ahmet Peygamberi
Allah Resûlü’nün rahmet ve şefkati de O’nun fetanetinin bir buudunu teşkîl eder. O’nun şefkat ve rahmetinde, aynı zamanda muhteşem bir kavrayışın ayrı bir derinliği gizlidir. Evet, Efendimiz (sav), Cenab-ı Hakk'ın rahmaniyet ve rahimiyetinin yeryüzündeki biricik temsilcisi olarak, bu iki mübarek sıfatın tesirini bir iksir gibi kullanmış ve bütün gönüllerde taht kurmuştur. Zaten, şefkat, re’fet, yumuşaklık, yürekten ve samimi olmak kadar insanı, kitlelere kabul ettiren ikinci bir vesile yoktur. İşte, Allah Resûlü iç inceliği, kabiliyet-i fevkalâdesi ve fetanetiyle, rahmet ve şefkati fetanetinin ayrı bir buudu olarak çok iyi değerlendirmiştir ki, bu da O’nun peygamberliğinin ayrı bir delili sayılır.

Allah (cc), O’nu bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Evet O, pırıl pırıl Hakk rahmetini aksettirmektedir. Sanki O, çöl ortasında bir su membaı, bir Kevser havuzudur da, kabını eline alıp gelen herkes o havuzun başına varmış, hem kabını doldurmuş hem de kana kana içmiştir. İşte O, rahmet buuduyla böyle herkese açık bir Kevser kaynağı gibidir.. İsteyen her fert O’ndan istifade edebilir.

Şu kadar var ki, O, muhteşem fetanetiyle, mahiyetindeki bu rahmeti, o rahmete muhtaç ruhlara, âdetâ cennete götüren bir nurlu tuzak yapmıştır. Kim o tuzağın büyüleyici atmosferine girerse kendini zirvelerde bulur. İşte “rahmet”, Allah Resûlü'nün elinde böyle sihirli bir anahtardır. O, paslanmış küflenmiş ve açılamaz zannedilen bütün kilitleri bu anahtarla açmış ve her sînede bir iman meşalesi yakmıştır. Evet bütün insanlar arasında bu altın anahtar, altın ruhlu ve madeni som altın Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) teslim edilmiştir. Zira, beşer içinde o anahtarı almaya en layık O’dur. Evet, Allah, her zaman emâneti ehline verir. İnsanlara emânet olarak verdiği kalbin anahtarını da, o işe en ehil olan İki Cihan Serveri’ne vermiştir.

Evet, Allah (cc), O’nu âlemlere rahmet olarak göndermiş, O da bu rahmeti fevkalâde muvâzene içinde en iyi şekilde değerlendirmiştir. Rahmette, muvâzene de çok önemlidir.

Rahmette İfrat ve Tefrit

Her meselenin bir ifrat ve tefriti olduğu gibi, rahmeti kullanmanın da ifrat ve tefriti vardır. Rahmetin su-i istimale uğramasının en tipik misalini, masonik grupların düşünce ve davranışlarında görmek mümkündür. Onlar bir yanda dengesiz bir sevgi ve hümanizmden söz etmekle, diğer yandan da hiçbiri, bir mü’min ve mütedeyyine karşı samimi bir alâka duymamakla, bu hususta en canlı örnek teşkil ederler. Evet ellerinden gelse Müslüman ve dindar insanları bir kaşık suda boğmak isterler. Onların sevgileri sadece kendilerine ve kendileri gibi düşünenleredir. Aslında bu sevgi de, bizim anladığımız mânada hasbî değil, menfaat üzerine kurulmuştur. Halbuki İki Cihan Serveri’nin rahmeti bütünüyle istikâmet içinde cereyan etmiş ve sadece insanlığı değil bütün varlığı kuşatmıştı ve kuşatmaktadır da...

Allah Resûlü’nün temsil ettiği rahmetten, mü’minler istifâde eder. Çünkü O, mü’minlere karşı “Raûf” ve “Rahim”dir (Tevbe/128). İçtendir, yumuşak yüreklidir ve çok merhametlidir. O’nun temsil ettiği rahmetten mü’minlerin yanında, kafir ve münafıklar da istifâde eder. Hatta bu rahmetten Cibrîl’in dahi kendisine has bir istifâdesi vardır. Bu rahmetin enginliğini şunun la ölçün ki, şeytan dahi bu rahmete bakıp ümitlendiği olmuştur.

O’nun temsil ettiği rahmet, belli insanlara ve belli gruplara inhisar etmez. O, bazılarının yaptığı gibi rahmeti istismar vesilesi olarak da kullanmaz.

Hayvanlara da Şefkat

O’nun şefkati hayvanları da içine alıyordu. Yukarıda bir kadının bir kedi yüzünden nasıl cehenneme girdiğini; yine ahlâksız bir kadının bir köpeğe su içirmesiyle nasıl cennete “buyur” edildiğini arz etmiştim. Bir başka hâdiseyi de nakledip bu hususu da noktalayalım: Bir muhârebeden dönülüyordu. Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıp sevmeye başlamışlardı. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, orada çırpınıp pervaz etmeye başladı. Allah Rasûlü bu duruma muttalî olunca fevkalâde celallendi ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu. Evet, O’nun rahmeti hayvanları da kuşatıyordu. Zaten Allah, geçmiş peygamberlerden birini karınca yuvası yüzünden itâp etmemiş miydi?

Bu peygamber farkına vararak veya varmayarak karıncıları yakmış.. arkadan da Allah’tan azar işitmiştir395. Şimdi bu ve emsali vak’aları bize nakleden Allah Resûlü’nün başka şekilde davranması mümkün mü? Sonra, O’nun ümmetinden öyleleri yetişecektir ki, adları “karınca çiğnemez efendi” olacaktır. Çünkü onlar ayaklarına zil takacak ve yolda böyle yürüyeceklerdir. Ta haşereler zilin sesiyle uzaklaşsın ve ayak altında kalıp ezilmesinler... Aman Allah'ım! Bu ne derin, bu ne cihanşümul bir şefkat ve merhamet örneğidir. Evet O’nun rahmet dairesinden karıncalar dahi istisna edilmemiştir. Karıncayı bile ezmeyen bu insanlar acaba başkalarına zulmedebilirler mi? Hayır, bilerek ve kasıtla onların haksızlık yapmaları mümkün değildir!..

Mina’da bulunduğu bir sırada, taşların arasından bir yılan çıktı. Sahabe Efendilerimiz de hemen yılanın üzerine üşüştü. Ancak yılan kaçmayı başardı. Bu manzarayı uzaktan seyreden Allah Rasûlü: “O sizin, siz de onun şerrinden kurtuldunuz”, buyurdu396. Burada Allah Rasûlü, sahabinin yapmak istediğine de şer diyordu. Zira, öldürülen yılan da olsa, dünya nizamında bir yeri vardır. Böyle dengesiz her ölüm, ekolojik dengeyi bozacak ve telafisi zor bir arıza meydana getirecektir. Esasen ziraat adına haşarata kıyma, onları imhâ etme, ekolojik denge adına bir cinâyettir. İşin daha garibi de, günümüzde bu türlü cinâyetler ilim adına işlenmektedir.

İbn Abbas anlatıyor: “Allah Resûlüyle bir yere gidiyorduk. Birisi, kesmek üzere bir koyunu bağlamış, koyunun gözü önünde bıçağını biliyordu. Allah Rasûlü bu şahsa: “Onu defalarca mı öldürmek istiyorsun?” buyurdu. Bu; bir bakıma o şahsa itâptı.

Abdullah b. Cafer (ra) anlatıyor: “Allah Rasûlü, yanında birkaç sahâbeyle bir bahçeye girdi. Bahçenin köşesinde zayıf mı zayıf bir deve vardı. Deve Allah Resûlü’nü görünce sicim gibi gözyaşı dökmeye başladı. İki Cihan Serveri hemen devenin yanına gitti. Bir müddet o devenin yanında kaldı, sonra devenin sahibini çağırtarak, deveye iyi bakması hususunda onu gayet sert îkaz etti.”

Günümüzdeki hümanistlerin iddia ettikleri sevgi ve şefkatin çok ötesinde merhametle dopdolu olan Allah Rasûlü, bu cihanşümûl rahmetini de her türlü ifrat ve tefritten korumasını bilmiş ve o her şeye yeten fetaneti sayesinde hiç mi hiç ifrat ve tefride düşmemiştir.

Evet, O, hiçbir zaman hoşgörü adı altında, kötülüklere müsâmaha ile bakmamış, kötülük ve günah seraları kurmamıştır. O, bir caniye ve bir canavar ruhluya, şefkat adına gösterilecek müsâmahanın, binlerce mâsum insanın hukukuna tecâvüz olduğunu çok iyi bilmekteydi. Üzülerek ifade etmeliyim ki, günümüzde işlenen bu türlü haksızlıklar her devirden çoktur. Anarşiste, ecdâd ve mâzi düşmanlarına gösterilen müsâmahanın, memleketi ne hâle getirdiğini yakın tarihimiz itibariyle acı acı gördük ve hâlâ da kısmen görmekteyiz. Sevgi, şefkat, dengeli kullanılamazsa, fert için ve cemiyet için de önü alınamayacak neticeler doğabilir. Halbuki Allah Rasûlü için, menfî mânâda böyle tek bir hâdise dahi göstermek mümkün değildir.

