eygamberlerin Gönderiliş Gayesi
1 - Kulluk
Peygamberler kendi aralarındaki derece farkıyla beraber hepsi de Cenâb-ı Hakk’ın zâtının tecellisine mazhar seçkin ruhlardır. Allah (cc), kendisine onları mahrem kabul etmiş, ağyâra kapalı seralarda büyütmüş, geliştirmiş ve gözlerine, kendinden gayrı başka hayallerin girmesine meydan vermemiştir.

Bütün nebîler gibi onlardan da ileri, Efendimiz’in gözü de Rabb’inden başka bir şey görmemiştir. Evet ağyâr, O’nun bakışını bulandıramamış, başını döndürememiştir. O, gözünü açtığında Rabb’ini görmüş, gözünü kaparken de yine O’nu müşahede ile:Allah'ım! Refîk-i A’lâ’yı istiyorum” diyerek kapamıştır. Şimdi hâdiseyi meâlen Hz. Âişe Validemizden (ra) dinleyelim:

“Allah Resûlü bazen hastalandığında yanıma gelir ve bana ‘duâ et’ derdi. Ben de elimle O’nun mübarek elinden tutar ve o elinin bereketi ile şifa bulmasını umarak, elimi o zaman ve mekan üstü başına kor ve duâ ederdim. Son rahatsızlığında da aynı şeyi yapmak maksadıyla elini tutmak isteyince şiddetle çekti ve diye duâ etti.”

Belli ki Allah Resûlü, artık yeryüzündeki dostları değil Hakikî Dost olan Rabb’ini arzuluyor ve bir başka buudda O’na ulaşmak istiyordu.

İşte, geliş ve gidişi ile böyle bir hayat yaşayan peygamberler ve husûsîyle Peygamberimiz, acaba dünyaya niçin gelmiş ve hangi gayeye binaen gönderilmişlerdi? Bu çok önemli mevzûun tahlili bilhassa iki ana esastan dolayı daha da ehemmiyet arz etmektedir:

Birincisi: Peygamberlik müessesesinin yüce ve muallâ mevkiini görüp, onları sıradan insanlar gibi mütâlaa etmemek; ve öyle görüp değerlendirmek isteyenlere de ikna edici cevaplar hazırlamak.

İkincisi: Günümüzde, peygamberliğe ait vazifeyi temsil etme durumunda olanların nasıl bir yol ve sistem takip etmeleri gerektiğini işaret etmek.

Peygamberin gönderiliş gayesi, insanın yaratılış gayesiyle aynı noktada birleşir. O da Allah’a kul olma çizgisidir.

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm'de “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk yapsınlar diye yarattım” (Zâriyât/56) buyurarak bu hususa işaret etmektedir.

Demek oluyor ki, bizim esas yaratılış gayemiz Allah'ı (cc) bilip tanımak ve O’na layıkıyla kul olmaktır. Yoksa, yeme-içme, mal ve mülk kazanma veya dünya buudlu ev-bark sahibi olma değildir. Gerçi bunlar da bizim için fıtrî ihtiyaçlardır. Ancak yaratılışımızın gayesi değillerdir. İşte peygamberler bize, bu sırlı yolu göstermek için gelmişlerdir.

Âyette “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahy etmiş olmayalım” (Enbiya/25) denilerek bu hususa işaret edilmiştir.

Diğer bir âyette de “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’ diye her millete bir peygamber gönderdik. Allah o insanlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklık hak oldu. Öyleyse yeryüzünde gezin de görün. Hakk’ı yalanlayanların sonu nasıl olmuş?” (Nahl/36) denilerek, yine peygamberlerin gönderiliş gayesi putlardan sakınıp, Allah’a kul olma yolunda insanlara önderlik yapma hikmetine bağlanmıştır.

Efendimiz Farkı

Efendimiz’in durumu ise daha farklıdır. O bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olmakla, hem insanları hem de cinleri kulluk yoluna iletmekle vazifelidir. Abdullah b. Mes’ud (ra) başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakleder: “Efendimiz ile beraber bir yere gittik. Benim etrafıma bir çizgi çizerek, ‘sen buradan ayrılma’ dedi ve kendisi benden uzaklaştı. Daha sonra gürültüler duymaya başladım. Allah Resûlü’ne bir şey mi oldu diye ciddi endişe içindeydim. Fakat, bana buradan ayrılma, dediği için de yerimden kımıldayamıyordum. Bir müddet sonra Allah Resûlü döndü. Duyduğum gürültünün sebebini sordum ve: Ya Resûlullah! O tarrakalar koparan gürültü neydi? dedim. Cevaben: ‘Cin taifesi bana iman edip biatta bulundular. Sonra aralarında münakaşa başladı. İnananlarla, inanmayanlar birbirlerine tutuştular. İşte duyduğun gürültü bu idi. Ve ayrıca bana vefatım haber verildi’ dedi.”

Allah Resûlü, son ifadeleriyle şunu haber veriyordu. Benim gönderiliş gayem insanlara ve cinlere hidayete giden yolu açmaktır. Bugün artık cinler de bana iman ve itaat ettiklerine göre, dünyada kalmamın bir manâsı yok, demektir. Öyleyse, bundan böyle artık dünyadan ayrılıp gitsem olabilir...

O böyle düşünüyor ve ifadeleri arasında risâletin gaye ve hedefine ait sırlar veriyordu. Aslında O, bizlere de dünya ile ukbâyı tercih mevzuunda şöyle bir duâ tâlim buyurmuştu “Allah'ım hayat benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat. Vefat benim için daha hayırlı olduğu zaman da ruhumu al ve beni vefat ettir.”

2 - TEBLİĞ

Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden bir diğeri ise, dini tebliğdir. Eğer onlar gelmeseydi bizler, ibadete ait mes’eleleri bilemez, emir ve nehiyleri hiçbir zaman alamaz ve mükellefiyetlerimizi kavrayamazdık. Namaz, oruç, zekat, hac nedir? İçki, kumar, zina, ihtikâr ve faiz gibi muharremâtın durumu nasıldır? Kat’iyen bilemezdik. Evet, bütün bunları ve bunlara benzer birçok mes’eleleri peygamberler vasıtasıyla öğrenmiş bulunuyoruz. Buna kısaca “risalet vazifesi” de diyoruz ki, bütün peygamberler aynı mesajlarla gelmiş ve teferruatta farklılık olsa bile ana mes’elelerde hep aynı şeyleri söylemişlerdir.41

İşte, nebîlere ait bu umumi gaye ve vazife Kur’ân’da şöyle dile getirilir:

“Onlar (peygamberler) ki, Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler, O’ndan korkarlar ve Allah’tan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter” (Âhzab, 33/39).

Evet işte, onlar, böyle bir gayeyi tahakkuk ettirmek için gelmişlerdir. Bu mevzuda karşılarına dikilen engel, kim ve ne olursa olsun onlara zerre kadar tesir etmez.. onlar korku nedir bilmezler. Çünkü her zaman Allah (cc)’dan korkmaktadırlar.

Ve, bu mevzuda, Efendimiz’e şöyle seslenilir :

“Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez” (Mâide, 5/67).

Yani, eğer sen vazifende kusur edersen, bu senin gönderiliş gayen olan bir vazifede, yani risalet vazifesinde kusur etmen sayılır ki, bu da sadece senin ferdî hayatını ilgilendiren bir kusur değildir; belki bütün insanların ferdî ve içtimaî hayatlarını alâkadar eden bir mes’eledir. Çünkü senin vazifen bütün insanlığı aydınlatmaktır. Şayet sen bu vazifeyi aksatırsan, bütün insanlık karanlıkta kalacaktır.. aslında O, gönderildiği vazifenin şuurundaydı. Zaten öyle olmasaydı, öyle bir vazife ile gönderilmesi plânlanmaz.. ve takdir buyurulmazdı.

Allah Rasûlü’nde Tebliğ

Allah Resûlü’nün, bu ulvî vazifeyi yüklendikten sonraki bütün hayatı dini tebliğle geçti. O kapı kapı dolaşıyor ve mesajını kendilerine tebliğde bulunabileceği âşina sima ve gönüller arıyordu.

Karşı cephenin infiâli evvela, ilgisizlik ve boykot şeklinde oldu. Daha sonra istihzâ ve alayla devam etti. Son sahada ise işkencenin her çeşidiyle sürüp gitti. Geçeceği yollara dikenler serpiliyor, namaz kılarken başına işkembe konuyor ve kendisine her türlü hakaret reva görülüyordu. Ne var ki, Allah Resulü bunların hiçbiriyle yılmadı ve usanmadı. Çünkü O’nun dünyaya geliş gayesi buydu. Can alıcı hasımları dahil herkese defaatla uğradı. Ve ilâhî mesajı sundu. Evet, Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi din ve iman düşmanlarına bile kimbilir kaç defa gitti, hak ve hakikatı anlattı..! O panayırları dolaşıyor, bir kişinin hidâyetine vesile olabilmek için çadır çadır geziyor; gittiği her kapı yüzüne kapanıyor; fakat O bir başka sefer yine aynı kapıya varıyor, aynı şeyleri tekrar ediyordu.. Mekke’den ümit kesilince Taif’e gitti.. Taif mesîrelik bir yerdir. Rahat ve rehavetin şımarttığı Taifliler, Mekkelilerden daha baskın çıktı. Bütün sefîh ve ayak takımı toplanıp Resul-ü Ekrem’i; evet O, meleklerin dahi yüzüne bakmaya kıyamadığı güneşler güneşini taşlayarak Taif’ten kovdular. Allah Resulü’nün yanında, evladım deyip bağrına bastığı Zeyd b. Hârise vardı. Zeyd, gelen taşlara vücudunu siper ederek, Efendiler Efendisini korumaya çalıştı ama, yine de mübarek vücuduna isabet eden taşlar her yanını kanlar içinde bıraktı.

Bu müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica etmişlerdi ki, birdenbire Cibrîl-i Emin beliriverdi. Ve eğer izin verilirse, çevredeki bir dağı, bu azgın insanların başına geçirebileceğini teklif etti. Allah Resûlü çok rencide olduğu bu dakikalarda bile, onun gibi düşünmüyor ve “hayır ” diyordu. Evet O, çok ileride bile olsa, eğer bunlardan bazıları îmana uyanacaksa, belalara karşı “hayır!” diyordu...

Ve, sonra ellerini açıp Rabb’ine niyazda bulundu :

“Allahım, güçsüzlüğümü, za’fımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikayet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza, daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahud hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım. İlâhî, Sen razı olasıya kadar Senin affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Senin elindedir.”

O böyle duâ ederken, yanlarına sessizce biri yaklaşır ve bir tabağa koyduğu üzüm salkımını Allah Resûlü’nün önüne uzatır ve “buyurun, bundan yiyin” der. İki Cihan Serveri elini tabağa uzatırken, Allah’ın adıyla ma’nâsına “Bismillah” der. Üzümü ikram eden “Addâs” ismindeki köle için bu, beklenmedik bir hâdisedir. Hayretle sorar: “Sen kimsin?” Allah Resûlü cevap verir: “Son Peygamber ve son Nebî’yim!” Addâs üzerine abanır ve öpmeye başlar.. senelerce gökte aradığını şimdi yerde, hem de hiç beklemediği bir anda karşısında bulmuştur.. ve îman eder.42

Eğer bu son hâdise de olmasaydı, o Taif’ten çok mahzun dönecekti. Bu hüznü, kendisine yapılanlardan değildi; hüznü, bir tek insana dahi birşey anlatamamasındandı. Halbuki şimdi sevinçten uçuyordu. Çünkü Addâs O’nun eliyle hidayete ermişti.

Evet, tabiri caizse O, nebîlerin üveyki idi. Hiç durmadan her yerde hakikata aşina, temiz gönül ve çehreler arıyor, bulunca da onun gönlüne giriyor ve ona ruhunun ilhamlarını fısıldıyordu. Böylece, çevresindeki nurdan hâle ve halka her gün daha da genişliyor ve o genişledikçe de küfür çıldırıyordu.

Bugün, cihanın şarkında, garbında İslâmî tekevvüne karşı küfrün hezeyanlar içinde çıldırması gibi, o devirde de Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın etrafındaki halkaların genişlemesi, küfrü işte böyle çıldırtıyordu...

Bu çılgınlık onları öyle saplantıya sevketti ki, gün geldi gökteki Güneş’i üflemekle söndürmeye yeltenir gibi, toptan bu ilâhî meş’aleyi söndürmeye kalktılar. Heyhât..! Güneş sadece bizim için bir teşbih ve benzetme vasıtamız.. yoksa O’nun getirdiği nur Güneş’e fer verecek mahiyettedir. Çünkü o nur Allah (cc)’ın nurudur. Âyet onların bu gülünç durumunu şöyle tasvir etmektedir: “Onlar Allah’ın nurunu ağızları ile söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasalar da, Allah nurunu tamamlamaktan başka birşey murâd etmemektedir” (Tevbe, 9/32).

O, yirminci asırda da bir meş’ale yaktı ve içimize âdetâ kıvılcım saçtı.. binler-yüzbinler O’nun yoluna baş koydu ve O’nun da’vâsını yüceltme istikametinde hizmete koyuldu. Demek Cenâb-ı Hakk, yeniden bir Muhammedî hâle, bir nur halkası ve yeniden bir altın zincir vücuda getirmeyi murâd buyurmuş ki, bunu ne küfrün gayzı, şiddeti, hiddeti ne de şeytan ordularının tehâcumu durduramıyor.. evet ihlâsla saçılmış bu tohumlar bugün olmasa da yarın mutlaka neşv ü nemâ bulacak ve Allah Resûlü’nün neşrettiği nur hiçbir zaman sönmeyecektir.

Mekke artık, Allah Resûlü’nü barındıramayınca O da Medine’ye hicret etti. Orada nurunu yaymaya devam edecekti. Orada da yahudi ve münafıklarla uğraşacak, küfre karşı muharebeler düzenleyip bizzat ordunun başında bulunacak, harp meydanlarında, dişi kırılacak, yüzü yarılacak.. aç ve susuz kalacak.. çok defa karnına taş bağlayıp öyle dolaşacak, ama hep yoluna devam edecek.. ve etti de. Evet O, tebliğ vazifesinden bir an dahi dur olmadı. Dinin en küçük mes’elesine kadar her şeyi izah etti, anlattı, tebliğde bulundu. Medine’de ikamet buyurduğu veya devletlerle kapıştığı devirlerde dahi fertleri irşad etmeyi asla ihmal etmedi: Bir bedevi gelip de o güne kadar yüzlerce defa tekrar ettiği bir mes’eleyi O’na sorsaydı hiçbir isteksizlik emâresi göstermeden, hep aynı şevk ve aynı iştiyakla cevap verirdi.

Tebliğ, insanları doğru yola, sırât-ı müstakîme sevketmek demektir. Ve esasen bu, bütün nebîlerin ve Nebîler Sultanı’nın da geliş gayesidir. O sırât-ı müstakîm ki, her mü’min onu çok iyi bilmektedir ve bilmelidir de. Evet biz, günde en az kırk defa namazlarımızda, Rabb’imizden bizi sırât-ı müstakîme hidayet etmesini diliyoruz. Yani, nebîlerin, sıddîklerin, şehidlerin geçtiği yoldan geçmeyi ve onların maksûda erdikleri gibi maksuda ermeyi talep ediyoruz. O geniş bir yoldur ve herkesin o yoldan belli bir nasibi vardır. Çünkü son gelen Nebî, âyetin ifadesiyle, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

Ayrıca O, şâhid, mübeşşîr ve nezîrdir ki, aşağıdaki âyet bunu ifade etmektedir : “Ey Nebî! Biz seni hakîkaten bir şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik” (Ahzâb, 33/45).

Efendimiz, yirmi üç sene, peygamberlik gibi çok ağır bir sorumluluk taşımış ve hiçbir da’vâ adamına nasip olmayacak şekilde de mükellefiyetlerini yerine getirmiş müstesna bir insandı.. ve işte O, bu ruh ve şuurla hergün biraz daha mübarek sona doğru yaklaşıyordu:

Veda haccındaydı -Zaten hayatında bir kere hacc yapmıştı- Umreyle haccı birleştirdiği için biz buna Hacc-ı Ekber de diyoruz43. İşte bu son haccında, Allah Resûlü son bir kere daha devesine bindi ve söylemesi gereken her şeyi söyleyip bitirmeye çalıştı. Evet, kan da’vâlarından kadın haklarına, ondan da faize, kavim ve kabîle aralarındaki münasebetlere kadar her şeyi anlattı. Daha sonra da cemaatına “Dikkat edin tebliğ ettim mi?” diye sordu. Her defasında cemaatından: “Evet, tebliğ ettin” karşılığını alınca da, Cenâb-ı Hakk’ı şahid tutarak : “Allahım, şahit ol!” buyurdu.44

O bihakkın vazifesini yapmıştı. Onun için de vicdanen rahat, kalben huzur içindeydi ve adım adım Rabb’ine gitmeye hazırlanıyordu. Zaten O, bir murâkebe insanıydı ve en hassaslardan daha hassastı. Dolayısıyla da bütün hayatını böyle bir hazırlık içinde geçirmiş ve kendi kendine: Acaba Rabb’imin beni gönderdiği asıl gayeye uygun yaşayabildim mi? diyordu.

3 - GÜZEL ÖRNEK

Peygamberlerin gönderiliş gayesi olarak söyleyebileceğimiz diğer bir husus da, onların ümmetlerine güzel birer örnek olma keyfiyetleridir.

Allah (cc),Kur’ân-ı Kerîm’de: “İşte onlar Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!” demektedir (En’âm, 6/90).

Düşünmeli ki Efendimiz’e dahi, kendinden evvel geçmiş peygamberler isim isim sayıldıktan sonra onlara uyması söylenmektedir. Zaten bizlere de Kur’ân-ı Kerîm şöyle seslenir:

“And olsun, size, Allah’ı ve ahiret gününü umanlara ve Allah’ı çokça zikredenlere Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21).

Peygamberler bizler için bir önder ve imamdır. Namazda imama uyduğumuz gibi, hayatın her bölümünde de O’na iktidâ ederiz. Zira bizler için gerçek hayatı O ve diğer nebîler temsil etmişlerdir. İslâm’ın ilk devrini idrak edenler Allah Resûlü’ne milimi milimine iktidâ etmişlerdi. O’nun için de hem onlar hem de onlardan sonrakiler, İki Cihan Serveri’nin dilinde şöyle bir ifade edilme bahtiyarlığına ermişlerdi. Evet, Allah Resûlü buyurur:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek; insanlardan bir cemaat gazâ edecekler ve kendilerine:

-İçinizde Resûlullah’ı gören var mı? denilecek. Onlar da:

-Evet! Cevabını verecekler. Bunun üzerine kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan diğer bir cemaat gazâ edecek, kendilerine:

-İçinizde Resûlullah’a sahâbelik etmiş bir kimseyi gören var mı? denilecek,

-Evet! diyecekler. Yine kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan bir cemaat daha gazâ edecek ve kendilerine:

-İçinizde Resûlullah’a sahâbelik edenleri görenlere arkadaş olan var mı? denilecek. Onlar da:

-Evet! cevabını verecekler; onlara da kale kapıları açılacak ve fetih müyesser olacaktır.” 45

Yine bir hadîslerinde Efendimiz (sav) : “İnsanların en hayırlısı benimle aynı çağı paylaşanlardır. Sonra onların peşinden gelenler, daha sonra da onların peşinden gelenlerdir” 46 buyurarak kendisine yakın olan devirlerin fâziletine işaret etmektedir. Çünkü onlar, hayatlarını, duygularını, düşüncelerini Allah Resûlü’nün hayatına, duygusuna, düşüncesine benzetmede çok hassas davranıyorlardı. Aslında, Allah’ın (cc) model ve misâl olarak seçtiği bu insana benzemek gaye olmalıydı ve oldu da.

Evet, sahâbe, tabiîn ve tebe-i tabiîn hazerâtı, bu mevzuda hassaslardan çok daha hassasdı. Ve onlar bu yönleriyle diğer asırlarda yaşayan insanlardan daha da hayırlıdırlar. Hz. Mesih: “Kudsîlerin bayrakları ellerindedir” diyordu. “Kudsîler” sözüyle Efendimiz’in ümmetini kasdediyordu. Ve bu büyük bir tebcildi. Zayıf da olsa, bir hadîste de Allah Resûlü : “Benim ümmetimin ulemâsı, Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” buyurmaktadır 47. Evet, onlar Efendimiz’e iktidâda öyle bir çizgiye ulaşmışlardı ki, onun az ötesinde nübüvvet sınırları başlıyordu.

İşte, kulluk kapısından girerken kapının sövelerini de söküp içeriye giren Ömer (ra) bunun en çarpıcı örneğidir! O, Peygamberi kendisine tam bir rehber ve önder olarak kabul etmiş, yaşadığı hayatı bütünüyle O’na benzetmiş; O’nun hayat tarzıyla bezenmiş eşsiz bir insandı. Roma’nın, Bizans’ın kapıları ona ardına kadar açılıp, ülkeler ve hükümdarlar kendisine bende olmayı kabul ederken dahi, onun hayat düzeninde zerre kadar değişiklik olmamıştı. Kudüs ki,-bugün mahzundur, mükedderdir, esirdir ve İslâm Âleminin alnında siyah bir lekedir- onun devrinde fethedilmişti. Fi’len askerî hakimiyet gerçekleştiği halde bir süre papazlar, şehrin anahtarlarını vermemekte diretir ve: “Aranızda, bu şehrin anahtarlarını teslim alacak şahsın şemailini göremiyoruz, onun için de anahtarları veremiyoruz” derler... Durum kendisine haber verilince, Koca Halife yola çıkar.. Kendine ait devesi olmadığı için de Beytülmâl’den aldığı ödünç bir deveye, kölesiyle beraber nöbetleşe binerek tâ Kudüs’e gider. Kaderin cilvesi, şehre girileceği zaman sıra köleye gelir.. halife deveden iner, kölenin bütün ısrarlarına rağmen onu deveye bindirir ve kendisi deveyi yederek şehre girer...

Manzarayı görenler, mumlar gibi erirler ve: “İşte kitaplarımızda şemâili zikredilen adam” der, anahtarları ona teslim ederler.

O büyük Ömer, ateşgede İranlının vurduğu hançer darbeleriyle yaralanmış ve koma halinde upuzun yatıyordu. Yediği-içtiği dışarıya çıkıyor; ne bir ses veriyor ne de seslere alâka duyuyordu. Hizmetçisi gelip, yemek veya su isteyip istemediğini sorunca, ya cevapsız bırakıyor ya da sadece gözleriyle “hayır” deyip geçiştiriyordu. Fakat “Ey mü’minlerin emiri! Namaz” denince, “ha işte kalkıyorum. Namazı terkedenin İslâm’dan nasibi yoktur” deyip yaralarından kan aka aka namazını kılıyordu.48

Böyle yapıyordu; zira, bütün bunları Efendisinden böyle görmüştü. O’na iktidâ ve ittibâ edecek ve arkadan gelenlere de örnek olacaktı. Evet, Peygamber’in gönderiliş gayelerinden biri de ümmetine örnek olmaktı..

4 - DÜNYA-UKBÂ MUVAZENESİNİ TEMİN

Peygamberler dünya ve ukbâ muvâzenesini kurmak için gelmişlerdir.

Onların getirdiği muvâzene ile insanoğlu ifrat ve tefritten kurtulacak ve istikameti bulacaktır. Evet, ne papazlar ve ruhbanlar gibi bütün bütün dünyayı terkedip manastırlara çekilme, ne de her şeyiyle dünyaya dalıp ona kul-köle olma değil; sürekli orta yolu bulma ve yaşama ki, bu da ancak vahyin aydınlık dünyasında elde edilebilecek bir mazhariyettir. Yoksa akıl ve vicdanla böyle bir denge kurulamaz; hele mücerred ilim asla insanı bu seviyeye yükseltemez.

Kur’ân-ı Kerîm bu dengeyi şu şekilde anlatır :

“Allah’ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesad peşinde olma. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez” (Kasas, 28/77).

Bu ilâhî dengenin bir tarafında, “Rabb’-inin nimetlerini anlat da anlat” (Duha, 93/11) hakikatının anlattığı kefe, diğer tarafında da “sonra kasem olsun, o gün bütün nimetlerden sorulacaksınız” (Tekasür, 102/8) âyetinin ikaz dolu ifadesiyle anlattığı kefe vardır. Ve, işte muvâzene bu ölçüler içinde korunacaktır..!

Hz. Ebu Bekir, bütün servetini Allah için harcamış ve bitirmişti. Zira sıddîkiyet bunu gerektiriyordu. Halifeliği döneminde kendisine bir bardak soğuk su verildi, içti ve ardından da hıçkıra hıçkıra ağladı. Hatta, etrafındakileri de ağlattı. O, ağlamayı kesti ama etrafındakiler hâlâ ağlıyorlardı.. ihtimal bir süre de onların ağlamalarına ağladı.. sonra yüzünü sildi ve kendine geldi. “Seni bu derece ağlatan neydi Ya Eba Bekr?” dediler. Cevap verdi: “Bir gün Allah Resûlü (sav) ile beraberken, eliyle bir şeyleri itiyor gibiydi. Ve sanki: ‘Benden uzak dur, benden uzak dur’ diyordu. Sordum Ya Resûlallah! Birşeyleri uzaklaştırıyorsun ama ben kimseyi göremiyorum. Buyurdular ki: ‘Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda temessül etti, bana kendini kabul ettirmek istedi; ben de ona (benden uzak dur) dedim. O da bir kıyıya çekilirken; ‘Vallahi sen benden kurtulsan da, senden sonrakiler benim elimden kurtulamayacaklar’ dedi. İşte bu bir bardak su ile dünya bana kendini kabul ettirdi endişesiyle ağladım.”

