erem ve Tevazu
Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok mergûp bir sıfattır. Hatta cahiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir Arabının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: Biz, misafirlerimize, şu kadar koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik. Evet, misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdetâ birbirleriyle yarışırlardı. Tabii bunlar yaptıkları her şeyi bencillik hesabına yapıyorlardı. İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zat zuhur etti. O’nun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zat, yaptığını sadece Allah için yapıyor birisine dünyayı bağışlasa, ondan tek kelime ile dahi bahsetmiyordu. Hatta, şiirlerinde O’nun cömertliğini anlatan mısralara yer veren şairlerin, bu ifadelerini dahi hiç mi hiç kabullenmiyor ve onların sözlerini, “Ekremü’l-Ekremîn” olan Allah’a izafe ve havâle ediyordu.

O bir mir’ât-ı mücellâ idi ki, Cenâb-ı Hakk’ın “Kerîm” ismi, O’nda tecelli ile kendini gösteriyordu. O, her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da Cenâb-ı Hakk’ın en zirvede bir halifesiydi.. ve yeryüzünde O’ndan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi.

Hz. Muhammed Aleyhisselam, keremin; kerem ise cennetin yoludur. Kurân’ın, “Şuhh” dediği cimrilik ise, insanı cehenneme götüren bir yoldur. İki Cihan Serveri’ni uzaktan görenler dahi, O’nu, vasıflarından hemen tanır ve bu O’dur derlerdi. Asrın büyük mütefekkiri, O’na“Yâver-i Ekrem” der. O, insanlık, dolayısıyla de cennet yolunun biricik rehberidir. O’na sorulmadan cennete gidilemez. O hesâba katılmazsa bütün hesaplar alt üst olur. Hz. Muhammed Aleyhisselam, bütün beşerî hesapları karıştıran bir hesap tuzağı ve karışık hesapları çözen bir hesap-küşâdır. Biz O’na Yaratan’ın bir ünvanını alıp Ekremü’l-Ekremîn, diyoruz. Zira O, keremiyle beşerî normları aşmış bir insandır.. ve keremde Rabbinin biricik çırağıdır.

O, daha önce bahsi geçen vasıflarıyla giremediği gönüllere keremiyle girmiştir. Âdetâ rahmeti, bir bulut gibi buharlaşmış, yükselmiş, çiğ noktasına ulaşmış; sonra da kerem halinde kâinâtın bağrına yağmıştır. Yağmış ve bütün katılıkları yumuşatmış, her yerde rüşeymlerin, filizlerin boy atıp gelişmesine zemin hazırlamıştır. Yani, hilmi ile ruhları fethetmiş, keremi ile de gelip bu ruhlara taht kurmuştur. Bu ikisini beraber mütâlaa etmezseniz, O’nun önemli bir yanını anlayamazsınız.

O isteseydi, dünyanın en zengin insanı olurdu. Zaten, daha nübüvvetini ilan ettiği ilk günlerde, Kureyş O’na davasından vazgeçmesi şartıyla böyle bir teklifte bulunmamış mıydı? Daha sonra da, bütün Müslümanların Allah yolunda verecekleri şeyler hep O’nun elinden geçiyordu. Hükümdarlardan gelen hediyelerin haddi-hesâbı yoktu. Fakat O şahsı adına bunlardan hiçbirine sahip olmayı düşünmedi.. hatta aklının köşesinden dahi geçirmedi.

O kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği mülahazasıyla yaşıyordu. O’na göre uzun bir yolculuk esnasında, gölgelenmek için muvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı dünya...

Öyleyse O, bu uzun yolculukta, gerçekten ehemmiyet verilmesi gereken hususlarla kalbini meşgul etmeliydi. Bir de, O’nun insanlığa giden yolları, insanlara öğretmesi gerekiyordu. Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da yoluna devam edecekti416. Gaye ve hedef ulvîydi. Allah’a ulaşmak O’nun en birinci gayesiydi.. ve insanları aynı hedefe ulaştırabilme vazifesi... İşte O, bunun için yanıp tutuşuyordu. Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne ehemmiyeti olabilirdi ki? Elbette ki hiç.. hiç ise gönül bağlamaya değmezdi...

O, kendi ferdî hayatı için fakirliği seçmişti. Bu herkesin de fakir olmasını istemesi demek değildir. Ancak hiç kimsenin midesi altında ezilip kalmasını da hoş görmüyordu. Zaten, O büyük insanın sayesinde Müslümanlar, çok kısa zamanda dünyanın en zengin milleti haline gelmişlerdi. Kendi aralarında, sadaka ve zekat kabul edecek insan bulamıyorlardı. Evet, kişi başına düşen gelir dağılımı o kadar yüksekti. Ama, onların içinde öyle zahitler de bulunuyordu ki, evinde bir günlük yiyeceği var ise, getirilen yeni bir şey ne kadar da cazip olsa onu kabul etmiyordu. Bu bir diğergamlık, bir ruh yüceliği meselesidir. Yaşatma aşkıdır. Yaşama zevkini terk etme idealidir. Bu his ve duygularla dolup taşamamış insanların bunları anlamaları da mümkün değildir.

Bir iftar sofrasında, Hz. Ebu Bekir’e bir bardak soğuk su ikram edilir. Suyu dudağına götürünce, hıçkırıkları, boğazında düğümlenir. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: Bir gün Allah Rasûlü, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş sonra da ağlamış ve: “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” âyetini okuyarak, işte bu nimetten de hesaba çekileceğiz, buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım...

Halbuki, Hz. Ebu Bekir gayet sade ve fakirâne bir hayat yaşıyordu. Vereceği hesap gayet hafifti. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı ama bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu. İki buçuk senelik hilafeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer, halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı, ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitaben şöyle deniyordu: “Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Binaenaleyh, bu paralar hazineye aittir ve oraya konulmalıdır.”

Hz. Ömer mektubu okuyunca ağladı ve: “Kendinden sonrakilere çok ağır bir yük bıraktın, ya Eba Bekir” dedi.

Hz. Ebu Bekir, böyle zahidâne yaşamayı Hz. Muhammed Aleyhisselam’dan öğrenmişti. Zira Allah Rasûlü, pratikte, böyle yaşamanın mümkün olduğunu bizzat kendi yaşantılarıyla ona ve bütün ashabına talim buyurmuştu.

Düşünün ki, Efendimiz, bütün ganimetlerin beşte birine, hem de Cenâb-ı Hakk’ın fermanıyla sahip bulunuyordu. Yani ganimetlerin humusu Allah Rasûlü’nün şahsî tasarrufundaydı. Onu istediği gibi kullanma salahiyeti, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından O’na tevdi edilmişti. Halbuki, Hz. Ömer bir gün, O’nun saadet hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Efendimiz, niçin ağladığını sorunca da, o koca Ömer şöyle diyecekti:

- Ya Rasûlallah! Dünya kralları, Kisralar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok.. yatağın hasır.. ve teninde yattığın zeminin izleri.. Halbuki kainat senin için yaratıldı.

Allah Rasûlü, şu cevabı verir:“İstemez misin ya Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!

Allah Rasûlü, bunları söylerken, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir fakirin, bir düşkünün çaresizlik içinde söylediği sözler türünde bir söz olarak da söylemiyordu. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, o isteseydi, dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Bakın; bir fikir vermesi bakımından, sadece Huneyn’den O’nun payına düşen beşte biri arz etmek istiyorum: 40.000 koyun, 24.000 deve, 6.000 esir, 4.000 okka gümüş ki, bir okka dört kilo demektir.

Diğer muharebelerde elde edilen ganimetlerle, krallardan gelen hediyeler de düşünülecek olursa, Efendimiz’in en müreffeh bir hayat yaşamasına mani hiç bir şey yoktu. Ancak O, en fakir bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaktaydı. Eline geçenleri ise, bütünüyle halka dağıtıyordu. Zira O, tecessüm etmiş bir keremdi.. bu kadar kerem sahibi bir insan ise, ancak Rasûlullah olabilir...

Allah Rasûlü, dış-iç münasebetleri açısından en dengeli bir insan tipini temsil ediyordu. O’nun dış görünüşü, nasıl bir mehabet arz ediyor ve güzelliği âdeta insanları büyülüyordu; iç dünyası itibariyle de aynı ölçüde insanları teshir ediyordu.

Hz. Enes: “Allah Rasûlü, insanların en güzeliydi” der. Evet, hem siret hem de suret itibariyle O, insanların en güzeliydi.

Hz. Cabir b. Semure ise bu mevzu ile alâkalı intibalarını şöyle anlatır:“Bir gün mescid de oturuyorduk. Ayın tam on dördüydü. Tepemizde Ay, ışıl ışıl parlıyordu. O sırada Mescide Allah Rasûlü girdi. Ben bir aya, bir de Allah Rasûlü’nün yüzüne baktım. Kasem ederim ki, Allah Rasûlü’nün yüzü aydan daha parlaktı.”

Hz. Aişe Validemiz de O’nunla alâkalı bir hissini şöyle anlatıyor: “Mısır kadınları, Yusuf’u görünce ellerini kestiler. Eğer benim Efendimi görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları sinelerine saplarlardı.

Nedim: “İstanbul’un bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır” der. Eğer istenilen ölçüde Allah Resûlü’nü tanısaydı şöyle diyecekti: Allah Rasûlü’nün tek saç teline, bütün cihan fedadır...

O insanların en güzeliydi.. ve Enes’in sözü devam ediyor:“O insanların en cömerdiydi.” Suret ve cemal yönüyle “Ahsenu’n-nâs” (İnsanların en güzeli) olan Allah Rasûlü, kalp ve iradesiyle “Ecvedu’n-nâs” (İnsanların en cömerdi) idi.

İbn Abbas’ın ifadesiyle, bilhassa Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren bir rüzgar gibi cömert kesilirdi. Yani, elinde-avucunda kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi. Bu bir ruh ve irade meselesiydi. O, kendi için yaşamaz, hep ağyar için yaşardı. Sürekli başkalarının mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Zaten, insanları mesud görmek kadar, O’nu mesud edecek bir başka zevk de yoktu. Diğergamlığında, en son sırayı da kendi hanesi, kendi yakınları teşkil ediyordu. Yani, O, evvela, kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini, alâkasını bezlediyor, en sonunda sıra kendi yakınlarına geliyordu. Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhud’ta bulunup şehid düşenlerin ailelerine öncelik tanınıyordu. Ve sık sık, kendi hanesindekilere: “Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem” diyordu.

Ve O, insanların en cesur, en korkusuzuydu. Evet bu yüce hasletinin yanında, O, aynı zamanda insanların en korkusuzuydu. Hayatında Allah’tan gayri herhangi bir şeyden korkup çekindiği görülmemişti. Aksine insanların korkup sindiği zamanlarda O, aslanlar gibi kükrer ve gözünü kırpmadan en azgın düşmanların üzerine hem de tek başına yürürdü ki ileride yeniden bu hususa döneceğiz.

Yine hilm, evet hilminin ve diğer ulvî duygularının anahtarlarıyla açılmayan nice kapalı gönüller, O’na kerem anahtarıyla açılıvermişti. İşte Safvan b. Ümeyye de bunlardan biri: Hz. Enes anlatıyor: “Allah Rasûlü, Huneyn’e giderken, bu şahıstan ödünç olarak silah almıştı. Huneyn’de elde edilen ganimetlere Safvan hayran hayran ve hırsla bakıyordu. O’nun bu durumu Allah Rasûlü’nün dikkatini çekmişti. “Bakıp beğendiğin o develer senin olsun” dedi. Ardından daha birçok şey verdi. Safvan bu cömertlik karşısında şaşırdı kaldı. Kalbi Allah Rasûlü’ne karşı buğz ve kinle dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Allah Rasûlü’nün bu keremi onu, bu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve İki Cihan Serveri onun için insanların en sevgilisi hâline gelivermişti. Safvan’ı kazanmak elbette binlerce deve, sığırdan daha mühimdi. Allah Rasûlü de en mühim olanı yapmıştı. Nitekim Safvan’a karşı gösterilen bu cömertlik neticesiz kalmamıştı. Safvan hemen kavmine gidip şöyle demişti: “Ey kavmim koşun İslâm’a girin! Zira Hz. Muhammed bir veriş veriyor ki, ancak, fakirlikten korkmayan ve Allah’a tam itimat eden bir insan böyle verebilir!”

O, kendisinden bir şey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de vaad ederdi. Bazan üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.

Bir bedevi gelip O’ndan bir şey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti. Adam bir kere daha istemiş O yine vermişti. Üçüncü isteğinde ise, verecek bir şey olmadığı için Allah Rasûlü vadetmişti. Yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hz. Ömer’i fevkalâde üzmüş, Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Dizleri üzerine doğruldu ve: “İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler vadettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma ya Rasûlallah!” dedi.

Ancak bu sözler, Allah Rasûlü’nün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfet’üs-Sehmî ayağa kalkmış ve:diyerek tesliye de bulunmuştu. Yani: “Ver Ey Allah’ın Rasûlü, sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme! ” İki Cihan Serveri bir müddet sükut buyurdu ve ardından şöyle dedi: “İşte Ben de bununla emr olundum.”

Ferazdak ne güzel söyler:

“O teşehhüdün dışında asla “Hayır” demedi.

Eğer teşehhüd olmasaydı O’nun “Hayır” sözü de “Evet” olurdu”

O, “Evet” lerle bu kadar bütünleşmiş bulunuyordu. Şer’î daire içinde O’ndan ne istense hemen icabet eder ve isteyene istediğini verirdi.

Evet Nebîler Sultanı’nın cömertlikte de benzeri yoktu.. tekti.. bu ölçüdeki bir cömertlikte ancak, peygamberlikle izah edilebilirdi.

Hem eğer cömertlik Allah’a yaklaştıran bir huy ise, Allah Rasûlü nasıl cömert olmaz ki? Halbuki O, Allah’a yakınlıkta, Cibril’i bile geride bırakmıştı...

Zaten bizzat, kendisi de şöyle buyuruyordu: “Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allah’a, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.”

Kitaplar, Tûba ağacını, kökü yukarıda, dalları aşağıda olarak resmederler. Hakikaten Tûba ağacı öyle midir, bilemiyorum, fakat Allah Rasûlü, cennetten, bizim üzerimize sarkan işte böyle bir Seh⠓Cömertlik” ağacıdır. Ve bundan da zerre kadar şüphemiz yoktur. O ağaca sığınan, o ağacın dallarına tutunan, bir üveyk olur ve cennete uçar.

Bu mevzuda Yine Allah Rasûlü şöyle buyururlar: “Ey insanlar! Allah sizin için din olarak İslâm’ı seçti. Öyleyse siz de İslâm’la olan arkadaşlığınızı, cömertlik ve güzel ahlâkla bütünleştirin.”

İslâm, güzel ahlâk ve cömertlik yörüngesinde yürür. Kemalâta medar hiçbir yanınız olmasa da siz yine güzel ahlâkla zirveleri tutabilirsiniz.

Cömertlik ise o ahlâkın disiplinlerinden biridir. “Güzel ahlâk ve cömertlikle İslâm’a ihsanda bulunun! Cömertlik bir ağaç gibidir. Kökü cennette, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu cennete yükselir.”

Cimrilik, bir dengesizlik, bir ifratsa, yok yere saçıp savurma da bir tefrittir.. ve ikisi de birer dengesizliktir. Peygamber fetaneti, cömertliği İslâm dinini i’lâda kullanır. O, Rahmet ve yumuşak huylulukla kalplere girdiği gibi, Allah’ın kendisine ihsan ettiği şeyleri kullanmak suretiyle de kalplere girmiş ve en açılmaz zannedilen kalpleri açmıştır.

Hz. Hatice Validemiz, İslâm’a en erken uyanan kadındır. Zaten Hatice, kelime manâsıyla da “erken doğan” demektir. O Efendimiz’den onbeş sene erken doğmuş ve İslâm’a da herkesten erken uyanmıştır. Onda aynı zamanda böyle bir isim-müsemma uygunluğu da var. Mekke’nin en zenginlerinden olan bu kadın bütün servetini Allah ve Rasûlü uğruna harcayıp tüketmiş.. öyle ki vefat ettiği zaman, bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı. İhtimâl Allah Rasûlü, borç bulduğu para ile ona kefen bezi almıştı ki, bence, o büyük kadın için en uygun ölüm şekli, ölüm sonrası hali de böyle olmalıydı. Halbuki O, İslâm’a girmeden önce, zenginliğiyle dillere destandı. Bu koca servet, son kuruşuna kadar dinin i’lâsı uğruna sarf edilmişti. Bu da ayrı bir sırat-ı müstakim örneğiydi. Allah Rasûlü, keremini öyle bir fetanetle kullanmıştı ki, yaptığı cömertliğin zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü...

O'nun Tevazuu

O’nun mahviyet ve tevazuu da, fetanetinin ayrı bir buudu olarak yıldız gibi parlamaktadır. O, şöhreti artıp herkes tarafından kabul edildikçe, mahviyeti daha da derinleşmiştir. Tevazu ve mahviyet âdetâ O’nunla beraber doğmuş gibiydi.. ömrünün sonuna kadar da gelişerek devam etti “Kim tevazu ederse Allah onu yüceltir” diyen ve dediğini en iyi şekilde tatbik ve temsil eden Hz. Muhammed Aleyhisselam’dır.

O, her zaman kendisini insanlardan herhangi bir insan olarak görmüş ve hiçbir zaman, kendini onlardan ayrı tutmamıştır şeklinde Hz. Ali’ye isnat edilen hoş bir söz vardır ki, O, hayatını hep o çizgide sürdürmüş ve insanlardan bir insan olarak kalmaya fevkalâde özen göstermiştir.

Evet, dünyevî makam ve mansıplar insanı şımartmamalı ve ona kendini unutturmamalıdır. İnsan, kral da olabilir kır bekçisi de. Bunlar, insan olmakta müşterektir. Öyleyse bir insanın üzerine aldığı mükellefiyetin keyfiyeti, onu bir başka varlık haline getiremez. Dolayısıyla da insan, her zaman ve zeminde kendisini insanlardan bir insan olarak kabul etmelidir.

Eğer demokrasi denilen sistem, bazılarının kabul ettiği gibi, yeryüzünde en zirve bir sistem ise, İslâm bu zirveyi hem de asırlar önce yakalamıştır. Fakat biz, İslâm’ın demokratik bir sistem olduğu düşüncesine karşıyız.

İşte sistemin mükemmeliyetini gösteren içtimaîde bazı kesitler: Hz. Ali, bir zimmî ile muhakeme olmak için mahkemeye geldiğinde Kadı Şüreyh, oturması için ona yer gösterir. Hz. Ali kaşlarını çatarak bu teklifi reddeder. Zira hasmı ayakta beklerken o oturamaz. Düşünün ki, o gün Hz. Ali, büyük bir devletin halifesi, yani, devlet reisidir.

Allah Rasûlü hayatla kaynaşmış, bir fıtrat insanı olmuştu. Çok kere O’nun meclisine ilk gelenler, Peygamberin kim olduğunu bilemezler; ancak sahabinin tavırlarıyla veya O konuşmaya başlayınca, Allah Rasûlü olduğunu fark edebilirlerdi. Hicret esnasında, Medinelilerden o güne kadar Allah Rasûlünü görmemiş olanların pek çoğu o gün, Ebu Bekir’in elini öpmeye koşmuşlardı. Yani, onu Allah Rasûlü sanmışlardı. Ancak o, eline bir yelpaze alıp Efendimizi serinletmeye başlayınca, Allah Rasûlü’nün kim olduğu anlaşılmıştı. Böyle olmuştu. Zira Allah Rasûlü kendisini Ebu Bekir’den ayıran herhangi bir davranışta bulunmuyordu.

Mekke’yi fethedip şehre girerken nasıl bir mahviyete büründüğü dillere destan. Biniti üzerinde o denli iki büklüm idi ki, neredeyse başı bindiği hayvanın eğer kaşına değecekti. O şanlı Nebi, o şanlı beldeye işte böyle bir mahviyet rûhuyla girmişti.

Hz. Aişe Validemizden rivayet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasûlü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu”. O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya layıktı, ve öyle de oldu...

İnsanlar Arasındaydı

Büyüklerde büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir. Küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür. Allah Rasûlü insanlar içinde en büyük insandır. Öyle ise tevazuu da öyle olmalıydı...

Mescid yapımında, herkes bir kerpiç taşırken iki kerpiç taşıyan437, hendek kazımın da herkes karnına bir taş bağlarken iki taş bağlayan, karşısına gelen ve mehabetinden dolayı sıtmalı gibi titreyen bir adama: “Kardeşim, korkma, ben de senin gibi, anası kuru ekmek yiyen bir insanım” diyen Allah Rasûlü hiç şüphesiz insanların en mütevazisiydi.

Meclislerde otururken, büyüklük alâmeti olarak, ayak ayak üstüne atıp öyle oturanlar, psikiyatrinin hangi dalında cinnetle bütünleşirler bilemem ama; onların ruhî yönlerinde ciddi bir eksiklik olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Allah Rasûlü herkes gibi oturur ve herkes gibi davranırdı. Evet, O’nun her hareketi belli bir edep dairesi içinde cereyan ederdi. O, büyüklüğünü, her zaman yüzünü yere koymak ve seccadede gerilmek suretiyle gösterirdi.

“Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir. Kim kibirlenirse Allah onun burnunu yere sürter.”

Tevazu ve mahviyet insana iki kanat gibidir; onu yüceler yücesi bir âleme doğru pervaz ettirirler. Allah Rasûlü, tevazuu sayesinde aşılmazları aşmış ve ebetlere kadar insanlığın lideri olmuştur. Zaman ve mekanın dar buudlarını aşan bu mümtaz ve seçkin Liderin karşısına insanlar, çok rahatlıkla çıkar ve söyleyeceklerini de rahatlıkla söylerlerdi. Çünkü kendisi de çok rahat bir insandı.

Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü’nün elinden tutarak çekti ve O’na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlü’nün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor.. derken Sahabe de onların arkasına düşüyor.. ve Allah Rasûlü gayet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor”. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O’nun rüyalarına bile girememişti. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. Ve yukarıda da söylediğimiz gibi, O, insanların en şecaatlısıydı. Hz. Ali der ki: “Biz muharebe meydanında korktuğumuz zaman Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk”. Hatta O’nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O’nun tevazuundandır.

Fıtrîliği

Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir. Allah Rasûlü, tevazuunda da mutlak bir ölçü ve denge içindeydi. Evet O’nun bu sıfatı da bizlere “Muhammedü’r-Rasûlullah” dedirtir.

Bir hâkim, mahkemede ciddi olmalıdır. Bu vakardır. Ancak, aynı tavır evinde çocuklarına karşı kibir olur. Zira insan, hanesinde, hane halkından biri gibi davranmalıdır. Bunlar birer Kur’ânî düsturdur ve en güzel tatbikçisi de Allah Rasûlü’dür. Daha sonrakilerinki O’na imtisal ve O’nu taklittir.

Herkes O’nu büyüklerden daha büyük görebilir; fakat, O, şöyle demektedir: “Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez.” “Sen de mi?” diyenlere de: “Evet, Ben de. Eğer Allah (cc) rahmetiyle sarıp sarmalamazsa.”

Evet işte O, bu sözü söyleyecek kadar, tabiî ve fıtrî bir insandı. Kendisini insanlar arasında bir fert, ve bir parça olarak görüyor, sonra da davranışlarını bu anlayışa göre ayarlıyordu.

bir gün Hz. Ömer gelip, Allah Rasûlünden Umre için izin istemişti. Umre için de O’ndan izin alınıyordu. Zira onlar, disiplin insanıydılar. Her işlerinde, her müşküllerinde Allah Rasûlü’nün yanına koşar, iş ve müşküllerini hep O’na arz ederlerdi. Evinde gelinlik kızı olan O’na gelir: “Ya Rasûlallah, evimde gelinlik kızım var. Evlendirmek istediğin biri varsa emir buyur” der... Bir başkası, bahçesini vakfetmek istiyorsa gelir durumu evvela Allah Rasûlü’ne arz eder. İtikafa girmek isteyen, sefere çıkmak murat eden hep Allah Rasûlü’ne gelir ve O’ndan izin alırdı. İşte şimdi, Hz. Ömer de gelmiş, umre için izin istiyordu. Allah Rasûlü, onun bu talebini geri çevirmediği gibi, Hz. Ömer’i hayatının sonuna kadar heyecanlandırıp coşturacak bir talepte de bulunacaktı: “Kardeşim, duana bizi de ortak et.” Bu münasebetle Hz. Ömer bir gün şöyle diyecektir: “O gün dünyalar benim olsaydı, o kadar sevinmezdim.”