Evet O, kendisini telef edecek kadar insanları seviyordu. Yer yer Kur’ân-ı Kerîm’in O’nu ta’dil etmesi bunun delilidir. Kur’ân: “Onlar Kur’ân’a inanmıyorlar diye, nerede ise kendini bitirip tüketeceksin” (Kehf/6) diyordu. Zaten, nübüvvet atmosferi benliğini sarmaya başlayınca, O kendini bir mağaraya hapsetmemiş miydi? Vahiy de ilk defa O’na orada geldi. Demek ki O, insanları seviyordu ve bu yola baş koymuştu.

Esasen Allah Rasûlü’nün cihad anlayışı da O’nun bu rahmet yanından kaynaklanıyordu. Evet, insanlar cihad sebebiyle belki dünya namına bazı zararlar göreceklerdir; fakat ebedî hayatları adına kazanacakları o kadar çok şey olacaktır ki, onların bu zararlarını hiçe indirecektir! Allah Rasûlü, taşıdığı kılıcının ucuyla cennete giden yolları açıyordu. Bu da O’nun âlemlere rahmet oluşunun ayrı bir buudu...

O, her şeyde Zirvedir

İnsanların arasında bazı mesleklerde ileriye gidenler, ileriye gittikleri mesleklerinin hilafına, başka sahalarda o oranda, göze çarpacak kadar geridirler.

Mesela, bir Erkân-ı Harp, bir muhârip, her ne kadar askerlik mesleğinde muvaffak ve başarılı bir erkân-ı harp olsa da, bazen başka sahalarda bir çoban kadar anlayışlı, duyarlı ve şefkatli olamayabilir. Hatta bazen böyle birinin tabiatı öldürme ile bütünleştiğinden dolayı, bu insan hiç şefkatli de olmayabilir. Zira öldüre öldüre, hisleri belli bir ölçüde körelmiş ve artık o, herhangi bir insanı öldürmekten duyduğu teessürü duymayabilir.

Bir siyasî, siyasette çok muvaffaktır. Ancak, o oranda doğruluktan tâviz verebilir ve insanların hukûkuna saygıda kusur edebilir. Yani, siyasî sahâda başarısı nisbetinde, doğrulukta, mürüvvette her zaman bir gerileme söz konusu olabilir. Bu bir yerde sivrilip zirveleşirken, diğer yerde, dibe doğru inmek demektir.

Yine kendisini pozitivizm akımına kaptırmış ve her şeyi deneye tecrübeye dayandırma peşinde koşup duran bir insan, görürsünüz ki, kalbî ve ruhî hayatında sıfırı aşamamıştır. Hatta bazen, akıl plânında Everest Tepesi gibi yükselirken, kalbî hayatında Lût Gölü gibi çukurlaşanlar da vardır.

Her şeyi maddeye ircâ etmeye çalışan, aklı gözüne inmiş nice insanlar vardır ki, vahyin mantığı karşısında aptallardan aptal ve mânaya karşı âdetâ kördürler.

Bu kısa izahtan da anlaşıldığı gibi bazı kimseler, belli sahalarda muvaffak olmalarına karşılık, ondan daha hayatî ve mühim sahalarda hiç mi hiç başarılı olamamışlardır. Yani, insanlarda bulunan birbirine zıt vasıflar, âdetâ bir diğerinin aleyhine işlemektedir. Biri gelişip inkişaf ederken, öbürü dumura uğramakta ve güdük kalmaktadır.

Halbuki, Allah Resûlü’nde bu durum hiç de öyle değildir. O bir muhârip olmanın yanı başında, engin bir şefkat insanıdır.. bir siyâsîdir.. ve bir o kadar da mürüvvet sahibi ve sımsıcaktır.. Müşahedeye, tecrübeye ehemmiyet verirken, ruhî ve kalbî hayatın da tâ zirvelerindedir.

Uhud muharebesinde bunun en çarpıcı misallerini bulmak mümkündür. Düşünün ki, orada Allah Resûlü’nün canı kadar sevdiği amcası ve sütkardeşi Hz. Hamza şehid edilmiş.. şehid edilmenin de ötesinde vücudu paramparça ve lime limedir366. Yine orada, halasının oğlu Abdullah b. Cahş kütükte doğranan et gibi doğranmıştır367. Hatta bu arada kendi mübârek başı yarılmış, dişleri kırılmış, vücudu kan revan içinde kalmıştır368. Düşmanlarının, gayz ve öfkeyle üzerine çullandığı ve bütün gayretleriyle O’nu öldürmek istedikleri bu hengâmede, o Yüceler Yücesi insan kanı yere akarsa Allah onları mahveder endişesiyle tir tir titremekte ve: “Allah'ım kavmimi bağışla; çünkü onlar (beni) bilmiyorlar!” demektedir369. Bu ne müthiş bir şefkat anlayışıdır ki, O’nu öldürmek isteyenlere O, dua dua yalvarmakta, tel’in ve bedduaya kapalı kalmaktadır.