Evet, o ve onun gibiler, her türlü ferah-feza bir hayat sürebilme imkânlarına rağmen, hep muvazene içinde bir hayat yaşamışlardı.. zira, Mukteda-ı Küll, Rehber-i Ekmel de öyle yaşamıştı.49

5 - İTİRAZ KAPISINI KAPATMAK

Peygamberler insanların ahirette, Cenâb-ı Hakk’a karşı herhangi bir itiraza hakları kalmasın diye gönderilmişlerdir.

Bir âyet bu hususu şöyle anlatır :

“Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler (gönderdik)ki insanların, peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîzdir, Hakîmdir.” (Nisa, 4/165).

Peygamberlerin dışındaki liderler, kitleleri sürekli inandıramamışlar, inandırmış olsalar bile, mesaj ve teklifleri lahutî destekten yoksun olduğu için, sundukları hiçbir mesaj, söyledikleri hiçbir söz ve sergiledikleri hiçbir davranışla beşerîliği aşamamış ve zamanla da çevreleri, hazan vurmuş yapraklar gibi dağılıp gitmiştir.

Halbuki peygamberlerin liderlikleri böyle değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi, onlar, ısmarlama insanlardır. Onlar tâ rahm-i mâderde peygamberdirler. Yaşayışları bir mûsikî, konuşmaları da âdeta bir şiir gibi ahenklidir. Onlar konuşurken, varlık, bütünüyle kulak kesilir ve onları dinler. Evet, onların gelişleriyle nice hâdiseler seyirlerini değiştirir ve nice gönüller onlara tâbi olur. Kâinatta câri kanunlar, bazen onlar hatırına işlemez olur, bazen de onların isteği ile mecrâ değiştirirler...

Nebîler Sultanı’na bir kere bakıverin! Taş, ağaç, toprak ve çeşit çeşit hayvanlar, her biri âdeta kendi nev’i hesabına O’nunla münasebete geçmiş ve O’nun nübüvvetini tasdik ediyor gibi bir durum sergilemiş. Busayrî’nin de dediği gibi “Ağaç O’na koşarak geliyor ve lisân-ı mahsusuyla; Sen Allah’ın Resûlü’sün” diyordu .50

Çünkü eşya O’nun gelişiyle ma’nâ kazanmış ve varlık kaos olmaktan çıkmıştı.. O, Kur’ân’ın diliyle “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihini anlamazsınız” (İsra, 17/44) diyor ve âdetâ her varlığa can ve hayat üflüyordu.

Bizler öğrendiğimiz her şeyi O’ndan öğrendik ve eşya O’nunla hikmet tahtına oturdu51. Tabii bu arada insan da, abes ve başıboş olmadığının idrakına vardı.52

Her peygamber insanları inandırmak ve inanmayanların da bahanelerine meydan vermemek için bir kısım mu’cizelerle gelmiştir. Efendiler Efendisi ise, bütün peygamberlere ait mu’ci-zelerin hepsini getirmiş ve mukteda-i küll olduğunu göstermiştir. Evet, her ümmet kendi peygamberine ait nice mu’cizeleri ya bizzat gördü veya dinledi. Bizler de, Allah Resûlü’ne ait binlerce mu’cize dinledik. Ve Kur’ân gibi ebedî bir mu’cizeyi de her zaman görmekteyiz. Artık bundan böyle kimsenin itiraza hakkı yoktur. Allah (cc), inanmamızı istediği hakîkatları her zaman desteklediği peygamberiyle gayet açık ve vâzıh bir şekilde gözler önüne sermiştir. Zaten bu da, onların gönderiliş gayelerinden biridir. Ayrıca önemli bir nokta da Cenâb-ı Hakk, “Biz peygamber göndermedikçe azab edici değiliz” (İsra, 17/15) ma’nâsına buyurmaktadır. Demek ki peygamberler gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak ve kimsenin mazeretine bakılmadan herkesin hesabı sorulacaktır.