Tevazuu ve Kulluk Buudu

O’ndaki bu tevazu ve mahviyet, fethettiği gönülleri bir daha fethediyordu. Bu fetihlerle O, ümmetinin elinden tutup, onları nurdan helezonlarla mananın zirvelerine çıkarıyordu. Ömer, ilk hamlesiyle zaten alacağı mesafeyi almıştı. Ama Allah Rasûlü onları yukarılara ve daha yukarılara çıkarmak istiyordu. Ve öyle de yaptı bedevî bir toplumdan muallim ve mürşit bir cemaat meydana getirdi. O insanları zirvelere doğru yükseltirken, kendisi de amudî olarak yükseliyordu. Ne var ki O, kat ettiği merhalelerle doğru orantılı olarak sadece tevazu ve mahviyeti artıyor; nefsine bakan yönüyle ise, kendini kullardan bir kul görme hissiyle dolup taşıyordu.

Ahmed b. Hanbel, Ebu Hureyre’den rivayet ediyor:

“Allah Rasûlü, Cibril’le oturmuş sohbet ediyordu.. ve kim bilir kaç günden beri ağzına bir şey koymamıştı. Cibril O’nun en sadık dostuydu. Zayıf bir rivayette Allah Rasûlü’ne şöyle demişti: “Ben, Sen’den sonra, yeryüzüne ancak birkaç defa ineceğim” . Çünkü, Hz. Muhammed Aleyhisselam’sız bir dünya Cibril’e de hicran olur. (Nitekim, seneler var ki bu dünya bize de hicran olmuştur.) Ve, Cibril’e bu durumunu söyledi: “Günlerdir ağzıma bir şey koymadım.” Birden gök gürültüsü gibi ses duyuldu. Bir melek iniyordu. (Taberanî onun İsrafil Aleyhisselam olduğunu söyler). Cibril, Efendimiz’e bu meleğin, dünyaya ilk defa indiğini haber verir. Melek Cenâb-ı Hakk’dan selam getirmiştir.. ve Allah (cc) sormaktadır: “Melik bir peygamber mi, yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?” Allah Rasûlü, Cenâb-ı Hakk’dan gelen bu teklif karşısında tahayyürle Cibril’e bakar. (O, belli bir noktaya kadar Cibril’den marifet dersi alırdı. Hatta Miraçta, Efendimiz Cibril’in Cenâb-ı Hakk’a karşı olan kurbiyet tavrına hayran kalmıştı.. ve bunu bir münasebetle de zikrederler. Evet, Cenâb-ı Hakk’ı, Cibril gibi bir meleğin bilmesi ölçüsünde bilmek mümkün değildir.) Cibril Allah Rasûlü’ne işaret eder ve şöyle der: “Ey Allah’ın Rasûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!”

Zaten, bizzat Cenâb-ı Hakk da Kur’ân diliyle, Rasûlü’ne tevazuu emretmiyor mu: “Sana tâbi olan mü’minlere tevazu kanatlarını indirebildiğin kadar indir” (Şuara/215). gibi nice âyetler var Kur’ân’da.

Ve, Allah Rasûlü de aynı şeyi talep etti “Kul bir peygamber olmayı isterim”

O kulluğu tercih edince, Allah (cc) da O’nun kulluğunu O’na baş tacı yaptı. Kur’ân O’nu birçok yerde hep kulluğu ile anlatır. Müslümanlar da şahadet getirirken, O’nun, Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ederler. Evet O, evvela Allah’ın kulu sonra da Rasûlü’dür. Kulluk risaletten önce gelir.

Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynunda taşıyabilir. Hz. Muhammed (sav) ise evvel-ahir hep Allah’ın kulu ve kölesi olmuştur. O hayatının hiçbir devresinde, hiçbir safhasında başkasına boyun büküp bel kırmamıştır. Ubudiyet O’nun aslî vasıflarındandır.

O’nun bu mazhariyetine bir işaret olarak, minarelerde günde beş defa O’nun kulluğu dile getirilmekte ve bütün cihana karşı, risaletinin yanında kulluğu da ilan edilmektedir. Zira, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, O’nun kulluğu risaletinden evvel gelir.

O kuldur. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de O’nun kulluğunu nazara vererek: “Allah’ın kulu ve Rasûlü namaz kılmak için kalktığında, cinler O’nun ibadetini görmek için birbirine girercesine etrafında toplanıverdiler” (Cin/19) der.

