ÖYLEDİKLERİ O’NU TASDİK ETMEKTEDİR

O, doğuştan Hz. Muhammed Mustafa (sav) idi. O’nun için, peygamberliğinden sonra da ne dediyse herkes gönülden inandı ve tasdik etti. Evet, topyekün cihan O’na: “Doğru söylüyorsun ya Resûlallah”, diye tasdike koştu. Değil sadece insanlar, mu’cizeler diliyle, herbir nev’i kendi adına temsilci gönderdi. Âdetâ O’na biat etti.

Burada bir parantez açıp şunları söylemekte fayda mülahaza ediyorum: Kur’ân’ın ve Efendimiz’in nurlu beyanları, Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfat ve esması arasındaki münasebete riayet keyfiyetiyle öyle bir üstün dereceye sahiptir ki, ne felsefecilerin akıl yoluyla, ne evliyânın kalb ayağıyla, ne de asfiyânın ruh buuduyla o seviyede bir anlayış ve beyâna ulaşmaları mümkün olmamıştır ve olmayacaktır da.

Ancak, bu müterakkî ruhların, melekleşmeye doğru tırmanışlerı, neticede hep şunu göstermiş ve göstereciktir ki, onlar gidecek, gidecek ve gittikleri yerin sonunda hep Kur’ân’ın ve Allah Resûlü’nün beyânlarının doğruluk ve hakkâniyetini anlayacak.. Resûlullah’ın söylediklerini keşif ve müşahede ile zevk edeceklerdir.

Evet, bugün O’nun, ulûhiyete ait söylediği bütün sözler, o mevzunun ehilleri tarafından da tasdik görmekte ve birer esas olarak kabul edilmektedir. Hatta ulûhiyete, haşr u neşir ve kadere dair incelerden ince öyle mes’elelerden söz etmiştir ki, -hem de mevzûlar arası muvazeneyi koruyarak- değil öncekiler ve sonrakilerin akıllarının ermesi; O’nun aydınlık beyânlarını “yok” farzettiğimiz takdirde, bu hususlarda bir tek kelime söylemeleri mümkün olmayacaktır.

Hz. Ömer (ra) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü sabah namazından sonra minbere çıktı. Konuştu, konuştu, konuştu... Öğle ezanı okundu namazı kıldırıp tekrar çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuştu. İkindi namazını eda ettikten sonra konuşmaya başladı, konuşması akşama kadar sürdü. Neler konuştu, neler anlattı? Hepsini ihata zor ama, o güne kadar söylenmeyen her mes’eleye temas etmişti denebilir. Evet, ilk hilkattan başlamış, varlığın bağrına ilk hilkat tohumunun atılışını anlatmış, kâinatın teşekkülünden, insanın yaratılmasına kadar bütün yaratılışa ait devreleri bir bir sıralamış.. ve daha sonra da kıyâmete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker nakletmişti.82

Evet, mazinin derinliklerine dalmış ve Hz. Âdem’e kadar bütün enbiyâyı hem de şemâili ile anlatmış, istikbâle nazarını çevirip mahşere, cennet ve cehenneme kadar her şeyi göz önüne sermişti.

Halbuki O, ne bir kitap okumuş ne birinin ders halkasına katılmıştı. Öyleyse bütün bunları nasıl bilebilirdi? Evet, O’na bütün bunları öğreten biri vardı; O da, hiç şüphesiz, her şeyi bilen Hz. Allah’tı...

O’nun, arştan ferşe, oradan yerin derinliklerine kadar anlattığı bütün mes’eleleri O’na Mütekellim-i Ezelî’si öğretiyordu. Bunların başka şekilde öğrenilemeyeceği bugünün insanları tarafından da tasdik edilmektedir ki, bu da Allah Resulü’nün sıdkına ayrı bir delildir.

Evet O, peygamberlerden bahsediyor.. onların tarifini yapıyor; yüz hatlarıyla onları tablolaştırıyor ve o günün Ehl-i Kitabı, bütün bunların hiçbirine itiraz etmeden hepsini kabul edip: “Evet, kitaplarımızda, onları bahsettiğiniz şekliyle buluyoruz” diyorlardı83. Tevrat, İncil veya başka bir kitap okumamış bir insanın, oralarda zikredilen veya edilmeyen keyfiyetleriyle bütün kendinden evvel gelmiş-geçmiş peygamberleri hem de böyle tafsilatıyla anlatması ve bu işi bilenlerin de onu tasdik etmeleri, Allah Resûlü’nün sıdkına ve da’vasında doğruluğuna şahit ve delil değil midir!?

Bir parantez içinde arzetmeye çalıştığımız bu hususların takdimi, benim takatımın çok üzerindedir. Esasen hâli hâlime denk okuyucunun durumu da bundan daha farklı olmasa gerek. Bu gibi mes’eleleri anlayıp anlatabilmek için, insanın onları tasdik edebilecek seviyeyi kazanması gerektir. Ancak biz, bu seviyeleri ihraz ettiğine inandığımız şahısların sözlerine itimaden diyoruz ki, mertebe mertebe yükseliş kaydeden yüzbinlerce evliyâ, asfiyâ ve kafasını ilimle aydınlatan filozof ve bilgelerin, Efendimiz’e ait beyânlarını gördükçe, sürekli o mevzûnun zirvesinde, O’na ait beyânın bulunduğunu kabul etmeleri, O’nun sıdk ve doğruluğunun ayrı bir buudunu teşkil etmektedir. Evet, en seçkin insanların bu tasdikleri de göstermektedir ki, O, hiçbir sözünde hilâf-ı vâki konuşmamıştır. Zaten O’nun konuştukları kendinden değildir ki.. O, hep ilâhî mesajlarla konuşmuş, vahyin tercümanlığını yapmış, onun için de bütün zamanların ve mekanların Söz Sultanı olmuştur...84

Bizim, burada daha çok üzerinde duracağımız husus, ondört asır evvel O’nun geleceğe ait söylediği bazı hâdiselerin vakti gelince aynen zuhur etmesinin, O’nun sıdk ve doğruluğuna birer delil olması yönüdür. Ancak mevzuya girmeden önce, bir mes’elenin açıklanmasında fayda mülahaza ediyoruz ki, o da “gayb” ile alâkalı değişik mütâlaâlardır. Evet, bu mes’ele de dikkatle takip edilmesi gereken ince mes’elelerdendir: