ayb Meselesi Üzerine

“Gayb” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde değişik şekilleriyle ele alınır :

“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir Kitap’tadır” (En’âm, 6/59).

Bu âyette, “gayb”ın tamamen Allah (cc)’ın nezd-i ulûhiye-tinde olduğu dile getirilmekte ve O’ndan başkasının -Hz. Muhammed (sav) de dahil- gaybı bilemeyeceği söylenmektedir.

Ve, zaten Allah (cc) Efendimiz’i şöyle konuşturmuyor mu?

“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben, bana vahyolunan Kur’ân’dan başkasına uymam. ‘De ki: Körle gören bir olur mu?’ Siz hiç düşünmez misiniz?” (En’âm, 6/50).

“De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka, kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak isterdim; bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanabilecek bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim” (’râf, 7/188).

Cin sûresinde ise şöyle denmektedir:

“O bütün gaybı bilir. Gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği peygamberler bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar ki, böylece onların (peygamberlerin) Rabblerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymış (kaydetmiş) tir” (Cin, 72/26-27).

Şimdi bu âyetlerin ışığı altında şöyle bir tahlil yapabiliriz: “Allah Resulü, mutlak olarak gaybı biliyordu”, demek bir ifrat; “bilmiyordu” demek de bir tefrittir. O kendi olarak gaybı bilmezdi. Ancak Allah’ın bildirmesiyle öyle bir bilirdi ve bilmişti ki, bir ekranın başında durmuş da, kıyamete kadar zuhur edecek bütün hâdiseleri, ana hatlarıyla ve temel esaslarıyla şerh edip insanlığın gözünün önüne sermişti. Bizim üzerinde hassasiyetle durmak istediğimiz mes’ele de işte budur. O, kendiliğinden birşey söylemiyordu; söyledikleri hep vahiy ve Cenâb-ı Hakk’ın bildirdikleriydi. Bildiren, Allah (cc) olduktan sonra sadece peygamberler ve Peygamberimiz değil, ümmet arasında bir kısım yetişkin kimseler dahi, keramet olarak gayba muttali olabilirler. Nitekim Allah Resulü: “Benim ümmetim arasında bir kısım mülhemun vardır” 85 buyururlar ki, Allah (cc)’ın ilhamına mazhar insanlar, demektir. Bu cümleden olarak; minberde hutbe okurken, günlerce uzaklıktaki bir mesafede savaşan İslâm Ordusu’nun, dağ tarafından düşman askerlerince kuşatıldığını gören Hz. Ömer, ordu kumandanı Sâriye’ye hitaben: “Ya Sâriye! Dağ tarafına” diye üç defa bağırması, Sâriye’nin de bu sesi duyarak kuşatmayı yarması... 86 Muhyiddîn b. Arabî gibi zâtların, asırlarca sonra olacak hâdiselere aynen işaretlerde bulunması.. Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Müştak Efendi gibi yüzlerce zâtın gelecekle alâkalı ihbarda bulunması bulunurken de Allah Resulü’ne yürekten bağlılık göstermeleri ve mazhar oldukları bütün vâridâtın Mişkat-ı Muhammedî’den süzülüp geldiğini itirafları, O zâtın -Allah’ın izniyle- ne kadar gaybe açık olduğunu gösterir. Evet, O’nun yetiştirdikleri, böyle ilhamlara mazhar ve ilâhî esintilerle hüşyâr olur da bu çapta gayba muttali kılınırlarsa, bütün ümmeti bir kefeye konsa hepsine birden ağır basacak olan İki Cihan Serveri’nin bir mu’cize olarak gayba muttali olması niçin uzak görülsün ki?.. 87

Mu’teber hadîs kitaplarında zikredilen, bu kabîl Efendimiz’in, üçyüze yakın mu’cizesi var ki, verdiği gaybî haberlerin büyük bir kısmı, aynen çıkmış, diğerleri de çıkma vaktini beklemektedir. Biz burada bunların hepsini nakledecek değiliz. Sadece, fikir verme bakımından birkaç misâlle iktifa etmeyi düşünüyoruz ki; bu misâlleri de üç ana grupta toplamak mümkündür:

Birincisi: Kendi devrine ait verdiği gaybî haberler.

İkincisi: Uzak ve yakın istikbâle ait söylediği sözler.

Üçüncüsü: Sehl-i müntenî üslupla ifade buyurduğu; ancak ilimlerin inkişafıyla daha sonra hakikatı anlaşılabilen mu’cizevî beyânlar...