Mekke’nin fethine kadar, düşmanlarının O’na yapmadığı tek kötülük kalmamış gibidir. Düşünün bir kere; size karşı boykotaj yapacak, sizi evinizden, yuvanızdan edecek, bir çöl ortasına bırakacak, sonra da zehir zemberek bir ahitnameyi Kâbe’nin duvarına asacak ve diyecekler ki: “Kovduğumuz bu insanlarla çarşı-pazarda alış veriş etmek, onlardan kız alıp vermek yasaktır...” Ve sizi bu ağır şartlar altında üç sene o çölde tutacaklar.. yakınlarınız bile yardım edemeyecek ve siz orada ağaç-ot yiyerek hayatınızı sürdürmeye çalışacaksınız.. çocuklar, yaşlılar açlıktan ölecekler.. hiç mi hiç insanlık ve mürüvvet görmeyeceksiniz.. bunlar yetmiyormuş gibi, sonra öz vatanınızdan çıkarılacak ve başka yerlere sürüleceksiniz.. hatta orada da rahat bırakılmayıp çeşitli hile ve desiselerle her gün ayrı bir tehdît altında bulundurulacaksınız.. sonra Bedir’de, Uhud’ta, Hendek’te defaatla onlarla yaka-paça olacak ve hep iz’ac edileceksiniz.. hatta, Kâbe’yi ziyaret gibi en tabiî haklarınızdan mahrum bırakılacaksınız.. bundan da öte, aleyhinizde zahiren en ağır şartları kabul ederek geriye döneceksiniz ve ardından Cenab-ı Hakk, lütufta bulunacak, büyük bir ordunun başında Mekke’yi fethedip; oraya hâkim olacaksınız, acaba onlara karşı muâmeleniz nasıl olurdu? “Gidin, hepiniz hürsünüz, bugün size kınama yoktur”, diyebilir miydiniz? Ben, kendi hesabıma, eğer O’ndan bu dersi almış olmasaydım, katiyen onlara bu şekilde davranamazdım. Tahmin ediyorum ki, hemen hepiniz benimle bu düşünceyi paylaşıyorsunuzdur. Ama, O, sırtında zırhı, başında miğferi, elinde kılıcı, terkisinde okları atını mahmuzlamış Kâbe’ye girerken aynı zamanda bir şefkat kahramanıydı. Mekkelilere sordu: “Benden nasıl bir muamele bekliyorsunuz?” Hepsi birden cevap verdi: “Sen kerim oğlu kerimsin? Senden ancak kerem beklenir!”

O da, Hz. Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi dedi: “Bugün size kınama yoktur. Allah sizi bağışlasın, O Erhamürrâhimin’dir.”

O, hayatında, tedbirde hiç kusur etmemişti. O’nun kadar tedbirle tevekkülü, yan yana ve sımsıkı telif eden ikinci bir insan yoktur.

Bedir’e çıkarken Ashabını denedi. her biri bir atom bombası gibiydi.. ve tek başlarına bir orduya güç yetirecek gerilimi taşıyorlardı. Sa’d b. Muaz: “Sen atını Berk-i Gımâd’a kadar sür Ya Rasûlallah! Bizden tek kişi dahi geride kalmayacaktır” derken işte bu gerilimin örneğini veriyordu. Hele, bu zatın devamla şöyle demesi ne kadar manidardır: “Canımız işte burada, istediğin canı al Ya Rasûlallah! Malımız işte burada, isteğin kadarını al ve istediğin yere ver, Ya Rasûl-Allah!”

Asker hazırdı. Hepsi de âdetâ birer Sa’d b. Muaz’dı. Ama bununla beraber, Allah Rasûlü tedbirde kusur etmiyor, bir muhârebe için gerekli olan bütün ön hazırlıkları eksiksiz yerine getiriyordu. Bu fiili duadan sonra da ellerini açıyor ve kalbinin tâ derinliklerinden yükselen bir yakarışla Cenab-ı Hakk’a duâ ve niyaza başlıyordu. Hem de öyle kendinden geçercesine dua edip yalvarıyordu ki, üzerindeki ridâsı yere düşüyordu da bundan haberi bile olmuyordu. Bu manzarayı seyreden Hz. Ebu Bekir, dayanamayarak yanına sokuluyor, ridâyı üzerine koyuyor ve: “Yeter ey Allah’ın Rasûlü. Allah Seni katiyen mahzun etmeyecektir, bu kadar yalvarış ve yakarış yeter” diyordu.

