşayıp-yaşamama mevzuunda muhayyer bırakılmaları hadisesidir. Mebdei ne olursa olsun, bu hâdise, Allah Rasûlü’ne bizzat Cenâb-ı Hakk’ın emridir. Mevzu ile alâkalı âyet aynen şöyle demektedir: “Ey peygamber! Hanımlarına söyle: “Eğer dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi davrananlara büyük ecir hazırlamıştır” (Ahzab/28-29).

İhtimal, Efendimiz’in hanımlarından bazıları, belki biraz daha müreffeh bir hayat istemiş ve: “Acaba biz de diğer Müslümanlar gibi biraz daha rahat yaşayamayız mı? Hiç olmazsa günde bir kerecik olsun çorba içemeyiz mi? Giyim ve kuşamımıza biraz daha çeki düzen veremeyiz mi?” demişlerdi. İlk nazarda, kalplerinden geçen bu ve benzeri talepler, meşru dairede olduğundan, gayet masum ve haklı gibi görülebilir. Halbuki onlar, öyle bir hânede bulunuyorlardı ki, bu hâne kıyamete kadar gelecek İslâmî yuvalara örnek olacaktı. Bu yönüyle de Peygamber hanımları işin merkezinde bulunuyorlardı. Dolayısıyla da, diğer Müslüman kadınlar gibi hareket edemezlerdi; çünkü onlar mukarrebîndendi. Diğerleri için sevap sayılan şeyler, Allah Rasûlü’nün hanımları için günah kabul edilmeliydi.

Allah Rasûlü, onlardan bazılarında böyle bir arzu hissedince, hemen bir tavır ayarlamasına geçti. Kendileriyle görüşmeyeceğine dair yemin etti ve evinin cumbasına çekildi. Hâdise hemen duyulmuştu. Herkes hüzün ve üzüntü içinde mescide koştu ve ağlamaya durdu; zira Allah Rasûlü’nü kederlendiren en küçük bir hâdise dahi Müslümanları ağlat-maya yetiyordu. Bütün Müslümanlar Allah Rasûlü’yle o derece bütünleşmişlerdi ki, evinde cereyan eden çok küçük bir huzursuzluk hemen duyuluyor ve Müslümanlar Allah Rasûlü’nü üzen bu hâdisenin ortadan kalkmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. O gün de böyle olmuştu.

Allah Rasûlü’nün bu tavır ayarlamasına “İ’lâ Hâdisesi” de denir. Hâdiseye, bir yukarıdaki mülahazalarla bir de daha farklıca yaklaşanlar vardı. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer bu ikinci kategoride yerlerini alanlardandı. Zira kızları da bu işin içinde bulunuyordu. Herkes gibi durumdan haberdar olan Hz. Ebu Bekir ve Ömer de mescide koştular.

Allah Rasûlü’nün yanına girmek için izin istediler; fakat kendilerine izin verilmedi. Onlar da diğerleri gibi mescidde beklemeye başladılar. Ancak üçüncü taleplerinde izin çıktı ve içeriye girdiler sonra da kızlarını tartaklamaya başladılar. Allah Rasûlü, uzaktan manzarayı seyrediyordu.. ve bu esnada, sadece bir tek cümle söyledi: “Bunlar benden, elimde olmayan şeyler istiyorlar.”

Oysaki, Kur’ân onlara hitaben: “Ey peygamber hanımları! Sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz!” (Ahzab/32) diyordu. Belki başkaları sadece farzları yapmakla kurtulabilir ama, merkezde bu işe omuz verenler, O’nun hareminde pek çok hakaikin mahrem-i râzı olanlar, bu işe bütün varlıklarını feda etmelidirler! Etmelidirler ki, merkezde za’f hissedilmesin. Evet, Peygamber kadını olmanın kendine göre büyük avantajları vardı; elbette ki, riski de o kadar büyük ve ağır olacaktı. Allah Rasûlü, onları dîn u dünya için misal olmak üzere hazırlıyordu. Ahirete ait nimetleri dünyada yiyip (Ahkâf/20) âyetinin tokadına maruz kalmasınlar diye, onların üzerine tir tir titriyor ve iki gözü gibi korumaya çalışıyordu. Onun için de bazı bakımlardan peygamber hânesinde sıkıntılı bir hayat yaşanıyordu. İşte bu sıkıntılı hayattan dolayı yer yer açık veya kapalı, bazı küçük talepler de oluyordu. Ancak onların konumları bir başkası gibi değildi. Bulundukları durumun gereği bazı sorumlulukları vardı.. evet, onlar, herkes gibi gülemez, herkes gibi yiyip-içemezlerdi. Nitekim, bazı büyükler bütün bir ömür boyu, sadece bir-iki defa gülmüş.. bazıları da hayatta bir kere dahi karınlarını doyurmamışlardı...

Fuzayl b. Iyaz, hiç gülmemişti. Onu, sadece bir kere gülerken gördüler ve hayret edip sordular. O da, gülmesinin -ki o gülme değil bir tebessümdü- sebebini şöyle izah etti: “Bugün bana oğlum Ali’nin vefatını haber verdiler. Allah seviyormuş diye sevindim, onun için tebessüm ettim.”

Şimdi, büyüklerde durum böyle olunca, bütün bu büyüklerin büyüğü ve bütün ümmetin anaları durumunda olan Allah Rasûlü’nün Pâkize hanımları, elbette çok farklı olacaklardı.