İster bu Allah Rasûlü’nün başına üşüşme işi cinlere, ister Mekke müşriklerine izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, O’nun Kur’ân’da “Abdullah” ünvan-ı âlisiyle zikredilmiş olmasıdır.

Kurân’ın Allah kelamı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya davet eden şu âyetinde de O’na yine “kul” denilmektedir:

“ Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kurân’dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırınız. Yapamazsanız -ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının” (Bakara/23-24).

Yine Kur’ân-ı Kerîm, O’nu en çok yükseldiği nokta itibariyle ele alırken kulluğuyla ele alır: “Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haramdan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu O, Semî’dir, Basîr’dir.” (İşitir ve görür) (İsra/1).

Boykot hadisesi, sonra Hz. Hatice ve Ebu Talib’in vefatları, âdeta Allah Resûlü’nü insanlar arasında hâmisiz hale getirmişti. Sebepler bütünüyle sükût edip ve O’na destek olan payandalar bir bir kırılınca, kırılıp da, tutunacak dal kalmayınca, Müsebbibü’l-esbab (sebepleri elinde tutan Allah) Ehadiyet burcunda, kemal-i rahmetle tecelli etti. Çağın büyük mütefekkirinin beyanı içinde; Tevhid Nuru, ehadiyet burcunda göründü.. Ve Allah Rasûlü, Rabbini, Mâlikini ve Hâlikını bizzat görmek üzere semalar ötesine davet edildi.. ve oralarda en şerefli bir misafir olarak ağırlandı.

Burada asıl gayemiz Mirac’ı anlatmak değildir. Bu itibarla o fasla hiç girmeyeceğim. Ne var ki bir hususa dikkatinizi çekmek için bu girizgaha girme mecburiyetinde kaldım. O da şudur: Allah (cc), böyle mühim bir mucizeyi anlatma sadedinde, Efendimiz’i, ne Kur’ân’daki, ne İncil’deki, ne de Tevrat’taki isimleriyle, yani, Muhammed, Ahmed ve Ahyed’le anmıyor da, O’nun kulluğundan bahisle “Abdihi” diyor. Sanki O: “Ben kul oldum” deyince, Allah (cc) da O’na diyor ki: “Madem sen kul oldun; Ben de kulluğu en büyük bir değer ve kıymet haline getirdim ve yeryüzünde en büyük değer olarak kulluğu kabul ediyorum. Onun için, nerede senin değer ve kıymetinden bahsetmek istersem, orada senin kulluğunu nazara vereceğim. Hem öyle bir nazara vereceğim ki, her Müslüman şahadetinde senin risaletinden evvel kulluğunu ifade edecek ve dünyanın dört bir yanı onların bu âvazlarıyla lerzeye gelecek...” Evet, dünyanın her tarafı senin kul olduğunu haykıracak.

O’ndaki bu tevazu ve mahviyet, fethettiği gönülleri bir daha fethediyordu. Bu fetihlerle O, ümmetinin elinden tutup, onları nurdan helezonlarla mananın zirvelerine çıkarıyordu. Ömer, ilk hamlesiyle zaten alacağı mesafeyi almıştı. Ama Allah Rasûlü onları yukarılara ve daha yukarılara çıkarmak istiyordu. Ve öyle de yaptı bedevî bir toplumdan muallim ve mürşit bir cemaat meydana getirdi. O insanları zirvelere doğru yükseltirken, kendisi de amudî olarak yükseliyordu. Ne var ki O, kat ettiği merhalelerle doğru orantılı olarak sadece tevazu ve mahviyeti artıyor; nefsine bakan yönüyle ise, kendini kullardan bir kul görme hissiyle dolup taşıyordu.

Ahmed b. Hanbel, Ebu Hureyre’den rivayet ediyor: “Allah Rasûlü, Cibril’le oturmuş sohbet ediyordu.. ve kim bilir kaç günden beri ağzına bir şey koymamıştı. Cibril O’nun en sadık dostuydu. Zayıf bir rivayette Allah Rasûlü’ne şöyle demişti: “Ben, Sen’den sonra, yeryüzüne ancak birkaç defa ineceğim” . Çünkü, Hz. Muhammed Aleyhisselam’sız bir dünya Cibril’e de hicran olur. (Nitekim, seneler var ki bu dünya bize de hicran olmuştur.) Ve, Cibril’e bu durumunu söyledi: “Günlerdir ağzıma bir şey koymadım.” Birden gök gürültüsü gibi ses duyuldu. Bir melek iniyordu. (Taberanî onun İsrafil Aleyhisselam olduğunu söyler). Cibril, Efendimiz’e bu meleğin, dünyaya ilk defa indiğini haber verir. Melek Cenâb-ı Hakk’dan selam getirmiştir.. ve Allah (cc) sormaktadır: “Melik bir peygamber mi, yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?” Allah Rasûlü, Cenâb-ı Hakk’dan gelen bu teklif karşısında tahayyürle Cibril’e bakar. (O, belli bir noktaya kadar Cibril’den marifet dersi alırdı. Hatta Miraçta, Efendimiz Cibril’in Cenâb-ı Hakk’a karşı olan kurbiyet tavrına hayran kalmıştı.. ve bunu bir münasebetle de zikrederler. Evet, Cenâb-ı Hakk’ı, Cibril gibi bir meleğin bilmesi ölçüsünde bilmek mümkün değildir.) Cibril Allah Rasûlü’ne işaret eder ve şöyle der: “Ey Allah’ın Rasûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!”

Zaten, bizzat Cenâb-ı Hakk da Kur’ân diliyle, Rasûlü’ne tevazuu emretmiyor mu: “Sana tâbi olan mü’minlere tevazu kanatlarını indirebildiğin kadar indir” (Şuara/215). gibi nice âyetler var Kur’ân’da.

Ve, Allah Rasûlü de aynı şeyi talep etti “Kul bir peygamber olmayı isterim”

O kulluğu tercih edince, Allah (cc) da O’nun kulluğunu O’na baş tacı yaptı. Kur’ân O’nu birçok yerde hep kulluğu ile anlatır. Müslümanlar da şahadet getirirken, O’nun, Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ederler. Evet O, evvela Allah’ın kulu sonra da Rasûlü’dür. Kulluk risaletten önce gelir.

Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynunda taşıyabilir. Hz. Muhammed (sav) ise evvel-ahir hep Allah’ın kulu ve kölesi olmuştur. O hayatının hiçbir devresinde, hiçbir safhasında başkasına boyun büküp bel kırmamıştır. Ubudiyet O’nun aslî vasıflarındandır.

O’nun bu mazhariyetine bir işaret olarak, minarelerde günde beş defa O’nun kulluğu dile getirilmekte ve bütün cihana karşı, risaletinin yanında kulluğu da ilan edilmektedir. Zira, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, O’nun kulluğu risaletinden evvel gelir.

O kuldur. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de O’nun kulluğunu nazara vererek: “Allah’ın kulu ve Rasûlü namaz kılmak için kalktığında, cinler O’nun ibadetini görmek için birbirine girercesine etrafında toplanıverdiler” (Cin/19) der.

İster bu Allah Rasûlü’nün başına üşüşme işi cinlere, ister Mekke müşriklerine izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, O’nun Kur’ân’da “Abdullah” ünvan-ı âlisiyle zikredilmiş olmasıdır.

Kurân’ın Allah kelamı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya davet eden şu âyetinde de O’na yine “kul” denilmektedir:

“ Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kurân’dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırınız. Yapamazsanız -ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının” (Bakara/23-24).

Yine Kur’ân-ı Kerîm, O’nu en çok yükseldiği nokta itibariyle ele alırken kulluğuyla ele alır:

“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haramdan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu O, Semî’dir, Basîr’dir.” (İşitir ve görür) (İsra/1).

Boykot hadisesi, sonra Hz. Hatice ve Ebu Talib’in vefatları, âdeta Allah Resûlü’nü insanlar arasında hâmisiz hale getirmişti. Sebepler bütünüyle sükût edip ve O’na destek olan payandalar bir bir kırılınca, kırılıp da, tutunacak dal kalmayınca, Müsebbibü’l-esbab (sebepleri elinde tutan Allah) Ehadiyet burcunda, kemal-i rahmetle tecelli etti. Çağın büyük mütefekkirinin beyanı içinde; Tevhid Nuru, ehadiyet burcunda göründü.. Ve Allah Rasûlü, Rabbini, Mâlikini ve Hâlikını bizzat görmek üzere semalar ötesine davet edildi.. ve oralarda en şerefli bir misafir olarak ağırlandı.

Burada asıl gayemiz Mirac’ı anlatmak değildir. Bu itibarla o fasla hiç girmeyeceğim. Ne var ki bir hususa dikkatinizi çekmek için bu girizgaha girme mecburiyetinde kaldım. O da şudur: Allah (cc), böyle mühim bir mucizeyi anlatma sadedinde, Efendimiz’i, ne Kur’ân’daki, ne İncil’deki, ne de Tevrat’taki isimleriyle, yani, Muhammed, Ahmed ve Ahyed’le anmıyor da, O’nun kulluğundan bahisle “Abdihi” diyor. Sanki O: “Ben kul oldum” deyince, Allah (cc) da O’na diyor ki: “Madem sen kul oldun; Ben de kulluğu en büyük bir değer ve kıymet haline getirdim ve yeryüzünde en büyük değer olarak kulluğu kabul ediyorum. Onun için, nerede senin değer ve kıymetinden bahsetmek istersem, orada senin kulluğunu nazara vereceğim. Hem öyle bir nazara vereceğim ki, her Müslüman şahadetinde senin risaletinden evvel kulluğunu ifade edecek ve dünyanın dört bir yanı onların bu âvazlarıyla lerzeye gelecek...” Evet, dünyanın her tarafı senin kul olduğunu haykıracak.