Evet, bir taraftan bu denli tedbir, diğer taraftan da bu seviyede Rabbe tevekkül, ancak bu zirve insana müyesser olan apayrı bir husûsiyetti...

Evrensel Rahmet

Allah Rasûlü, mü’min, kâfir ve münafık, herkesin kendisinden istifâde ettiği rahmet timsali bir insandı. Mü’min O’ndan istifâde eder; çünkü O, “Ben mü’minlere, kendilerinden daha yakınım..” buyurmaktadır. Gerçi müfessirler âyetine istinat ederek: “Allah Rasûlü, mü’minlere kendi canlarından daha azizdir” derler. Fakat, aslında her iki mânâ da birbirine yakındır. Biz O’nu kendi canımızdan daha çok severiz; Allah Rasûlü de kendisine bu denli muhabbet besleyenleri aynı ölçüde sever; çünkü O, en büyük mürüvvet insanıdır.

Bu bir muhakeme ve mantık sevgisidir. Bu sevginin hissî yanı olsa da daha çok marifet buudlu ve mantık derinliklidir. Şayet kurcalanıp işlettirilebilse insanda öyle bir kökleşir ki; insan, Mecnunun Leylâsını aradığı gibi her yerde Rasûlullah’ı arar durur. Arar durur da her adını anışta burnunun kemikleri sızlar ve O’nsuz geçen hayatı kendisi için bir hicrân kabul eder ve O’nun için bir ney gibi inler gezer.

Allah Rasûlü bize kendi nefislerimizden daha yakındır. Nasıl olmasın ki, biz nefislerimizden çok kere kötülük görürüz. Halbuki O’ndan hep kerem, iyilik, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük. O, Allah’ın rahmetinin temsilcisidir. Öyleyse, elbette bize bizden daha yakındır.

O:“Ben mü’minlere kendilerinden daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun: (Ahzab/6) diyor ve sonra da sözüne şöyle devam ediyor: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç bırakır ve öyle giderse o banadır.”

Bu hadisin arkasında şöyle bir hâdise var: Bir gün bir cenaze getirildi. Namazı kılınacaktı. Allah Rasûlü sordu: “Bunun borcu var mı?” Orada bulunanlar: “Evet, Ya Rasûlallah, çok borcu var!” dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Siz arkadaşınızın namazını kılın, ben borçlunun namazını kılamam” buyurdular. Ancak bu durum kendisine de çok ağır gelmişti. Bunun üzerine yukarıda zikrettiğimiz âyet nazil oldu. Daha sonra Allah Rasûlü bir kısım imkânlara ulaşınca: “Onun mevlâsı benim, alacaklılar bana gelsin” dedi.

Dünya ve âhirette Allah Rasûlü, mü’minlere kendilerinden daha yakın olma keyfiyetiyle bir rahmettir. O’nun bu rahmet yönü ebetlere kadar da devam edecektir.

O münâfıklar için de bir rahmettir. Münafıklar, bu engin rahmet sayesinde dünyada azap görmediler. Camiye geldiler, Müslümanların içinde dolaştılar ve Müslümanların istifâde ettiği bütün haklardan istifâde ettiler. Allah Rasûlü onlar hakkında perdeyi yırtmadı. Onların çoğunun iç yüzünü biliyordu. Hatta bunları Huzeyfe'ye söylemişti de. Rivayete nazaran, bundan dolayı da Hz. Ömer, Huzeyfe’yi takip eder, onun kılmadığı cenaze namazını o da kılmazdı.

Bununla beraber İslâm onları fâş etmedi. Onlar hep mü’minler arasında bulundular ve mutlak küfürleri en azından şüpheye tereddüte dönüştü. Böylece, dünya zevkleri de bütün bütün acılaşmadı. Zira yok olup gideceğine inanan bir insanın dünyadan lezzet alması mümkün değildir. Ama, “belki âhiret vardır”, diyecek kadar, küfürleri şüpheye bürününce, ihtimâl, hayat o zaman bütün bütün acılaşmaz. İşte bu yönüyle, Allah Rasûlü, münafıklara da bir ölçüde rahmet olmuştur.

Kâfir de Allah Resûlü’nün rahmetinden istifade etmiştir. Zira, Cenab-ı Hakk, daha önceki millet ve kavimleri küfür ve isyanları sebebiyle toptan helak ediyor olmasına karşılık, Allah Resûlü’nün bi’setinden sonra toptan helâk etmeyi kaldırmış dolayısıyla de insanlar, böyle bir azap çeşidinden kurtulmuş oldular. Bu da kâfirler için dünya adına büyük bir rahmettir.

Bu mevzuda Cenab-ı Hakk, Habibine hitaben şöyle buyurmaktadır: “Sen onların içlerinde bulunduğun hâlde, Allah onlara azap edecek değildir. Ve onlar, mağfiret dilerken de Allah onlara azap edecek değildir” (Enfal/33) .

Evet, Efendimizin hürmetine Cenab-ı Hakk, toptan helâk etmeyi kaldırmıştır. Hz. Mesih: “Eğer azap edersen onlar Senin kulların” (Maide/118) derken, Efendimizin Allah indindeki kadrine, kıymetine bakın ki, Cenab-ı Hakk O’na: “Sen onlar arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir” buyurmaktadır.

Yani, Sen onların sinesinde yaşadığın sürece, Allah onlara azap etmeyecektir. Sen yeryüzünde anıldığın ve dillerde yad edildiğin sürece.. yani insanlar Senin yoluna baş koyduğu müddetçe, Allah onların altını üstüne getirmeyecektir.

Kâfirin Allah Resûlü’nün rahmetinden istifade yönlerinden biri de Allah Resûlü’nün buyurmasıdır. “Ben rahmet olarak gönderildim, lanet isteyici olarak değil”. Ben herkes için Allah’tan bir rahmet olarak geldim. İnsanların başına belâ ve musîbet yağdırılsın diye, bedduâ edip lanet isteyen bir insan olarak gönderilmedim. Onun içindir ki Allah Rasûlü, en büyük İslâm düşmanlarının dahi hep hidâyetini istemiş ve onun için çırpınıp durmuştur..

Allah Resûlü’nün getirdiği nurdan, Cibril dahi istifade etmiştir. Bir gün Efendimiz, Cibril’e sorar: “Senin için de Kur’ân bir rahmet midir?” Cibril cevap verir: “Evet ya Rasûlallah! Çünkü ben de akıbetimden emin değildim. Ne zaman ki âyeti nazil oldu, ben de emniyete erdim.”

Ve yine bir başka hadîslerinde Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Ben Muhammed’im, Ben Ahmed’im, Ben Mukaffi -son peygamberim- Ben Hâşir’im. Ben tevbe ve rahmet peygamberiyim.”

Tevbe kapısı kıyamete kadar açıktır. Zira Allah Rasûlü bir tevbe peygamberidir ve hükmü de kıyamete kadar sürecektir.

O, yerinde ağlayan bir çocuk görse oturur, onunla ağlar. İnleyen ananın ızdırabını vicdanında duyar. İşte yine Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadis ve O’nun dillere destan şefkati: “Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı hızlı kılıp bitiriyorum.”

Allah Rasûlü, namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nâfile namazları, sahabinin takatını aşacak mahiyette idi. İşte O, böyle bir namaz kılma niyetiyle namaza duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca, hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da Allah Resûlü’nün arkasında namaz kılmak için cemaata iştirâk ediyorlardı. Efendimiz, ağlayan çocuğun annesi mescid de olabilir mülâhazasıyla, namazı hızlandırıyor ve böylece kadını rahatlatıyordu. İşte O, hemen her meselede böyle bir şefkat âbidesiydi. Bir çocuğun ağlaması O’nu dilgîr eder ve ağlatırdı. Ne var ki O, bu engin şefkatine rağmen dengeliydi. Mesela, O’nun bu baş döndüren şefkati, hiçbir zaman dinî hadleri tatbikine mani olamamış ve cezanın şekli ne olursa olsun onu mutlaka tatbik etmişti...

Ashaptan, Mâiz, Allah Resûlü’nün huzuruna geldi ve: “Ya Rasûlallah beni temizle!” dedi. Allah Rasûlü, ona sırtını döndü “Git tevbe et” buyurdu. Ancak Mâiz ısrarlıydı. Kendisinin mutlaka temizlenmesini istiyordu. O sözünü dördüncü defa tekrarlayınca Allah Rasûlü sordu: “Seni hangi günahtan temizleyeyim?” Mâiz “Zina suçundan ey Allah’ın Rasûlü” diye cevap verdi.

Mâiz evli bir insandı. Bu itibarla da O’nun zina suçunun cezası öldürülmekti. İki Cihan Serveri, kıyamete kadar bir ibret levhası olacak bu manzarayı hafızalara nakşetmek ister gibi, yanındakilere sordu: “Bunda cinnet var mı?” ;“Hayır” dediler, “Mâiz akıllı bir insandır.” Allah Rasûlü tekrar sordu: “Acaba Mâiz sarhoş mu?” Baktılar ve yine “hayır”, dediler, “Mâiz sarhoş da değil.”

Bunun üzerine Allah Rasûlü yanındakilere fermân etti: “Gidin buna haddi tatbîk edin...”

Mâiz bir meydana götürüldü.. ve taşlanarak öldürülecekti. Bir ara canı yandı, kaçmak istedi. Fakat, biri yetişip elindeki kemik parçasını Mâiz’in kafasına geçirince, Mâiz cansız yere serildi. Biraz sonra bu durum Allah Resûlü’ne anlatılınca, hıçkırıklarını tutamadı: “Keşke onu bıraksaydınız. Belki dediklerinden vazgeçecekti” buyurdu. Tam o esnada bir sahâbi, Mâiz’i kastederek: “İşlediği gizli günahı açıkladı ve bir köpek gibi öldü” deyince, Allah Rasûlü kaşlarını çattı: “Arkadaşınızı gıybet ettiniz. Allah’a yemin ederim, Mâiz öyle bir tevbe etti ki, yeryüzündeki bütün günahkârlara dağıtılsaydı kâfi gelirdi” buyurdu. Bütün bunlara rağmen O, bir muvâzene ve denge insanıydı. Muhâlfarz, Mâiz tekrar dirilip aynı suçla O’nun huzuruna gelseydi, O yine hiç tereddüt etmeden, Allah’ın hükmünü tatbîk ederdi...

Çocuklar

Hele, O’nun kendi çocuklarına karşı şefkati bütün bütün farklıydı. Çok defa, oğlu İbrahim’in süt emdiği ailenin yanına gelir, onu kucağına alır ve uzun müddet severdi.

Akra b. Hâbis, Allah Rasûlü’nün, Hz. Hasan ve Hüseyin’i kucağına alıp sevdiğini görünce: “Benim on çocuğum var; daha hiçbirini öpmüş değilim” dedi. Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”

Bir başka hadis: “Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.”

Diğer bir rivayette ise verdiği cevap şöyledir: “Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa, ben sana ne yapabilirim ki?”

Allah Rasûlü, akrabalarına karşı olduğu gibi yakın-uzak dostlarına karşı da muhabbet ve rahmet hissiyle dopdoluydu.

Hz. Aişe Validemiz anlatıyor: Sa’d b. Ubâde hastalanmıştı. Allah Rasûlü, bu vefâlı dostunu ziyarete gitti, yanında bazı sahabiler de vardı. Sa’d b. Ubade’nin hazîn hali öylesine rikkatine dokundu ki hıçkırıklarını tutamadı ve ağladı. Onun ağlaması, orada bulunanları da ağlattı. Bu ağlamanın başka türlü değerlendirilmemesi için de şöyle buyurdu: “Allah asla gözyaşından ve kalb üzüntüsünden dolayı azap etmez. Ancak şundan azap eder, dedi ve dilini gösterdi.”

Evet, Allah gözyaşından dolayı azap etmez; aksine bazı gözyaşları sebebiyle azabı kaldırır da. Evet, Allah Rasûlü bir başka hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz. Allah korkusundan ağlayan (insanın) gözü, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.”

Bu gözlerden biri ruhbâna diğeri de fürsâna aittir. Geceleri bir rahip gibi kendini ibâdete veren ve gözyaşı döken; gündüzleri de birer aslan kesilip küfürle yaka-paça olan insanların gözleri, yani hakiki mü’minin gözleri... Zaten sahabi de bize anlatılırken öyle anlatılmaktadır: Onlar geceleri birer rahip gibi ibadetle meşguldürler; gündüzleri de her biri birer aslan kesilir ve dört bir yanı velveleye verirler.

Osman b. Maz’un vefat edince Allah Rasûlü ona da koşarak gitti. O, Allah Rasûlü’nün kendisine kardeş yaptığı şanlı bir sahabiydi. Cenazesinin üzerine o kadar ağladı, o kadar gözyaşı döktü ki, sanki cenaze Allah Rasûlü’nün gözyaşıyla yıkanmış gibi oldu. Tam o esnada hanımlarından biri Osman b. Maz’un’u kastederek: “Kuş oldu, cennete uçtu” dedi. Allah Rasûlü hemen kaşlarını çattı ve: “Ben Allah’ın Rasûlüyüm, bilmiyorum, sen onun cennete gittiğini nereden biliyorsun!” dedi391. Evet, O, denge insanıydı. Şefkati, ağlaması, asla bir yanlışı düzeltmesine mâni olmuyordu. Hıçkırıklarıyla, kardeşim deyip bağrına bastığı insanı sararken ve gözyaşlarıyla yuyup yıkarken, söylenen mübalağalı bir söz, O’nun uygunsuz bulduğu bu söz sahibini îkazına mani olmuyordu. Vefa başkaydı hak başka; Uhud şehidlerini her hafta ziyaret ediyordu ama, “uçup cennete gittiniz” demiyordu. Biz “onlar da cennete gitmeyecekse...” desek bile, bu böyle..