Dünya ve ukbada Allah Rasûlü’yle beraber olma liyakati, çok da öyle kolay elde edilebilecek bir pâye değildir. Onun için âyetin işaretiyle bu müstesna kadınlar, bir irade imtihanı vermekteydiler. Allah Rasûlü onları, kendi fakir, yoksul hâ-nesiyle, dünya debdebe ve alâyişi arasında muhayyer bırakıyordu. Eğer dünyayı tercih edecek olurlarsa, İki Cihan Serveri, onları istedikleri dünyalıkla lütuflandıracak ama, sonra da salıverecekti. Yok, eğer Allah’ı ve Allah Rasûlü’nü tercih edecek olurlarsa, şimdiye kadar yaşadıkları hayat standardına râzı olmaları gerekecekti. Çünkü bu, o hanenin hususiyetiydi. Madem ki bu hâne müstesna bir hâneydi; o hal-de onun sâkinleri de müstesna olmalıydı. Aile reisi zaten müstesnaydı. Öyleyse o aile reisine tâbi hanım ve çocuklar da O’nun gibi olmak zorundaydılar.

Allah Rasûlü ilk defa Aişe Validemiz’i çağırdı ve ona: “Seninle bir şey görüşmek istiyorum ama, baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme” dedi. Sonra da mevzunun başında zikrettiğimiz âyeti ona okudu. Hz. Aişe’nin cevabı tam sıddîk babanın, sıddîka kızına yakışır şekildeydi: “Ya Rasûlallah! Ben ana ve babamla bu mevzuda mı konuşacağım? Vallahi ben Allah ve Rasûlü’nü tercih ediyorum” dedi.

Daha sonrasını Validemiz şöyle anlatıyor: “Allah Rasûlü hangi hanımıyla konuştuysa, hepsinden aynı cevabı aldı. Bu hususta hiç kimse farklı bir mütalâa beyan etmedi. Ben ne demiş isem onlar da aynı şeyi söylediler”

Hep aynı şeyi söylediler; çünkü hepsi Allah Rasûlü’yle âdeta bütünleşmişlerdi.. ve aksini söyleyemezlerdi. Eğer Allah Rasûlü onlara:“Bütün bir hayat boyu oruç tutacaksınız ve hiç iftar etmeyeceksiniz” deseydi, buna da seve seve katlanacaklardı.. ve katlandılar da.. hem öyle katlandılar ki, bu uzun orucun iftarı, Hz. Azrail’in sunduğu ölüm şerbeti oldu.

O’nun zevceleri arasında, saray hayatı yaşamış olanlar da vardı.. ve Hz. Safiyye bunlardandı. Hayber’de babasını ve kocasını kaybetmişti. Bunların ikisi de Hayber’in efendileriydi. Safiyye harp esirleri arasında bulunuyordu.. ve onurlu kadına bu durum çok dokunmuştu. Bu itibarla da, Allah Rasûlü’nü görünceye kadar, belki dünyada en çok kızdığı insan O’ydu. Ancak, O’nu görünce bütün duyguları değişmişti. Evet, Allah Rasûlü’nün hânesinde karnını dahi doyuramayacak bu ağır hayata katlanan, Safiyye gibi saraydan gelme kadınlar da vardı. Vardı ve o da diğer kadınlarla aynı hayatı paylaşıyordu. Evet, Allah Rasûlü, o incelerden ince şahsiyetiyle onların gönüllerine öyle bir girmişti ki, ne pahasına olursa olsun, O’nunla beraber bulunma bütün hanımlarının biricik gayesi haline gelmişti.

Safiyye Validemiz, kök itibariyle Yahudi'ydi. Kadınlardan biri bunu bir gün onun yüzüne vurmuş ve ona: “Ey Yahudi kızı” demişti. O bu durumu Allah Rasûlü’ne aktarmış ve üzüntüsünü dile getirmişti. Efendimiz de onu şöyle teselli etmişti: “Bir daha sana böyle bir şey diyecek olurlarsa, sen de onlara şu cevabı ver: ‘Benim babam, Hz. Harun, amcam Hz. Musa, kocam da gördüğünüz gibi, Hz. Muhammed Mustafa’dır. Siz bana karşı neyinizle övünüyorsunuz? Ve Safiyye, Allah Rasûlü’nün huzurundan ayrılırken, bütün üzüntülerini geri bırakmış, öyle ayrılıyordu. Çünkü onun kocası Hz. Muhammed Mustafa’ydı (sav). İhtimal, ondan sonra bu sözler, onun dudaklarına sık sık misafir olacaktı.

Hülasa Allah Rasûlü’nün aile reisliği mükemmellerden daha mükemmeldi: Bu kadar kadını, bu kadar rahat idare etmesi ve hepsi tarafından da son derece sevilmesi.. hattâ onların kalplerinin sevgilisi, akıllarının muallimi, ruhlarının da terbiyecisi olması.. ve bütün bunları yaparken de vazifesinden zerre kadar taviz vermeyip, devlete, millete ait işlerde hiç mi hiç ihmal göstermemesi, O’nun risaletinin apaçık bir delil ve bürhanıdır. Eğer, başka hiçbir delil olmasaydı, O’nun risaletine delil olarak aile reisliğinde takip ettiği çizgi yeterdi.