Yetimleri himâye edenlere verdiği pâye, O’nun nasıl bir şefkat âbidesi olduğunu isbâta yetmez mi? Bakın ne buyuruyor: “Ben ve yetimi gözeten cennette şöyleyiz” diyor, sonra parmaklarını yumuyor ve yetimi görüp gözetene, ne kadar yakın olduğuna işaret buyuruyor.

Sanki Allah Rasûlü, yetimi görüp gözeten ve onu himaye edenle benim arama, cennette kimse giremez, diyordu.

O'nun Sabrı

O, sabrı da fetanetiyle yerli yerinde ve iç içe kullandı. Bu sayede nice ulaşılmaz zannedilen zirveler, ayaklar altında kaldı, nice aysbergler gibi katı yürekler, buz gibi ruhlar o Sabır Güneşi karşısında eriyip hidâyete erdi. Ebû Süfyan, İkrime ve daha niceleri.. eğer O’ndaki bu denli sabır ve tahammül olmasaydı, bunlar hiç İslâm’a dehalet edebilirler miydi?

Evet, O rahmetenli’l-âlemindir. Rahmetinin dengesi ise fetânetinin bir başka delilidir...

Hümanizm Aldatmacası

Günümüzdeki bir kısım cereyanların, insanı aldatmak için onu paravan olarak kullandıkları bir gerçektir. Rica ederim; bunun insanı sokmak için onun yanına sokulan yılanın, çıyanın yakınlığından farkı nedir? Allah Resûlü’nün temsil ettiği sevgi katiyen bu türlü sevgi anlayışıyla karıştırılmamalıdır. Evet İslâm’ın sevgi anlayışı da, bütün meselelerde olduğu gibi kendine mahsus, dünya-ukbâ buudlu ve dengelidir.

Hz. Muhammed Aleyhisselam, bir mesaj olarak bütün insanlığı ve bütün varlığı içine alan bir sevgiyle insanları kucaklamıştır. Ancak, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, O’nun bu engin şefkati ve derin rahmeti, bu meseleleri istismar edenlerin sevgi ve şefkat anlayışlarında olduğu gibi sadece bir düşünce olarak ve kitap sayfalarında kalmamış; aksine en kısa zamanda pratiğe dökülmüş ve bütün derinlikleriyle temsil edilmiştir. Zaten, Efendimiz’in tatbîke sunulmayan hiçbir düşüncesi yoktur. O, bütünüyle bir aksiyon ve hamle insanıdır.

Allah Rasûlü, bütün varlığı ihâta eden o engin rahmet anlayışını en içten, en samimi şekilde ve varlığın sinesinden yükselen bir mana olarak ortaya koyduğundan söylenenler hep tatbîk görmüştür. Meselâ O, hayvanlara karşı şefkatli davranmayı şöyle ibretli ve müşahhas misallerle anlatır. Allah Resûlü’nün anlattığı bu iki örnek unutulacak gibi değildir: “Allah (cc) bir köpek yüzünden, ahlâksız bir kadını affedip cennetine aldı. Köpek bir kuyunun başında, susuzluktan dili sarkmış bir vaziyette soluyup duruyordu. Tam o esnada oradan geçmekte olan bu kadın, köpeğin halini görünce dayanamadı. Hemen belinden kemerini çıkarıp ayakkabısına bağladı, bununla kuyudan su çıkarıp köpeğe içirdi, böylece köpek ölümden kurtuldu. İşte bu kadının bir köpeğe karşı bu davranışı onun affına vesile oldu ve Allah (cc), onu cennetine koydu.”

Aksi kutupta ikinci örneği de Allah Rasûlü şöyle anlatıyor: “Bir kadın bir kedi yüzünden cehenneme girdi. Ne o kediye yedirdi, içirdi ne de salıverdi. Ve kedi açlıktan öldü. O kadın da bu yüzden cehenneme girdi.”

Allah Rasûlü, bu engin rahmet mesajının tebliği vazifesiyle gelmiştir. O,“Menhelü’l-azbi’l-mevrûd”tur. Yani bir tatlı su kaynağıdır; kim O’na idrak kovasını daldırsa onda rahmet bulur. O’nun elinden âb-ı hayat içen ise, manen ölümsüzlüğe erer.

Keşke, cebrî-lütfî bu Kevser havuzunun başında bulunanlar O’nun kadrini bilselerdi!